Bu durum 1950'lerin sonlarının dünyasında, II. Dünya Savaşı’nın yorgun insanları için bir lütuf gibi görünüyordu. Batı Almanya'da Chemie Grünenthal adlı firma tarafından geliştirilen, Almanya'da Contergan adıyla piyasaya sürülen talidomid, İngiltere'de Distaval adıyla eczane raflarında yerini alıyordu.
Talidomidin modern çağın rahmeti olarak seslendirildiği reklam müzikleri radyolarda yankılanıyordu. Gazetelerdeki gebeliğiniz huzur içinde geçsin! vaatleri, eczane vitrinlerindeki zarif kutular...
İlaç firması Grünenthal'ın pazarlama makinesi, ince bir stratejiyle işliyordu. Doktorlara ücretsiz örnekler ve bilimsel! broşürler gönderiliyor, bu ilacın hamilelikte kesinlikle güvenli, toksik olmadığı ve anneden bebeğe geçmediği özellikle vurgulanıyordu.
Tıp dünyası, nihayet bulantı ve uykusuzluk için zararsız bir çare bulunduğuna inanmıştı. Bu güven o kadar kuvvetliydi ki, birçok ülkede reçetesiz, bir ağrı kesici ilaçlar gibi satılabiliyordu.
Ta ki, laboratuvarlardan ve hastane koridorlarından yükselen tek ve cılız feryatlar, büyüyüp büyük çığlıklar oluşturup bu kusursuz pazarlama perdesini yırtana kadar...
Önce izole vakalar: bir bebekte görülmemiş bir kemik eksikliği, bir başkasında kalp ile kolun aynı anda gelişmemesi. Sonra bu vakalar birer birer değil, onlarca, yüzlerce olarak gelmeye başladı. Doktorların başlangıçtaki tedirgin şüphesi, ellerinde tutamadıkları bir istatistik seline dönüştü. Korkunç olan sadece anomalilerin kendisi değil, grafiklerdeki o dikey, acımasız yükseliş çizgisiydi. Bir mucize! ilaç ile bir neslin sakat kalması arasındaki bağ, artık bir şüphe değil, dayanılmaz bir gerçek olarak dünyanın karşısındaydı.
Önce Almanya'dan Dr. Widukind Lenz, sonra Avustralya'dan Dr. William McBride'in sesleri yükseldi. Bu ilaç, anne karnındaki bebekleri öldürüyor, sakat bırakıyor. Dediler.
İstatistikler soğuktu: On binlerce gebelik, binlerce ölüm, binlerce çocuk... Fokomeli denilen, uzuvların balık yüzgeci gibi kısa kaldığı, iç organların gelişmediği, hayatın daha ilk nefeste zorlaştığı bir trajedi.
ABD'de, durum farklıydı. FDA'da (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) görevli genç doktor Frances Kelsey, şüpheciydi; talidomidin başvurusunu, yeterli güvenlik verisi olmadığı gerekçesiyle defalarca bloke etti, üretici firmanın büyük baskısına rağmen onaylamadı. Bu sayede ABD, Avrupa'daki kitlesel felaketin büyük ölçüde dışında kaldı.
Peki Türkiye? Türkiye'de sessizlik vardı. Oysa talidomid bizim kapımızı da çalmıştı. Firmalar, belgeleriyle gelmiş, ruhsat istemişti. İşte tam burada, Ankara'da, Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün koridorlarında beliren zayıf, gözlüklü, ama ciddiyeti yüzünde okunan ve her halinden belli olan bir adam devreye girdi: Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün.
Süreyya Tahsin Aygün sıradan bir bürokrat değildi. İstanbul Tıp'tan mezun, Paris'te Sorbonne'da farmakoloji ihtisası yapmış, zehirlerin ve ilaçların dilinden anlayan bir bilim insanıydı. Görevi, yurda girecek her bir ilacı, milimetrik bir titizlikle incelemekti. Masasının üstünde talidomid dosyası durduğunda, parmağını şıklatıp onay vermedi. Dur!!! dedi. “Bana daha fazla veri getirin. Hayvan deneylerinde, özellikle gebe hayvanlarda sonuçlar nedir? İnsanlardaki uzun vadeli etkileri nelerdir?” Deme cesaretini gösterdi.
Firma temsilcileri şaşkındı. Avrupa'da her yerde satılan, doktorların övgüyle bahsettiği bir ilaca bu şüphe neden? Ama Aygün'ün şüphesi bilimsel bir refleks, bir hekim sorumluluğuydu. Gelen evraklar, onun sorularını tatmin etmedi. Eksikti, yetersizdi, üstü örtülüydü. O dönem Avrupa'da filizlenmeye başlayan "garip doğum anomalileri" haberleri de kulağına gelmeye başlamıştı.
Ve tarihi kararını verdi: "Bu ilaç Türkiye'ye giremez. Ruhsatlandırılamaz."
Bu, sadece bir evrakın reddi değildi. Binlerce ailenin, on binlerce çocuğun hayatının kurtarılması demekti. O hayır" Almanya'da, İngiltere'de tekerlekli sandalyelerle, özel protezlerle, zorlu hayatlarla mücadele edecek insanların Türkiye'de hiç var olmaması demekti.
Bir nesil, annelerinin "güvenli" olduğuna inanıp aldığı bir ilaç yüzünden, hayata 0-1 yenik başladı. Batı dünyasının vicdanı sızladı. Büyük tazminat davaları, ilaç firmalarının iflasları, devletlerin özürleri... Ve en önemlisi: İlaç güvenliği yasalarının kökten değişimi.
Süreyya Tahsin Aygün'ün talidomide karşı duruşu, yalnızca geçmişte alınmış doğru bir kararın değil, bilim etiğinin, mesleki sorumluluğun ve kamu yararını her şeyin üstünde tutmanın zamanla sınanmayan bir zaferidir. Onun şüphesi, bir zaaf değil, bilimin en güçlü erdemiydi; kurallara bağlılığı, bürokratik bir formalite değil, can güvenliğinin teminatıydı.
Günümüzde, bilginin hızla yayıldığı, pazarlama stratejilerinin karmaşıklaştığı bir dünyada, Aygün’ün mirası, her alanda yeterli kanıt arayan, kolaycı çözümlere temkinle yaklaşan, işini ciddiyetle yapmanın aslında bir insanlık görevi olduğunu bilen herkes için yol gösterici bir ışıktır.