Şeker: Tatlı Bir Zehir, Sessiz Bir Salgın

Bazı felaketler sirenlerle gelir, bazıları ise sofraya bırakılan masum bir bardakta saklanır. Şeker de böyledir.

Kapıyı kırarak girmez; reklamların renkli dünyasında, market raflarının parıltısında, okul kantinlerinin cazibesinde sessizce dolaşır. Fakat geride bıraktığı iz hiç de masum değildir: obezite, tip 2 diyabet, karaciğer yağlanması, kalp damar hastalıkları, diş çürükleri ve erken yaşta bozulan metabolik denge…

Bugün Türkiye’de tütünle mücadele için nasıl yasa, vergi, yasak ve denetim konuşuluyorsa, şeker için de aynı ciddiyetle konuşmanın zamanı gelmiştir. Çünkü şeker artık yalnızca bir gıda tercihi değil, halk sağlığını kemiren büyük bir toplumsal yük hâline gelmiştir.

Tütünün dumanı görünür, şekerin tahribatı görünmez. Alkolün sarhoşluğu fark edilir, şekerin bağımlılığı çoğu zaman fark edilmez. Uyuşturucu sokakta aranır; şeker ise çocuk menülerinde, enerji içeceklerinde, gazlı içeceklerde, aromalı sütlerde ve paketli atıştırmalıklarda karşımıza çıkar. Üstelik çoğu zaman en savunmasız kitleyi, çocukları hedef alır.

Bu nedenle Türkiye, şekerli içeceklere yönelik kademeli şeker vergisini ciddi biçimde gündemine almalıdır.

Buradaki amaç vatandaşı cezalandırmak değildir. Amaç, hastalık ortaya çıkmadan önce önlem almaktır. Nasıl ki tütün ürünlerine uygulanan vergiler yalnızca gelir elde etmek için değil, tüketimi azaltmak için kullanılıyorsa, şekerli içeceklerde de aynı yaklaşım benimsenmelidir. Şeker oranı arttıkça vergi artmalı, şekeri azaltan üretici ise teşvik edilmelidir.

Bir kutu gazlı içeceğin içinde, bir çocuğun günlük ihtiyacını katbekat aşan miktarda şeker bulunabilmektedir. O kutunun kapağı açıldığında yalnızca bir içecek tüketilmiyor; geleceğin diyabet, obezite ve kalp hastalığı faturası da sessizce kesiliyor. Bugün ucuz görünen ürünler, yarın sağlık sistemine ağır bir yük olarak geri dönüyor.

Şeker vergisinin en önemli etkisi fiyat artışı değil, üretim alışkanlıklarını değiştirmesidir. Ürünündeki şekeri azaltan firma daha düşük vergi öderken, yüksek şekerli ürünlerde ısrar eden daha yüksek maliyetle karşılaşır. Böylece devlet yasak koymadan, piyasanın yönünü toplum sağlığından yana çevirebilir. Bu yaklaşım yasakçı değil; koruyucu, akılcı ve sürdürülebilir bir halk sağlığı politikasıdır.

Elbette obeziteyle mücadele kampanyaları, yürüyüş çağrıları, sağlıklı beslenme rehberleri ve kamu spotları değerlidir. Ancak yalnızca nasihatle salgınlar durdurulamaz. Çocuğa “şekerli içecek tüketme” derken, okul çıkışında en ucuz ve en cazip ürün olarak şekerli içeceği sunarsanız mücadele eksik kalır. Sofrada öğüt verip market rafında teslim olmak, halk sağlığı politikası değildir.

Şekerin zararlarını anlatırken kıyas yapmaktan çekinmemeliyiz. Tütün akciğeri hedef alırken, şeker metabolizmayı hedef alır. Tütün sağlık harcamalarını artırırken, şeker diyabet ve obezite üzerinden sağlık bütçesini zorlar. Aradaki temel fark şudur: Tütün toplumun gözünde suçüstü yakalanmıştır; şeker ise hâlâ ödül, ikram ve çocuk mutluluğu kılığında dolaşmaktadır.

Oysa gerçek son derece açıktır:

Bir toplum çocuklarını şekerle ödüllendirdikçe, gelecekte onları hastane koridorlarıyla cezalandırır.

Türkiye’nin atması gereken adımlar nettir.

Şekerli içeceklere, içerdiği şeker miktarına göre kademeli vergi uygulanmalıdır. Bu vergiden elde edilen gelir genel bütçe içinde kaybolmamalı; okul beslenme programlarına, çocuk obezitesiyle mücadeleye, spor alanlarına ve koruyucu sağlık hizmetlerine aktarılmalıdır.

Çocuklara yönelik şekerli içecek reklamları sıkı biçimde sınırlandırılmalı; çizgi film karakterleri, oyuncak kampanyaları ve agresif pazarlama yöntemleriyle çocukların damak tadının şekillendirilmesine izin verilmemelidir.

Okul kantinleri bu mücadelenin merkezinde yer almalıdır. Çocukların bulunduğu ortamda şekerli içeceklerin değil, suyun ve sağlıklı seçeneklerin görünür olması sağlanmalıdır.

Ayrıca üreticiye de açık bir yol haritası sunulmalıdır. Şekeri azaltan, porsiyonları küçülten ve daha sağlıklı formüller geliştiren firmalar desteklenmeli; toplum sağlığını hiçe sayan ürünler ise sınırsız ticari özgürlük söyleminin arkasına saklanamamalıdır.

Bu önerilere karşı çeşitli itirazlar yükselecektir. Ancak devletin görevi vatandaşın keyfine müdahale etmek değil, çocukların geleceğini tehdit eden sağlık risklerini azaltmaktır. Sağlıklı gıdayı erişilebilir hâle getiren, suyu teşvik eden ve koruyucu sağlık hizmetlerine yatırım yapan bir vergi politikası, yoksulu cezalandırmaz; tam tersine onun hastalık yükünü hafifletir.

Asıl adaletsizlik, düşük gelirli ailelerin çocuklarını ucuz ve yüksek şekerli ürünlerin hedef kitlesi hâline getirmektir. Asıl adaletsizlik, sağlıklı seçeneği pahalı bırakırken hastalık üreten seçeneği ucuz tutmaktır. Asıl adaletsizlik, bugün market kasasında alınan bir içeceğin bedelini yarın diyabet tedavileriyle, böbrek yetmezliğiyle ve kalp ameliyatlarıyla bütün topluma ödetmektir.

Türkiye tütünle mücadelede nasıl cesur adımlar attıysa, şekerle mücadelede de aynı kararlılığı göstermelidir. Çünkü 21. yüzyılın sağlık savaşları yalnızca hastanelerde kazanılmayacaktır. Bu mücadele market raflarında, okul kantinlerinde, reklam kuşaklarında, vergi politikalarında ve aile sofralarında verilecektir.

Şeker tatlıdır; fakat faturası acıdır.

Bugün mesele yalnızca bir kutu içecek meselesi değildir. Mesele çocuklarımızın karaciğeri, kalbi, damarları, dişleri ve geleceğidir.

Şekerin tatlı maskesi artık düşürülmelidir.

Çünkü bazı vergiler yalnızca gelir toplamaz; hastalığı azaltır, nesli korur ve geleceği savunur.

Ve hiçbir ülke, çocuklarının sağlığını bir kutu içeceğin pazarlama stratejisine teslim etmemelidir.