Bilgiye ulaşmanın bu kadar hızlandığı bir çağda yaşıyoruz. Bir tuşa dokunarak dünyadaki en güncel sağlık bilgisini görmek mümkün. Ne var ki bu bolluk, her zaman doğru karar anlamına gelmiyor. Tam tersine, bireyin kendi sağlığıyla ilgili sorumluluk alanı genişledikçe, “sağlık okuryazarlığı” dediğimiz kavram daha görünür hâle geliyor. Bugün artık yalnızca doktora gitmek yetmiyor; söyleneni anlayabilmek, duyduğunu tartabilmek, önerilenle kendi hayatı arasında bir bağ kurabilmek gerekiyor. İşte tam bu noktada, teknolojinin hızına yetişemeyen bir eksiklik göze çarpıyor: Sağlık okuryazarlığı, gelişmelerin gerisinde kalıyor.
Bu durum yalnızca bireyin meselesi değil. Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlığı geliştirme faaliyetlerini planlı ve ısrarlı biçimde yürütmesi, hükümetlerin bu alandaki politikalarını sıkılaştırması, sağlık yönetimi alanında çalışanları da doğrudan ilgilendiriyor. Çünkü sağlık sisteminin sahadaki karşılığı, kağıt üzerindeki planlardan çok, bireyin o sistemi nasıl kullandığıyla şekilleniyor. Okuyamayan, dinlediğini tam kavrayamayan, karar vermekte zorlanan bir toplumda en iyi yapılandırılmış sistem bile beklenen sonucu üretmiyor.
Sağlık okuryazarlığı denildiğinde mesele yalnızca tıbbi terimleri çözmekten ibaret değil. Dinlediğini anlamak, analitik düşünebilmek, doğru zamanda doğru kararı verebilmek işin ayrılmaz parçaları. DSÖ’nün bu kavramı sağlığın sosyal belirleyicileriyle birlikte ele alması boşuna değil. Yetersiz sağlık okuryazarlığının koruyucu hizmetlerin kullanımını düşürdüğü, kişiyi tedavi arayışında geciktirdiği, tıbbi durumunu anlamasını zorlaştırdığı artık güçlü kanıtlarla ortaya konuluyor. Bunun sonucu ise daha pahalı bir sağlık süreci ve artan kayıplar.
Türkiye’ye özgü bazı davranış kalıpları bu tabloyu daha da belirginleştiriyor. İhtiyaç olmadığı hâlde acil servislerin doldurulması, ambulansın bir ulaşım aracı gibi görülmesi, aile hekimliğinde çözülebilecek bir sorunun doğrudan uzman polikliniğine taşınması, yalnızca sistem yükü değil, aynı zamanda bir okuryazarlık meselesi. “Falancaya iyi gelmişti” diye ilaç kullanmak, kontrol randevusunu önemsememek, sağlıklı yaşam kararlarını sürekli ertelemek, kulaktan dolma inanışlara sarılmak ya da vücudun temel işleyişine dair yanlış bilgileri doğru sanmak aynı zincirin halkaları.
Evde bakım veren yakınların iyi niyetle ama yanlış uygulamalarla süreci zorlaştırması, profesyonel destekten kaçınılması da bu çerçevenin dışında değil. Bütün bunlar tedaviye geç başlanmasına, sürecin uzamasına ve maliyetlerin artmasına yol açıyor. Sosyal devlet anlayışıyla sunulan hizmetlerin bu şekilde aşınması, gerçekten ihtiyacı olan hastaya ulaşımı da zorlaştırıyor. Sağlık yönetimi profesyonelleri içinse tablo daha karmaşık. İstatistikler, maliyet hesapları, planlamalar bu davranışların yarattığı ek yükle yeniden şekillenmek zorunda kalıyor.
Bir başka dikkat çekici nokta, düşük sağlık okuryazarlığının hasta-hekim ilişkisine yansıması. Yapılan çalışmalar, bu bireylerin koruyucu hizmetlerden çok tedavi edici hizmetlere yöneldiğini gösteriyor. Dahası, sağlık sorunlarını anlatma becerileri zayıflıyor, hekimle kurulan iletişim daralıyor. Bilgi asimetrisi büyüdükçe hasta geri çekiliyor, pasif bir konum alıyor. Anlamadığı hâlde soru sormaktan çekinen, tekrar bilgi istemeye utanan bir hasta profili ortaya çıkıyor. Korku ve çekingenlik, iletişimin önüne bir duvar gibi dikiliyor.
Bugünün bir başka gerçeği de dijital bilgiyle kurulan sorunlu ilişki. İnternette yapılan hızlı bir aramayla kişinin kendine teşhis koyması, muayene odasında duyduğu cümlelerin o beklentiye uymasını istemesi, güven ilişkisini zedeleyebiliyor. Bu durum kimi zaman hekimle hasta arasında görünmez bir gerilim yaratıyor. Sağlık okuryazarlığı burada iki ucu keskin bir bıçak gibi. Doğru kullanıldığında güçlendirici, yanlış kullanıldığında ilişkiyi yoran bir etkiye sahip.
Bütün bunlar, sağlık okuryazarlığının ihmal edilemeyecek bir alan olduğunu açıkça gösteriyor. İlkokul sıralarından başlayarak eğitim sisteminin içine yerleştirilmesi, toplum sağlığı çalışmalarında sürekli gündemde tutulması ve sağlık politikaları üretilirken hizmet sunanlar açısından ciddiyetle ele alınması gerekiyor. Çünkü sağlık okuryazarlığı yalnızca bilgiyi değil, özbakımı da beraberinde getiriyor. Kendi sağlığını anlayabilen birey, sistemin pasif bir tüketicisi olmaktan çıkıp bilinçli bir paydaşı hâline geliyor. Bu dönüşüm gerçekleşmeden, ne maliyetleri kontrol altına almak ne de sağlıklı bir toplumdan söz etmek mümkün görünüyor.