Suça sürüklenen çocuk değil, suça itilen nesil

Bir toplum, çocuklarını sadece nüfus kâğıdında çocuk sayıp sokakta yetişkin suç dünyasının önüne bırakıyorsa, orada mesele birkaç asayiş vakası değildir.

Orada devletin dili eskimiş, hukukun refleksi yavaşlamış, kültürün direği gevşemiş demektir. Şanlıurfa’da bir eski öğrencinin okula girip silahla ortalığı kana bulaması, hemen ardından Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda yaşanan saldırı, artık tek tek fail hikâyesi dinleyerek geçiştirilemeyecek kadar ağır bir eşiktir. Şanlıurfa Siverek’teki saldırıda 16 kişi yaralandı; Kahramanmaraş Onikişubat’taki saldırıda ise 4 kişi hayatını kaybetti, 20 kişi yaralandı. 

Bu iki olay, yalnızca iki saldırganın karanlık zihniyle açıklanamaz. Çünkü bugün çocukların ve gençlerin etrafında kurulan çember çok daha büyük. Mafya dizileriyle parlatılan kabadayılık, internette normalleştirilen şiddet dili, uyuşturucunun okul çevresine kadar sokulması, suçu istismar eden çetelerin çocuk yaşta eleman devşirmesi, yetersiz yasaların boşlukları ve cezaevlerinin ıslah değil temas alanına dönüşmesi bir araya geldiğinde ortaya tek bir sonuç çıkıyor: Biz çocukları korumuyoruz, sadece olan biteni tarif ediyoruz.

Yıllardır aynı ezber tekrar ediliyor. “Suça sürüklenen çocuk.” Bu ifade, ilk bakışta vicdanlı görünüyor. Fakat bugün geldiğimiz noktada bu dilin kendisi sorunun bir parçası hâline gelmiştir. Çünkü bazı çocuklar gerçekten ihmal, yoksulluk, istismar ve dağılmış aile düzeni içinde suça sürükleniyor. Buna itiraz yok. Ama bazı çocuklar da apaçık biçimde suç örgütlerinin, sokak ağlarının, dijital yönlendirmelerin ve karanlık rol modellerin eline düşüyor; taşeronlaştırılıyor, kullanılıyor, sertleştiriliyor. O zaman mesele sadece sürüklenme değil, sistemli biçimde suça itilmedir.

Buradaki en büyük hata, çocuğu ya yalnız mağdur ya da yalnız fail gibi okumaktır. İkisi de eksik. Çocuksa korunmalıdır, evet. Ama çevresine açık tehdit üretiyorsa, zorbalığı alışkanlık hâline getirmişse, silaha özel ilgi geliştiriyorsa, çete çevreleriyle bağ kuruyorsa, uyuşturucu taşıyor ya da dağıtım zincirine eklemleniyorsa, burada artık romantik cümlelerle oyalanamayız. O çocuk hem korunması gereken biridir hem de etrafı için ciddi bir risk üretiyordur. Hukukun dili de sistemin tedbiri de bu gerçeğe göre yeniden kurulmalıdır.

Birkaç yıl öncesine kadar birçok kişi okul saldırılarını bizim coğrafyamıza uzak bir mesele sanıyordu. Oysa bugün tablo değişmiştir. Üstelik mesele yalnız silahlı saldırı da değildir. Okul çevresinde büyüyen uyuşturucu ağı, mahalle çeteciliği, dijital zorbalık, gasp, akran şiddeti ve organize suçların çocukları “kolay kullanılabilir unsur” olarak görmesi çok daha sessiz ama çok daha yaygın bir tehlikedir. Bir genç önce tehdit diline alışıyor. Sonra küçük bir grubun parçası oluyor. Ardından korku salmanın saygı görmek olduğuna inandırılıyor. Ondan sonra eline verilen paket de silah da yabancı gelmiyor.

Bu dönüşümün kültürel ayağını da görmezden gelemeyiz. Mafya dizileri yıllardır yalnızca kurgu üretmiyor; bir dil, bir beden tavrı, bir güç gösterisi, bir hayat tarzı pazarlıyor. Suçlu karakterler bazen kötülüğüyle değil, karizmasıyla akılda kalıyor. Şiddet bir ahlak sorunu olmaktan çıkıp estetik bir gösteriye dönüşüyor. İnternet bu etkiyi katlıyor. Kısa videolar, karanlık forumlar, kapalı gruplar, yasa dışı bahis ağları, uyuşturucuya özendiren içerikler, zorbalığı eğlenceye dönüştüren hesaplar çocuk zihnini her gün biraz daha aşındırıyor. Biz hâlâ bu tabloya yalnızca “aile dikkat etsin” düzeyinde bakarsak, meseleyi hiç anlamamış oluruz.

İnternet uyuşturucusu dediğimiz şey de budur zaten. Ekrandan akan sadece madde pazarı değildir. Kibir akar, tehdit akar, aşağılama akar, kolay para hayali akar, çete romantizmi akar. Bir çocuk bazen bir torbacıya değil, bir içerik akışına bağımlı hâle gelir. O akış ona sabrı değil, hızı öğretir. Emeği değil, kestirmeyi öğretir. Mahcubiyeti değil, taşkınlığı öğretir. Sonra biz o çocuğun neden okulda öfke patlaması yaşadığını, neden öğretmenine meydan okuduğunu, neden arkadaşını düşman gördüğünü anlamaya çalışırız.

Yetersiz yasalar meselesi de tam burada düğümleniyor. Kanun, suçu işlendikten sonra kayda geçirmek için değil, suçun zeminini daraltmak için vardır. Fakat bizde özellikle çocukların suçla temasında çoğu zaman iki yanlış uç arasında gidip geliniyor. Bir tarafta aşırı yumuşak, etkisiz, dosya kapatıcı, sorunu geleceğe erteleyen uygulamalar var. Diğer tarafta ise sadece cezayı konuşup rehabilitasyonu yok sayan bir kolaycılık. İkisi de çözüm üretmiyor. Caydırıcılık yoksa suç cesaret bulur. Rehabilitasyon yoksa suç kalıcılık kazanır.

Cezaevleri meselesi daha da acı. Bir ülkenin ıslah sistemi, suçluya ikinci kez suç öğretmeye başlamışsa orada duvarlar yükselmiş ama devlet küçülmüş demektir. Cezaevi, özellikle çocuk ve gençler açısından sadece kapatılan bir alan olamaz. Orası aynı zamanda kişiliğin yeniden inşa edilmesi gereken bir yerdir. Eğitim, psikolojik destek, bağımlılık tedavisi, öfke kontrolü, meslek kazandırma ve sıkı takip olmadan cezaevi çoğu zaman pişmanlık değil, aidiyet üretir. Kötü çevreyle ilk ciddi bağ bazen sokakta değil, içeride kurulur. Sonra o genç çıktığında topluma dönmez; aynı ağın daha sert bir parçası olur.

Burada kimse kolaycı cümlelere sığınmasın. Bu iş sadece Aile Bakanlığı’nın işi değildir. Sadece Milli Eğitim’in işi değildir. Sadece İçişleri’nin işi değildir. Sadece yargının işi de değildir. Bu mesele, devletin bütün organlarını aynı masaya mecbur bırakan bir güvenlik ve toplum sağlığı meselesidir. Okul çevreleri ve üniversite alanları özel koruma bölgeleri gibi ele alınmalıdır. Görünür kolluk varlığı artırılmalı, narkotik denetimleri göstermelik değil sürekli olmalı, tehdit ve şiddet eğilimi bildirimleri bürokraside çürütülmemeli, rehberlik servisleri sadece evrak dolduran birimler olmaktan çıkarılmalıdır.

Dünyadaki bazı örnekler şunu net biçimde gösteriyor: Şiddet gelmeden fark edilebilir. ABD Gizli Servisi’nin okul saldırıları üzerine yaptığı çalışmalar, saldırganların çoğunun önceden kaygı verici işaretler sergilediğini ve erken müdahalenin hayati olduğunu ortaya koyuyor. Tehdit değerlendirme ekipleri, saldırı gerçekleştikten sonra değil, işaretler birikmeye başladığında devreye girmeyi öneriyor.  Finlandiya’nın KiVa yaklaşımı da zorbalığı yalnız iki çocuk arasındaki sorun gibi değil, bütün okul ikliminin meselesi olarak ele alıyor ve etkili sonuçlar verdiği için dünya çapında örnek gösteriliyor.  Demek ki mesele yalnız kapıya dedektör koymak değil; okulun içinde ve çevresinde oluşan karanlık iklimi dağıtmaktır.

Bizde yapılması gereken bellidir. “Suça sürüklenen çocuk” kavramı güncellenmeli ve risk üreten, organize suç çevreleriyle temas eden, tekrar eden şiddet eğilimleri gösteren çocuklar için daha net bir hukuk dili kurulmalıdır. Bu dil damgalayıcı olmamalı, ama kör de olmamalıdır. Okul ve üniversite çevrelerinde uyuşturucu, silah, çeteleşme ve dijital yönlendirme risklerine karşı özel güvenlik politikaları geliştirilmelidir. Mafya kültürünü parlatan ekran düzeni, yalnız reyting meselesi gibi görülmemeli; bu konuda yayıncılık sorumluluğu daha açık biçimde tartışılmalıdır. Çocuk ceza infaz sistemi ise “beklet, çıkar, yeniden gelsin” döngüsünden çıkarılmalıdır.

Aileye de, öğretmene de, devlete de düşen görev var. Ama en büyük görev, gerçeği adıyla çağırmaktır. Bu çocukların bir kısmı sadece suça sürüklenmiyor. Bilinçli biçimde suça itiliyor, suç için hazırlanıyor, suçta kullanılıyor. Siz kavramı yanlış kurarsanız, mücadeleyi de yanlış kurarsınız.

Türkiye artık seyirci kalabileceği çizgiyi geçti. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş, yalnızca iki acı olay değildir. Bunlar, okul kapısına kadar gelmiş tehdidin açık ilanıdır. Hâlâ eski kavramlarla, eski gevşeklikle, eski bürokratik rahatlıkla devam edersek, daha çok fail konuşuruz, daha çok aile ağlar, daha çok öğretmen toprağa girer.

Bu artık bir tanım meselesi değil, bir müdahale meselesidir.

Çocuğu korumayan dil, suçu koruyan boşluğa dönüşür.