Semerkant’tan Anadolu’ya: İki Kardeş Ülke Arasında Bir Bildiri
Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’in geçtiğimiz günlerde Türkiye’de dile getirdiği şu sözler, aslında her şeyin en açık ifadesidir:
“Türkiye ile Özbekistan’ın dilleri, kalpleri ve niyetleri aynıdır. Bir sorun olduğunda beraber netice için çalışırlar. Gerçekten ana dilimiz ve kutsal dinimizin müşterek olması dolayısıyla kardeş Türk halkından bizi hiçbir mesafe ayıramaz.
Bugünün istikrarsız ve hızla değişen dünyasında temiz hedeflerimizi iyi niyetlerle birleştirip cesurca ilerlersek, aynı köklere sahip halklarımızı hiçbir güç, hiçbir tehlike yenemez.”
Bu sözler bir nezaket cümlesi değildir. Bu ifadeler, iki devletin ilişkisini tanımlayan diplomatik bir formül de değildir. Bu sözler, iki kardeş ülke arasında oluşmuş ortak bir kader bilincinin devlet ağzından ilanıdır.
Ben bu satırları bir akademisyen soğukkanlılığıyla değil, bir Özbekistanlının tarih sorumluluğuyla yazıyorum. Çünkü konu Türkiye olduğunda mesele protokol değildir; mesele hafızadır, karşılıklı saygıdır ve geleceği birlikte kurma iradesidir.
Biz Özbekler için Türkiye başka bir devlet olabilir; ama hiçbir zaman yabancı olmamıştır. Aynı şekilde kendimizi başka bir kimliğin içinde tanımlama ihtiyacı da duymayız. Özbekiz. Dilimiz, tarihimiz ve devlet geleneğimizle Özbekiz. Türkiye ise bizim için, aynı köklerden beslenen, başka bir tarih yolunda olgunlaşmış kardeş bir devlettir. Bu ilişki, benzemek üzerine değil; yan yana durabilmek üzerine kuruludur.
Semerkant’tan bakınca Ankara’yı ya da İstanbul’u birer yabancı başkent gibi görmeyiz. Ama onları kendi şehirlerimizin yerine de koymayız. Semerkant ve Buhara neyse, Anadolu şehirleri de bizim için kardeş bir medeniyetin taşıyıcı merkezleridir. İlmin, devlet aklının ve insan onurunun farklı coğrafyalarda aldığı biçimlerdir.
Bugün Türkiye’nin dünyadaki duruşu Özbekistan’da dikkatle izlenmektedir. Bunun nedeni hayranlıkla karışık bir taklit arzusu değildir. Bunun nedeni, Türkiye’nin kendi yolunu ararken başkalarının onayına sığınmayan bir irade ortaya koymuş olmasıdır. Kendi kararlarını alan, bunun bedelini ödemeyi göze alan her ülke, Özbekistan halkının saygısını kazanır.
Bu noktada Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin sergilediği duruş, Türkistan’da bir “üstünlük” duygusu değil, bir özgüven yankısı üretmiştir. Türkiye’ye bakıp “biz de yapabiliriz” diyen gençler varsa, bu bir bağlılık değil; ortak bir cesaretin yansımasıdır.
Ancak bu kardeşliği yalnızca güçlü sözlerle ayakta tutamayız. Gerçek kardeşlik, somut alanlarda sınanır. Eğitimde, sağlıkta, bilimde ve teknolojide eşitlik temelinde kurulacak ortaklıklar, bu ilişkinin kalıcı teminatıdır. Sadece geçmişi hatırlayan değil, geleceği birlikte üreten bir ilişki istiyoruz.
Bir üniversite rektörü olarak özellikle şunu ifade etmeliyim: Türkistan ile Anadolu arasındaki en sağlam köprü, ortak akademik akıldır. Ortak tıp programları, müşterek araştırma merkezleri, bilim insanlarının serbest dolaşımı bu kardeşliği romantik olmaktan çıkarıp stratejik hale getirir. Semerkant’taki bir bilim insanı ile Ankara’daki bir akademisyenin yan yana, eşit ortaklar olarak çalışması; savunma ya da ticaret kadar hayati bir meseledir.
Özbekistan, genç bir devlettir ama hafızası eskidir. Sovyet sonrası dönemin bütün kırılmalarını yaşamış, buna rağmen kimliğini korumayı başarmıştır. Bugün yeniden ayağa kalkarken bir rehber aramıyoruz. Saygıya dayalı bir kardeşlik arıyoruz. Türkiye bu kardeşliğin en doğal muhataplarından biridir.
Türkiye’nin de şunu açıkça görmesi gerekir: Özbekistan bir hatıra değildir. Özbekistan, Orta Asya’nın kalbinde yükselen, kendi ayakları üzerinde duran bir bölgesel güçtür. Bu gücün Türkiye ile yan yana durması, iki ülkeyi de daha dirençli kılar.
Dünya istikrarsızdır. Dengeler hızla değişmektedir. Böyle bir çağda yalnız kalan zayıflar. Ama eşit, saygılı ve cesur ortaklıklar kuranlar ayakta kalır.
Semerkant’tan bakınca şunu net görüyoruz: Türkiye ile Özbekistan arasındaki bağ, kimlikleri silen değil; kimlikleri koruyarak güçlenen bir bağdır.