Tıbben Ölüm Nasıl Gerçekleşiyor: Aslında Duran Kalp Değil, Sönen Düzen

Ölüm çoğu zaman tek bir an değil; insan bedeninin sessizce birbirinden ayrılan sistemlerinin son ortak kararıdır.

Bir hastane koridorunda beklerken zamanın farklı aktığını fark edersiniz. Saat ilerler ama dakikalar yürümek istemez. İlginçtir; ölüm de çoğu insanın sandığı gibi tek bir saniyede gerçekleşmez. Biz onu bir çizgi gibi düşünürüz. Oysa tıp, ölümü giderek daha çok bir süreç olarak tarif ediyor. Belki de insanın en büyük yanılgısı, hayatı da ölümü de tek bir düğmeyle açılıp kapanan mekanizmalar sanmasıdır.

Yüzyıllar boyunca kalbin durduğu an, ölümün kendisi kabul edildi. Nabız yoksa insan da yoktu. Bugün yoğun bakım üniteleri bize daha karmaşık bir tablo gösteriyor. Kalp bazen yeniden çalıştırılabiliyor. Solunum makinelerle sürdürülebiliyor. Hatta bazı hücreler, organizma bütünüyle yaşamını yitirdikten saatler sonra bile biyolojik faaliyetlerini devam ettirebiliyor. Demek ki ölüm, bütün ışıkların aynı anda söndüğü bir bina değil; odaları sırayla kararan büyük bir şehir.

İnsan bedeni aslında olağanüstü bir uzlaşma sistemi olarak yaratılmıştır. Beyin, kalp, akciğer, böbrekler, damarlar ve milyarlarca hücre her saniye birbirleriyle haberleşir. Bir noktada bu iletişim geri döndürülemeyecek biçimde kopmaya başladığında süreç hızlanır. Kalp durunca oksijen taşınamaz. Oksijen azaldığında beyin dakikalar içinde işlevini kaybeder. Hücreler enerji üretemez. Zarlar bozulur. Kimyasal denge çözülür. Tıp buna yalnızca “ölüm” der; beden ise bunu sessiz bir çözülme olarak yaşar.

Belki de en düşündürücü tarafı, insanın son ana kadar yaşamaya programlanmış olmasıdır. Organizmamız son nefese kadar denge kurmaya çalışır. Nabız hızlanır, hormonlar salgılanır, damarlar yön değiştirir. Adeta büyük bir şehrin elektrik kesintisi sırasında jeneratörlerini devreye sokması gibi… Fakat hiçbir yedek sistem sonsuz değildir.

Yoğun bakım hekimlerinin sık dile getirdiği bir ifade vardır: “Bazen monitör yaşamı değil, yalnızca sayıları gösterir.” Bu cümlede yalnızca tıbbi değil, felsefi bir ağırlık da bulunur. Çünkü modern teknoloji yaşamı uzatabilir ama hayatın bütün anlamını cihaz ekranlarına taşıyamaz. Bir EKG çizgisi insanın çocukluğunu, pişmanlıklarını ya da sevdiği bir şarkıyı göstermez.

Toplum olarak ölümden konuşmaktan kaçıyoruz. Reklamlar gençliği satıyor, şehirler yaşlılığı görünmez kılıyor, dijital dünya zamanı durdurabileceğimiz yanılsamasını besliyor. Oysa hastaneler bunun tam tersini fısıldıyor. Her gün yüzlerce sağlık çalışanı, insan bedeninin ne kadar güçlü olduğunu gördüğü kadar ne kadar kırılgan olduğunu da görüyor. Bu yüzden iyi hekimler yalnızca yaşamı değil, ölümü de tanımak zorundadır.

Belki de ölümün tıbbi tanımını öğrenmek bizi karamsarlaştırmıyor. Tam tersine, nefes almanın ne kadar karmaşık bir mucize olduğunu fark ettiriyor. Kalbimizin günde yüz bin kez atmasını olağan sayıyoruz; beynimizin milyarlarca sinyali aynı anda yönetmesini ise hiç düşünmüyoruz. Alışkanlık, hayranlığın en sessiz düşmanıdır.

İnsan sonunda yalnızca yaşamını değil, bedenindeki kusursuz uyumu da emanet eder toprağa. Geriye kalan ise monitörde düzleşen bir çizgiden çok daha fazlasıdır. Çünkü ölüm, bedenin sustuğu andır; insan ise çoğu zaman, ardında bıraktığı hatıralar konuşmayı bırakınca gerçekten sessizleşir.