Sezaryen Yöntemi ile Doğum Yapılmasının ve Oranların Tahlili

Sezaryen yöntemi ile doğum, modern obstetrik pratiğin en önemli cerrahi girişimlerinden biri olup fetüsün annenin karın duvarı ve uterusunun cerrahi olarak açılması yoluyla doğurtulması işlemidir. Tarihsel süreçte doğumların büyük çoğunluğu vajinal yolla gerçekleşmiş olsa da, tıp biliminin ve cerrahi tekniklerin gelişmesiyle birlikte sezaryen uygulamalarında belirgin bir artış meydana gelmiştir. Başlangıçta yalnızca anne ya da fetüs hayatını kurtarmaya yönelik son çare bir müdahale olarak uygulanan sezaryen, günümüzde hem acil hem de planlı obstetrik girişimler arasında yer almaktadır (Cunningham et al., 2022).

Sezaryen doğumun temel amacı, vajinal doğumun anne veya bebek açısından ciddi risk oluşturduğu durumlarda güvenli bir alternatif sağlayarak maternal ve perinatal mortalite ile morbiditeyi azaltmaktır. Bu yönüyle sezaryen, modern perinatolojinin vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir.
Sezaryen uygulamasına yol açan endikasyonlar maternal, fetal ve kombine nedenler olarak sınıflandırılmaktadır. Maternal nedenler arasında dar pelvis, uterus rüptürü riski, geçirilmiş uterin cerrahiye bağlı skar varlığı, ileri derecede preeklampsi ve eklampsi, plasenta previa ve doğum eyleminin ilerlememesi sayılmaktadır. Fetal nedenler içerisinde fetal distres, anormal prezentasyonlar, makrozomi ve gelişim anomalileri yer almaktadır. Bununla birlikte çoğul gebelikler, yardımcı üreme teknikleri sonucu oluşan gebelikler ve anneye ait sistemik hastalıkların varlığı kombine endikasyonlar arasında değerlendirilmektedir. Bu durumlarda sezaryen, hem anne hem de fetüs için yaşam kurtarıcı nitelik taşımaktadır (Williams Obstetrics verileri; Cunningham et al., 2022).

Cerrahi teknik açıdan değerlendirildiğinde sezaryen operasyonu belirli aşamalardan oluşmaktadır. Anestezi uygulamasını takiben karın duvarına genellikle Pfannenstiel insizyonu yapılmakta, ardından uterus açılarak fetüs doğurtulmakta ve plasenta ayrılmaktadır. Daha sonra uterus ve abdominal katmanlar anatomik planlara uygun şekilde kapatılmaktadır. Cerrahi tekniklerin ve asepsi-antisepsi kurallarının gelişmesi, sezaryen sonrası komplikasyon oranlarının geçmişe kıyasla belirgin şekilde azalmasını sağlamıştır (Cunningham et al., 2022).

Sezaryen doğumun klinik öneminin artmasına paralel olarak dünya genelinde sezaryen oranlarında dikkat çekici bir yükseliş gözlenmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, optimal sezaryen oranının %10–15 aralığında olması gerektiğini bildirmektedir ve bu sınırların üzerindeki oranların anne ve yenidoğan sağlığını ek olarak iyileştirmediğini vurgulamaktadır (WHO, 2015).
Buna rağmen günümüzde birçok ülkede bu oranların belirgin şekilde aşıldığı görülmektedir. Latin Amerika ülkelerinde sezaryen oranları %50’ye yaklaşmakta, Amerika Birleşik Devletleri’nde %30’un üzerinde seyretmekte, Avrupa ortalaması %25–30 civarında bulunmaktadır. Türkiye gibi bazı ülkelerde ise toplam doğumların yarısından fazlası sezaryen ile gerçekleşmektedir (Betrán et al., 2016). Bu veriler, sezaryenin tıbbi gereklilik sınırlarını aşarak yaygınlaştığını göstermektedir.

Sezaryen oranlarındaki artış çok faktörlü bir yapıya sahiptir. Tıbbi nedenler arasında ileri anne yaşı, riskli gebeliklerin artması, yardımcı üreme tekniklerinin yaygınlaşması ve gelişmiş fetal monitörizasyon yöntemlerinin daha sık kullanılması yer almaktadır. Bunun yanında sosyal ve sağlık sistemi kaynaklı faktörler de önemli rol oynamaktadır. Doğum ağrısından kaçınma isteği, planlı doğum talebi, hekimlerin malpraktis davalarından çekinmesi ve özel sektör dinamikleri sezaryen oranlarını yükselten başlıca etkenler arasında sayılmaktadır (WHO, 2015; Betrán et al., 2016).

Her ne kadar sezaryen hayat kurtarıcı bir girişim olsa da, cerrahi bir operasyon olması nedeniyle çeşitli riskleri de beraberinde getirmektedir. Maternal açıdan değerlendirildiğinde enfeksiyon, kanama, anestezi komplikasyonları, tromboemboli ve uzamış iyileşme süreci başlıca riskler arasında yer almaktadır. Uzun vadede ise uterin skar varlığına bağlı olarak plasenta akreta spektrumu, uterin rüptür ve tekrarlayan sezaryen gereksinimi gibi obstetrik sorunlar ortaya çıkabilmektedir (Cunningham et al., 2022).
Neonatal açıdan bakıldığında ise özellikle elektif ve erken haftalarda yapılan sezaryenlerde solunum adaptasyon problemleri daha sık gözlenmektedir (Betrán et al., 2016).
Artan sezaryen oranlarının kontrol altına alınabilmesi amacıyla çeşitli stratejiler geliştirilmektedir. Vajinal doğumun teşvik edilmesi, gebelik ve doğum eğitim programlarının yaygınlaştırılması, doğum sürecinde ebe desteğinin artırılması ve klinik doğum protokollerinin standardize edilmesi bu yaklaşımlar arasında yer almaktadır. Ayrıca önceki sezaryen öyküsü bulunan olgularda uygun şartlar sağlandığında vajinal doğumun desteklenmesi, toplam sezaryen oranlarının düşürülmesinde etkili bir yöntem olarak kabul edilmektedir (WHO, 2015).

Sonuç olarak sezaryen yöntemi ile doğum, modern tıbbın anne ve fetüs yaşamını korumaya yönelik en önemli cerrahi uygulamalarından biridir. Uygun endikasyonlar çerçevesinde gerçekleştirildiğinde mortalite ve morbiditeyi azaltan vazgeçilmez bir girişimdir. Bununla birlikte küresel ölçekte sezaryen oranlarının önerilen sınırların üzerine çıkması, bu yöntemin rasyonel ve kanıta dayalı endikasyonlarla uygulanmasının önemini ortaya koymaktadır. Obstetrik bakımın temel hedefi, gereksiz cerrahi müdahalelerden kaçınarak hem anne hem de yenidoğan için en güvenli doğum yöntemini belirlemek olmalıdır.