Taşın İçindeki İnsan

Taşın içindeki insan bir varoluş alegorisidir. Alegori; bir düşünceyi, kavramı veya mesajı dolaylı bir şekilde anlatmak için kullanılan sembolik bir anlatım biçimidir. Alegorik anlatımda, soyut bir fikir veya tema, somut karakterler, olaylar veya nesneler aracılığıyla ifade edilir. Bu yöntem, anlatılan şeyin daha derin bir anlam katmanına sahip olmasını sağlar ve okuyucuya farklı bir bakış açısı sunar.

Coğrafya; içinde yaşamaya zorunlu olduğumuz en geniş kapsamlı taştır. Ülke; bizi çevreleyen duvarların taşıdır. Ama vatan öyle mi? Vatan başkadır. Çünkü her ülke vatan değildir ama her vatan bir ülkedir. Vatan için ölünür. Sonra vatan, mezar taşı olur ya da mezarda baş koyulan taş yastık olur. Ülkedeki yönetim biçimi; esas itibariyle özgürlüğümüzün sınırlarını belirleyen yani bir bakıma kısıtlayan yasal taştır. Zaman; en önemli taştır. Anne; seçmediğimiz halde en sevdiğimiz taştır. Baba; gölgesinde kaldığımız tek taştır. Akraba; kan kokan taştır. Arkadaş; en güvenilir taştır. Onun elini tutmak güzel bir taşı avucuna almak gibidir. Gen; en içimizde olduğu halde en dışımıza hükmeden taştır. Din; en tabu taştır. Mezhep; alışkanlık mı desem bağımlılık mı desem öyle tanımı zor bir taştır. Dil; en anlamlı taştır. Deri rengi; kazıyıp atılamayan bir dövme gibi her daim yanımızda taşıdığımız taştır. Boy; ciddi bir taştır. Cinsiyet;, içimizde mi dışımızda mı olduğu belli olmayan en sinsi taştır. Gelenek, görenek ve töre; örneğin ‘kan davaları’ içerdiği için çok saçma, ama kimi zaman da (nadiren) ‘büyüklerin elini öpme’ gibi masum olabilen ama mutlaka dikkat edilmesi ve çoğunlukla sakınılması gereken taşlardır.

Doğduğumuz ev; kendimizi içinde bulduğumuz taştır. Mahalle; bizim taşımızdır. Evlilik; kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bazen en güzel bazen en sıkıcı taştır. Eş; can şenliği olsun diye evimizin içine aldıktan sonra bazen göklere çıkartan bazen canımızı ceviz kabuğunun içine sokan en kıskanç taştır. İş; ekmekten taştır. Yasa; en sık değişen taştır. Yasaklar; en göreceli taştır. Fakirlik; kesin ve keskin bir taştır, içinden çıkmak isteyeni çok kötü fena yaralar. Zenginlik; sahibinin en sevdiği, içinden asla çıkmak istemediği, pamuk gibi yumuşak, bal gibi tatlı, kimselerle paylaşılmak istenmeyen en tapılan taştır. Para pul, şan ünvan, makam mevki, at araba, yat kat, al sat ve bilumum diğer gösterişli şeyler en vazgeçilmez taşlardır, insanlar bunlara kul köle olurlar. Öfke; en zararlı taştır. Kibir; şeytanın en sevdiği taştır. Gurur; azı karar çoğu zarar bir taştır. Sahip olma duygusu; en ihtiyaçlı taştır. Şöhret; eskiden at avrat silah üçlemesiyle adamı sarardı, bugünlerde internet çıktı mertlik bozuldu, şaka şaka o Köroğlu’nun türküsünde geçiyordu. Şimdi sosyal medyada, takipçi ve beğeni ve izlenme sayılarıyla ölçüldüğü için … tamam sustum, ama şunu söylemeden olmaz, insanın kendinden çok önemsediği ve üzerine titrediği ve en çok korktuğu ve asla vazgeçemeyeceği taştır. Ömür; en sayılı taştır. Onur; en olmazsa olmaz taştır. Haysiyet; sahip olunması en zor taştır. Güven; en gerekli taştır. İzzet-i nefis; her daim korunması gereken bir taştır. Alışkanlıklar; bilirsiniz işte taşımaktan kollarımız kopsa da asla bırakamadığımız taşlardır. Hakeza iyilik; başlangıçta her insanın doğasında olan bir taştır, hani insan olanın üstüne başına da yakışan bir taştır, fakat bir süre sonra iyiler yalnız kalırlar ve iyilik yapmak birilerinin görevi haline gelir. Hani elimizde tuttuğumuz küçük bir taş bile bir süre sonra kollarımıza ağır gelir ve yorar ya işte o misal, iyilik yaptıklarımızı buna alıştırmamaya dikkat etmek kaydıyla, iyilik, en iyi taştır. Ama kötülük öyle mi, kötülük insana sonradan şartlar ve vesairelerle yüklenen bir taştır ve her insanın üstüne fena sırıtır yani çirkin bir taştır.

Hastalık; çok kötü fena bir taştır. Fazla akıl, bela bir taştır. Çünkü akıllı insanlar her şeyi dert ederler. Az akıl, kendisine değil ama yakınındakilere zarar veren bir taştır. Okumak daha doğrusu çok okumak hele okuduğunu anlamak kesin olarak sakıncalı bir taştır. Kitaplar iki tarafa da sorun çıkarırlar. Okuyanı mutsuzluğa marke ederler, egemeni de huzursuz ederler.

Her insanın bir taşı vardır. Taşlar homojen değildir. Muhtelif katmanları ve damarları vardır. Hani ağaç budağından kırılır, zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür derler ya işte o misal insanların içine saklandığı mı diyelim tutuklandığı mı diyelim gömüldükleri mi diyelim artık buna siz kara verin, taşının da dayanıklı dirençli sağlam kısımları ve zayıf kırılgan dayanıksız hassas alıngan bölgeleri vardır. İşte insanın taşı o damarından önce hafif hafif çatlar sonra bir gün sanki hiç sebepsiz yere durduk yere gibi gelir insana ama öyle olmadığını en azından biz biliyoruz, işte or gün tam o çatlak yerinden kırılır kim bilir belki patlar paramparça olur, kim bilir belki sadece oradan ikiye yarılır. Bir insan eğer taşının içinden çıkmak isterse, taşının zayıf bölgelerini içerden tekmeleyerek yani aynen bir civcivin kabuğundan çıkışı gibi cüssesinden umulmayan bir güç harcayarak yani olağanüstü emek vererek, kendi kendine kırmaya çalışmalıdır. Yoksa başkasının yardımı ile yumurtadan çıkartılan civciv gibi olur.