<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Tıbbiye Bülteni</title>
    <link>https://www.tibbiyebulteni.com</link>
    <description>Tıbbiye Bülteni; sağlık, tıp ve bilim başta olmak üzere ilaç, beslenme, sağlık teknolojileri, mevzuat, kariyer, üniversiteler ve güncel gelişmeleri güvenilir kaynaklardan aktaran dijital haber platformudur.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.tibbiyebulteni.com/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 20 Aug 2026 08:35:15 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hangi Peynir Daha Sağlıklı? Türkiye’de 200 Örnek Ne Gösteriyor?]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/hangi-peynir-daha-saglikli-turkiyede-200-ornek-ne-gosteriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/hangi-peynir-daha-saglikli-turkiyede-200-ornek-ne-gosteriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Beyaz peynir mi, kaşar mı, tulum mu? Türkiye’de 200 peynir örneğini inceleyen araştırma ve yöresel peynir çalışmaları, tuz, protein ve yağ açısından dikkat çekici farklar ortaya koyuyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Beyaz peynir, kaşar, İzmir tulumu, Erzincan tulumu, Divle tulumu, Mihaliç, Van otlu peyniri, kolot, lor, gravyer, civil…</p>

<p>Türkiye’nin peynir çeşitliliği yalnızca lezzet açısından değil, besin değeri açısından da oldukça geniş. Aynı sofrada yer alan iki peynirin tuz, protein, yağ ve enerji miktarları birbirinden ciddi ölçüde farklı olabiliyor.</p>

<p>Peki sağlık açısından hangisini seçmek daha doğru?</p>

<p>“Lor en hafif peynirdir”, “kaşar çok yağlıdır”, “tulum daha doğaldır” veya “köy peyniri daha sağlıklıdır” gibi yaygın kabuller, Türkiye’de yapılan laboratuvar çalışmalarına bakıldığında her ürün için geçerli değil. [5–8]</p>

<p>Bilimsel veriler peynir seçiminde yalnızca çeşidin adına değil; <strong>tuz, protein, yağ, enerji, kalsiyum, porsiyon ve üretim güvenliğine birlikte bakılması gerektiğini</strong> gösteriyor. [1–4]</p>

<p>Bu dosya herhangi bir marka veya üreticiyi değerlendirmiyor. Veriler bilimsel araştırmalarda incelenen peynir gruplarına ve örneklere ait. Aynı isimle günümüzde satışa sunulan ürünlerin besin değerleri üreticiye, kullanılan süte ve üretim yöntemine göre farklılık gösterebilir.</p>

<h2>Türkiye’de 200 peynir örneğinde ne bulundu?</h2>

<p>Türkiye’deki güncel karşılaştırmalardan biri 2024 yılında Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi’nde yayımlandı. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesinden Esra Akkaya’nın çalışmasında İstanbul’daki market ve pazarlardan alınan <strong>200 peynir örneği</strong> incelendi. [5]</p>

<p>Araştırmada:</p>

<ul>
 <li>50 beyaz peynir</li>
 <li>50 tulum peyniri</li>
 <li>50 Mihaliç peyniri</li>
 <li>50 kaşar peyniri</li>
</ul>

<p>analiz edildi.</p>

<p>Araştırmacılar peynirlerin tuz, protein, yağ, kuru madde, su, pH, asitlik, renk ve doku özelliklerini karşılaştırdı. Dört peynir grubunun temel bileşimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. [5]</p>

<h3>2024 araştırmasında incelenen örneklerin 100 gramdaki ortalama değerleri</h3>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <thead>
  <tr>
   <th>Peynir</th>
   <th>Tuz</th>
   <th>Protein</th>
   <th>Yağ</th>
  </tr>
 </thead>
 <tbody>
  <tr>
   <td>Beyaz peynir</td>
   <td>%3,89</td>
   <td>%20,23</td>
   <td>%22,48</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Tulum peyniri</td>
   <td>%5,04</td>
   <td>%21,73</td>
   <td>%20,39</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Mihaliç peyniri</td>
   <td>%6,15</td>
   <td>%22,05</td>
   <td>%25,62</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Kaşar peyniri</td>
   <td>%2,71</td>
   <td>%26,84</td>
   <td>%24,55</td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>Not:</strong> Değerler araştırmada incelenen örneklerin ortalamalarıdır. Güncel ürünlerin ve markaların besin değerleri farklı olabilir. [5]</p>

<p>Araştırmadaki örneklerde <strong>en düşük ortalama tuz kaşarda</strong>, en yüksek ise Mihaliç peynirinde bulundu. Protein açısından kaşar yüzde 26,84 ile en yüksek ortalama değere sahipti. Tulum ise dört grup içinde en düşük ortalama yağ oranını gösterdi. [5]</p>

<p>Bu sonuçlar:</p>

<p><strong>“Kaşar en sağlıklı peynirdir”</strong></p>

<p>anlamına gelmiyor.</p>

<p>Daha doğru sonuç şu:</p>

<p><strong>Peynirin adı, tek başına besin değerini tahmin etmek için yeterli değil.</strong></p>

<h2>Bir porsiyon peynir günlük tuz sınırının ne kadarını doldurabilir?</h2>

<p>Sağlık Bakanlığının beslenme bilgilerinde yaklaşık <strong>40–60 gram peynir bir porsiyon süt ürünü</strong> olarak değerlendiriliyor. [4]</p>

<p>200 örnekli araştırmanın ortalamalarını yalnızca karşılaştırma amacıyla 40 gramlık miktara uyarladığımızda tablo şöyle oluyor: [5]</p>

<h3>Araştırma ortalamalarına göre 40 gramlık porsiyon</h3>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <thead>
  <tr>
   <th>Peynir</th>
   <th>Tuz</th>
   <th>Protein</th>
   <th>Yağ</th>
   <th>WHO’nun günlük 5 gramlık üst düzeyinin yaklaşık payı</th>
  </tr>
 </thead>
 <tbody>
  <tr>
   <td>Beyaz peynir</td>
   <td>1,56 g</td>
   <td>8,1 g</td>
   <td>9,0 g</td>
   <td>%31</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Tulum</td>
   <td>2,02 g</td>
   <td>8,7 g</td>
   <td>8,2 g</td>
   <td>%40</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Mihaliç</td>
   <td>2,46 g</td>
   <td>8,8 g</td>
   <td>10,2 g</td>
   <td>%49</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Kaşar</td>
   <td>1,08 g</td>
   <td>10,7 g</td>
   <td>9,8 g</td>
   <td>%22</td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>Not:</strong> Bu değerler 2024 araştırmasındaki ortalama sonuçlardan hesaplanmıştır; belirli bir marka veya güncel ürünü temsil etmez. [5]</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü yetişkinlerde günlük toplam tuz tüketiminin <strong>5 gramdan az</strong> tutulmasını öneriyor. [1]</p>

<p>Bu hesaba göre araştırmadaki ortalama Mihaliç peynirinden 40 gram tüketmek, WHO’nun önerdiği günlük üst düzeyin yaklaşık yarısına karşılık gelebiliyor.</p>

<p>Bu tablo aynı zamanda peynir seçiminde <strong>porsiyonun neden en az peynir çeşidi kadar önemli olduğunu</strong> gösteriyor.</p>

<h2>Tulum peyniri tek bir peynir değil</h2>

<p>Türkiye’de “tulum” adı altında birbirinden oldukça farklı peynirler bulunuyor.</p>

<p>İzmir Tulum, Erzincan Tulum, Divle Tulum ve Bitlis Tulum; kullanılan süt, tuzlama biçimi, olgunlaştırma süresi ve üretim yöntemi açısından birbirinden ayrılıyor. Türkiye araştırmalarında da bu farklılıkların besin değerlerine yansıdığı görülüyor. [8,10–12]</p>

<p>Bu nedenle yalnızca “tulum peyniri” diyerek tek bir yağ veya tuz değeri vermek doğru değil.</p>

<h2>İzmir Tulumunda süt türü bile sonucu değiştiriyor</h2>

<p>Ege Üniversitesi araştırmacılarının 2017 yılında yayımladığı çalışmada <strong>37 İzmir Tulum peyniri</strong> incelendi. Bunların 21’i yalnızca inek sütünden, 16’sı ise inek, koyun ve keçi sütlerinin karışımından üretilmişti. [8]</p>

<p>İnek sütünden yapılan örneklerde:</p>

<ul>
 <li>Yağ yüzde 17,5–30,5</li>
 <li>Protein yüzde 20,99–27,37</li>
 <li>Tuz yüzde 2,34–4,56</li>
</ul>

<p>arasında değişti.</p>

<p>Karışık sütten yapılan İzmir Tulumlarında ise:</p>

<ul>
 <li>Yağ yüzde 24–32</li>
 <li>Protein yüzde 21,5–27,5</li>
 <li>Tuz yüzde 1,87–5,27</li>
</ul>

<p>arasında bulundu. [8]</p>

<p>Çalışma, kullanılan süt karışımının ve üretim yönteminin peynirin besin bileşimini belirgin biçimde değiştirebildiğini gösteriyor.</p>

<h2>23 Teneke Tulum örneğinde tuz yaklaşık üç kat değişti</h2>

<p>2023 yılında Gıda dergisinde yayımlanan başka bir çalışmada İzmir ve Çanakkale’deki yerel üreticilerden alınan <strong>23 Teneke Tulum peyniri</strong> incelendi. [7]</p>

<p>Peynirlerin olgunlaşma süreleri 5 ay ile 23 ay arasında değişiyordu.</p>

<p>Yağ miktarı yüzde <strong>20,72 ile 30,46</strong>, tuz miktarı ise yüzde <strong>1,89 ile 5,72</strong> arasında bulundu. [7]</p>

<p>Aynı peynir grubunda en yüksek tuz değerinin en düşük değerin yaklaşık üç katına çıkabilmesi önemli bir mesaj veriyor:</p>

<p><strong>Sağlık açısından seçim yaparken yalnızca peynirin adına değil, ürünün gerçek besin değerine bakmak gerekiyor.</strong></p>

<h2>Kolot peynirinde dikkat çekici protein sonucu</h2>

<p>Doğu Karadeniz’de Kolot veya bilimsel çalışmalardaki adıyla Golot olarak bilinen peynir üzerine 2005 yılında yayımlanan araştırmada Trabzon ve Rize çevresinden alınan <strong>30 örnek</strong> incelendi. [9]</p>

<p>Ortalama değerler:</p>

<ul>
 <li>Protein: <strong>%35,68</strong></li>
 <li>Yağ: <strong>%7,41</strong></li>
 <li>Tuz: <strong>%2,95</strong></li>
 <li>Kuru madde: <strong>%48,63</strong></li>
</ul>

<p>olarak bulundu. [9]</p>

<p>Protein oranı dikkat çekici derecede yüksek.</p>

<p>Ancak çalışma belirli geleneksel ürünleri ve 2005 yılı koşullarını yansıtıyor. Bu nedenle günümüzde “Kolot” adıyla satılan bütün ürünlerin aynı besin profiline sahip olduğu söylenemez.</p>

<h2>Erzincan Tulumunun bilimsel profili</h2>

<p>Erzincan Tulum üzerine yapılan klasik Türkiye çalışmalarından birinde Erzurum, Erzincan ve çevresinden alınan <strong>26 peynir örneği</strong> analiz edildi. [10]</p>

<p>Ortalama:</p>

<ul>
 <li>Yağ: <strong>%28,20</strong></li>
 <li>Protein: <strong>%18,51</strong></li>
 <li>Tuz: <strong>%3,44</strong></li>
 <li>Kuru madde: <strong>%53,21</strong></li>
</ul>

<p>saptandı. [10]</p>

<p>Araştırma 1991 yılında yayımlandığı için bugünkü bütün Erzincan Tulum üretimini temsil etmiyor. Buna rağmen geleneksel ürünün besin bileşimine ilişkin önemli tarihsel verilerden biri.</p>

<h2>Divle Tulumunda protein yüzde 25,9 bulundu</h2>

<p>Karaman yöresinin Divle Tulum peyniri üzerine 2012 yılında yapılan araştırmada <strong>50 örnek</strong> incelendi. [11]</p>

<p>Ortalama değerler:</p>

<ul>
 <li>Yağ: <strong>%23,46</strong></li>
 <li>Protein: <strong>%25,90</strong></li>
 <li>Tuz: <strong>%3,99</strong></li>
 <li>Kuru madde: <strong>%56,27</strong></li>
</ul>

<p>olarak bildirildi. [11]</p>

<p>Araştırmanın mikrobiyolojik bölümünde bazı örneklerde hijyen sorunları da saptandı.</p>

<p>Bu bulgu günümüzde standartlara uygun şekilde üretilmiş bütün Divle Tulum peynirlerine genellenemez. Ancak geleneksel peynirlerde besin değerinin yanında <strong>üretim ve hijyen koşullarının da değerlendirilmesi gerektiğini</strong> gösteriyor.</p>

<h2>Bitlis Tulumunda yağ oranı dikkat çekti</h2>

<p>Bitlis’te satışa sunulan geleneksel tulum peynirleri üzerine 2018 yılında yayımlanan araştırmada <strong>36 örnek</strong> analiz edildi. [12]</p>

<p>Ortalamalar:</p>

<ul>
 <li>Yağ: <strong>%31,23</strong></li>
 <li>Protein: <strong>%22,64</strong></li>
 <li>Tuz: <strong>%3,35</strong></li>
 <li>Kuru madde: <strong>%59,35</strong></li>
</ul>

<p>olarak bulundu. [12]</p>

<p>Araştırmacılar ürünler arasındaki kimyasal farklılıklara dikkat çekerek standardizasyonun önemini vurguladı.</p>

<h2>Van Otlu peynirinde kalsiyum miktarı 2,5 kata kadar değişti</h2>

<p>Van Otlu peyniri, yöreye özgü çeşitli otlarla hazırlanan Türkiye’nin karakteristik geleneksel peynirlerinden biri.</p>

<p>2015 yılında yayımlanan araştırmada Van piyasasından alınan <strong>26 Otlu peynir örneğinin mineral içeriği</strong> incelendi. [13]</p>

<p>Kalsiyum miktarı:</p>

<p><strong>100 gramda 268,7 mg ile 678,7 mg</strong></p>

<p>arasında değişti.</p>

<p>Ortalama değer yaklaşık <strong>443 mg/100 gram</strong> olarak bulundu. [13]</p>

<p>Magnezyum ortalaması yaklaşık 55 mg, potasyum ortalaması ise 116 mg/100 gramdı.</p>

<p>Bu sonuç, peynirlerin yalnızca yağ ve tuz açısından değil, mineral içeriği bakımından da farklılaşabildiğini gösteriyor.</p>

<h2>Türkiye’nin 29 peynir çeşidi bir arada incelendi</h2>

<p>Ege Üniversitesinin 2016 yılında yayımladığı başka bir araştırmada <strong>29 farklı peynir çeşidine ait toplam 50 örnek</strong> analiz edildi. [6]</p>

<p>Araştırmada taze kaşar, Sepet, Çerkez, Dil, Çeçil, Erzincan Tulum, Urfa, Ezine, Van Otlu, Kolot, Tire Çamur, Armola, Civil, Gravyer, Mihaliç ve İzmir Tulum gibi çok sayıda peynir bulunuyordu. [6]</p>

<p>Enerji miktarları oldukça geniş bir aralık gösterdi:</p>

<p><strong>Armola:</strong> yaklaşık 179 kcal/100 gram<br />
<strong>Gravyer:</strong> yaklaşık 472 kcal/100 gram [6]</p>

<p>Bu yaklaşık <strong>2,6 katlık fark</strong> demek.</p>

<p>Ancak bazı yöresel peynirler yalnızca bir veya iki örnekle temsil edildiği için kesin bir “en düşük kalorili peynir” sıralaması yapmak doğru değil.</p>

<h2>Peynirin besin değerini dört temel faktör değiştiriyor</h2>

<p>Türkiye araştırmaları peynirin bileşimini belirleyen dört ana etkeni öne çıkarıyor. [6–8]</p>

<h3>Kullanılan süt</h3>

<p>İnek, koyun ve keçi sütlerinin protein ve yağ yapıları farklı. Süt türü veya sütlerin hangi oranlarda karıştırıldığı son ürünü etkileyebiliyor. [8]</p>

<h3>Peynirdeki su miktarı</h3>

<p>Su azaldıkça protein, yağ ve mineraller 100 gramda daha yoğun hale gelebiliyor. [5,6]</p>

<h3>Tuzlama</h3>

<p>Kuru tuzlama, salamuranın yoğunluğu ve peynirin salamurada kaldığı süre tuz miktarını değiştirebiliyor. [7,8]</p>

<h3>Olgunlaştırma</h3>

<p>Olgunlaştırma süreci peynirin su miktarını, dokusunu, aromasını ve bazı kimyasal özelliklerini değiştirebiliyor. [7]</p>

<h2>Tansiyonu olanlar hangi peyniri seçmeli?</h2>

<p>Yüksek tansiyonu olan kişilerde peynir seçimindeki en önemli değerlerden biri <strong>tuz</strong>.</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütüne göre fazla sodyum tüketimi kan basıncının yükselmesine katkıda bulunuyor. [1]</p>

<p>2024 yılındaki 200 örnekli araştırmada ortalama tuz oranları:</p>

<ul>
 <li>Kaşar: <strong>%2,71</strong></li>
 <li>Beyaz peynir: <strong>%3,89</strong></li>
 <li>Tulum: <strong>%5,04</strong></li>
 <li>Mihaliç: <strong>%6,15</strong></li>
</ul>

<p>olarak ölçüldü. [5]</p>

<p>Ancak Teneke Tulum araştırmasındaki yüzde 1,89–5,72 arasındaki geniş aralık, aynı peynir türünün farklı ürünlerinde bile değerlerin değişebileceğini gösteriyor. [7]</p>

<p>Bu nedenle hipertansiyon açısından en pratik yaklaşım:</p>

<p><strong>Benzer ürünlerin 100 gram başına tuz miktarlarını etiketten karşılaştırmak.</strong></p>

<h2>Protein açısından hangi peynir öne çıkıyor?</h2>

<p>Türkiye araştırmalarında bazı peynirler yüksek protein oranlarıyla dikkat çekiyor:</p>

<ul>
 <li>Kolot/Golot: ortalama <strong>%35,68</strong> [9]</li>
 <li>Kaşar: ortalama <strong>%26,84</strong> [5]</li>
 <li>Divle Tulum: ortalama <strong>%25,90</strong> [11]</li>
 <li>İzmir Tulum: yaklaşık <strong>%21–27,5</strong> [8]</li>
</ul>

<p>Ancak bunları doğrudan bir “protein ligi” olarak değerlendirmek doğru değil. Çalışmalar farklı yıllarda, bölgelerde ve örneklem büyüklükleriyle yapıldı.</p>

<p>Ayrıca yüksek protein, otomatik olarak düşük tuz veya düşük enerji anlamına gelmiyor.</p>

<h2>Kilo kontrolünde hangi değer daha önemli?</h2>

<p>Kilo kontrolünde yalnızca yağ miktarına bakmak yeterli değil.</p>

<p><strong>Toplam enerji, protein ve porsiyon büyüklüğü</strong> birlikte değerlendirilmeli. [2,3]</p>

<p>Türkiye’deki 29 peynir çeşidini değerlendiren çalışmada enerji miktarının yaklaşık 179 ile 472 kcal/100 gram arasında değişmesi bunun önemli bir örneği. [6]</p>

<p>Bu nedenle:</p>

<p><strong>“Bu peynir light mı?”</strong></p>

<p>sorusundan önce,</p>

<p><strong>“100 gramında kaç kalori var ve ben kaç gram yiyeceğim?”</strong></p>

<p>sorusu daha yararlı olabilir.</p>

<h2>Peynir kalsiyum açısından neden önemli?</h2>

<p>Sağlık Bakanlığı süt ve süt ürünlerini kalsiyum ve kaliteli protein açısından önemli besin kaynakları arasında değerlendiriyor. [3,4]</p>

<p>Van Otlu peynirindeki kalsiyum miktarının 100 gramda yaklaşık 269 mg ile 679 mg arasında değişmesi ise bütün peynirlerin aynı mineral yoğunluğuna sahip olmadığını gösteriyor. [13]</p>

<p>Kalsiyum önemli olmakla birlikte tek başına yeterli bir seçim ölçütü değil. Çok yüksek tuz veya enerji içeren bir ürün yalnızca kalsiyum miktarı nedeniyle “en sağlıklı” kabul edilemez.</p>

<h2>Peynirdeki doymuş yağ: Tereyağıyla aynı mı?</h2>

<p>Peynirlerin önemli bir bölümü doymuş yağ içeriyor. Dünya Sağlık Örgütü, doymuş yağdan gelen enerjinin günlük toplam enerjinin yüzde 10’unun altında tutulmasını öneriyor. [2]</p>

<p>Ancak peynirdeki yağ; protein, kalsiyum, fosfor ve fermantasyon ürünleriyle birlikte karmaşık bir yapı içinde tüketiliyor. Bu bütüne <strong>gıda matriksi</strong> deniliyor.</p>

<p>Advances in Nutrition’da 2023 yılında yayımlanan sistematik derleme ve meta-analiz, eşit enerji ve süt yağı koşullarında peynir tüketiminin tereyağına kıyasla LDL kolesterol üzerinde daha düşük bir etki oluşturabildiğini gösterdi. [14]</p>

<p>Bu bulgu yağlı peynirin sınırsız tüketilebileceği anlamına gelmiyor. Doymuş yağ miktarı ve porsiyon yine önemini koruyor.</p>

<h2>Yaklaşık 900 bin kişilik analiz ne gösterdi?</h2>

<p>Nature Communications’da 2025 yılında yayımlanan araştırmada Çin Kadoorie Biobank ve UK Biobank verileri kullanılarak yaklaşık <strong>900 bin kişi</strong> değerlendirildi. [15]</p>

<p>İngiltere grubunda daha sık peynir tüketimi, daha düşük kalp-damar ve koroner kalp hastalığı riskiyle ilişkili bulundu; fark yaklaşık yüzde 12 düzeyindeydi. [15]</p>

<p>Ancak çalışma gözlemseldi ve doğrudan neden-sonuç ilişkisi kanıtlamıyor.</p>

<p>Dolayısıyla:</p>

<p><strong>“Peynir kalp hastalığını yüzde 12 azaltır”</strong></p>

<p>sonucu çıkarılamaz.</p>

<p>Araştırmaların daha güvenli mesajı, peynirin yalnızca doymuş yağ içerdiği gerekçesiyle tek başına “kalbe zararlı” olarak sınıflandırılmasının fazla basit olduğudur. [14,15]</p>

<h2>Kolesterolü yüksek olanlar neye bakmalı?</h2>

<p>LDL kolesterolü yüksek olanlarda doymuş yağ tüketimini kontrol etmek önemini koruyor. [2]</p>

<p>Peynir seçerken özellikle:</p>

<ul>
 <li>Doymuş yağ</li>
 <li>Toplam yağ</li>
 <li>Porsiyon</li>
 <li>Günlük toplam beslenme düzeni</li>
</ul>

<p>birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Peynir matriksine ilişkin araştırmalar ilginç sonuçlar verse de doymuş yağ tüketimini sınırlama önerisini ortadan kaldırmıyor. [2,14]</p>

<h2>“Köy peyniri daha sağlıklıdır” demek neden doğru değil?</h2>

<p>“Köy”, “doğal”, “ev yapımı” veya “geleneksel” ifadeleri bir peynirin mikrobiyolojik olarak güvenli olduğunu garanti etmiyor.</p>

<p>Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü brusellozdan korunmak için <strong>pastörize edilmiş veya yeterli ısıl işlem görmüş sütten üretilen süt ürünlerinin tercih edilmesini</strong> öneriyor. [16]</p>

<p>Kaynağı bilinmeyen çiğ sütten yapılan ürünlerde Brucella başta olmak üzere hastalık yapıcı mikroorganizmalar bulunabilir. [16]</p>

<p>Türkiye’de geçmiş yıllarda yapılan bazı yöresel peynir araştırmalarında mikrobiyolojik sorunlar görülmüş olması da kontrollü üretimin önemini destekliyor. [9,11]</p>

<p>Bu bulgular belirli güncel firmalara veya üreticilere yönelik değildir.</p>

<p><strong>Geleneksel üretim ile gıda güvenliği birlikte yürütülmelidir.</strong></p>

<h2>Market veya şarküteride peynir seçerken 30 saniyelik kontrol</h2>

<h3>1. Tuz</h3>

<p>Benzer peynirlerin 100 gram başına tuz miktarını karşılaştırın. Özellikle yüksek tansiyonda önemli. [1]</p>

<h3>2. Protein</h3>

<p>Aynı gruptaki ürünlerin protein miktarları bile değişebilir. [5,6]</p>

<h3>3. Doymuş yağ ve enerji</h3>

<p>Özellikle kilo kontrolü ve LDL kolesterol yüksekliğinde değerlendirilmesi gereken değerler. [2]</p>

<h3>4. Porsiyon</h3>

<p>Sağlık Bakanlığı yaklaşık 40–60 gram peyniri bir porsiyon süt ürünü olarak değerlendiriyor. [4]</p>

<h3>5. Üretim güvenliği</h3>

<p>Kaynağı belli, uygun koşullarda üretilmiş ve saklanmış ürünleri tercih edin. [16]</p>

<h2>Türkiye peynirlerinde hangi sağlık hedefinde neye bakmalı?</h2>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <thead>
  <tr>
   <th>Sağlık hedefi</th>
   <th>Öncelikli değer</th>
   <th>Bilimsel verinin söylediği</th>
  </tr>
 </thead>
 <tbody>
  <tr>
   <td>Yüksek tansiyon</td>
   <td>Tuz</td>
   <td>Aynı tür içinde bile büyük fark olabilir [1,5,7]</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Protein alımı</td>
   <td>Protein/100 g</td>
   <td>Kaşar, Divle ve Kolot araştırmalarında yüksek değerler görüldü [5,9,11]</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Kilo kontrolü</td>
   <td>Enerji + porsiyon</td>
   <td>Peynirlerin enerji yoğunluğu önemli ölçüde değişiyor [3,6]</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Kemik sağlığı</td>
   <td>Kalsiyum + protein</td>
   <td>Peynir önemli kaynak olabilir; miktar ürüne göre değişir [3,13]</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>LDL yüksekliği</td>
   <td>Doymuş yağ + porsiyon</td>
   <td>Peynir matriksi önemli ancak toplam doymuş yağ yine dikkate alınmalı [2,14]</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Gıda güvenliği</td>
   <td>Üretim ve süt güvenliği</td>
   <td>“Doğal” ibaresi tek başına güvence değildir [16]</td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<h2>Beyaz peynir mi, kaşar mı, tulum mu, kolot mu?</h2>

<p>Bilimsel veriler herkes için tek bir kazanan göstermiyor.</p>

<p><strong>Beyaz peynir:</strong><br />
Protein ve kalsiyum sağlayabilir; tuz miktarı özellikle kontrol edilmeli. [3,5]</p>

<p><strong>Kaşar:</strong><br />
200 örnekli çalışmada dört grup içinde en yüksek ortalama proteine ve en düşük ortalama tuza sahipti. Ancak yağ ve enerji yoğunluğu nedeniyle porsiyon önemli. [5]</p>

<p><strong>Mihaliç:</strong><br />
Aynı çalışmada en yüksek ortalama tuz miktarı görüldü. Özellikle tuz kısıtlaması gerekenlerde etiket karşılaştırması önemli. [5]</p>

<p><strong>İzmir Tulum:</strong><br />
Protein açısından güçlü olabilir; ancak farklı örneklerde tuz miktarı ciddi biçimde değişebiliyor. [7,8]</p>

<p><strong>Erzincan Tulum:</strong><br />
Tarihsel çalışmada belirgin yağ ve tuz içeriği görüldü; günümüz ürünlerine doğrudan genellenmemeli. [10]</p>

<p><strong>Divle Tulum:</strong><br />
Araştırılan örneklerde yüksek protein oranı görüldü. [11]</p>

<p><strong>Bitlis Tulum:</strong><br />
Çalışmadaki örneklerde yağ oranı görece yüksek bulundu. [12]</p>

<p><strong>Kolot/Golot:</strong><br />
30 örnekli çalışmada yüksek protein ve görece düşük yağ oranıyla dikkat çekti; çalışma eski olduğu için bütün güncel Kolotlara genellenemez. [9]</p>

<p><strong>Van Otlu:</strong><br />
Kalsiyum açısından dikkat çekici; mineral içeriği ürünler arasında belirgin biçimde değişebiliyor. [13]</p>

<p><strong>Lor:</strong><br />
Bazı ürünlerde az yağlı ve az tuzlu olabilir. Ancak yalnızca “lor” adı yüksek protein veya düşük kalori garantisi değildir. [3,6]</p>

<h2>Sonuç: En sağlıklı peynir bir isim değil, bir profil</h2>

<p>Türkiye’deki bilimsel araştırmalar belirli bir peynir çeşidini herkes için “en sağlıklı” ilan etmeyi desteklemiyor. [5–8]</p>

<p>Ancak seçim için güçlü bir çerçeve sunuyor:</p>

<p><strong>Tuzu daha düşük, yeterli protein sağlayan, enerji ve doymuş yağı kişinin toplam beslenmesine uygun, güvenilir koşullarda üretilmiş ve makul porsiyonda tüketilen peynir daha avantajlı bir günlük seçim olabilir.</strong> [1–3,16]</p>

<p>Bu nedenle markette veya şarküteride yalnızca:</p>

<p><strong>“Hangi peynir?”</strong></p>

<p>diye değil,</p>

<p><strong>“Bu peynirin etiketi ne söylüyor?”</strong></p>

<p>diye sormak gerekiyor.</p>

<p>Türkiye’nin zengin peynir kültüründe en güvenilir rehber:</p>

<p><strong>Etiket, porsiyon ve bilimsel veridir.</strong></p>

<h3>Editoryal not</h3>

<p>Bu içerik herhangi bir marka veya üreticiyi karşılaştırmak amacıyla hazırlanmadı. Bilimsel araştırmalarda incelenen örnekler ile Dünya Sağlık Örgütü ve T.C. Sağlık Bakanlığının beslenme ve gıda güvenliği önerileri temel alındı. Araştırma sonuçları belirli güncel ürünlerin besin değerleri olarak yorumlanmamalıdır.</p>

<h2>KAYNAKLAR</h2>

<ol>
 <li>
 <p>Dünya Sağlık Örgütü – Sodium reduction – Güncelleme: 2026.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
 <li>
 <p>Dünya Sağlık Örgütü – Healthy diet – Güncelleme: 2026.</p>
 </li>
 <li>
 <p>T.C. Sağlık Bakanlığı, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü – Türkiye Beslenme Rehberi TÜBER 2022 – 2022.</p>
 </li>
 <li>
 <p>T.C. Sağlık Bakanlığı, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü – Dünya Süt Günü – 2024.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi – Characterization of Physicochemical, Colour and Textural Properties of Turkish Type Cheeses – Akkaya E – 2024 – DOI: 10.47027/duvetfd.1527852</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi – Cholesterol Levels and Some Nutritional Parameters of Traditional Cheeses in Turkey – Karagözlü C, Yerlikaya O, Akpınar A, Ünal G, Ergönül B, Ender G, Uysal HR – 2016 – DOI: 10.20289/zfdergi.388959</p>
 </li>
 <li>
 <p>Gıda – Teneke Tulum Peynirlerinin Bazı Fizikokimyasal ve Duyusal Özelliklerinin Belirlenmesi – Şen C, Doğan MA, Karagül Yüceer Y – 2023 – DOI: 10.15237/gida.GD23048</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi – Some Physicochemical Characteristics and Aroma Compounds of Izmir Tulum Cheese Produced with Different Milk Types – Akpınar A, Yerlikaya O, Kınık Ö, Korel F, Kahraman C, Uysal HR – 2017 – DOI: 10.20289/zfdergi.297939</p>
 </li>
 <li>
 <p>Gıda – Doğu Karadeniz Bölgesinde Üretilen ve Tüketime Sunulan Golot Peynirinin Üretim Tekniği, Bazı Kimyasal, Biyokimyasal ve Mikrobiyolojik Özellikleri – Tunçtürk Y, Özdemir M – 2005.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Gıda – Erzincan Tulum (Şavak) Peynirinin Yapılışı, Duyusal, Fiziksel ve Kimyasal Özellikleri Üzerinde Bir Araştırma – Kurt A, Çakmakçı S, Çağlar A, Akyüz N – 1991.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi – Divle Tulum Peynirinin Kimyasal ve Mikrobiyolojik Özellikleri – Morul F, İşleyici Ö – 2012.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bitlis Eren Üniversitesi Fen Bilimleri Dergisi – Geleneksel Olarak Üretilen Bitlis Tulum Peyniri ve Kimyasal Kalite Nitelikleri – Sancak H, İşleyici Ö, Tuncay R, Sancak Y – 2018 – DOI: 10.17798/bitlisfen.430442</p>
 </li>
 <li>
 <p>Gıda – Van Otlu Peynirinin Üretimi ve Mineral Madde İçeriği – Ocak E, Köse Ş – 2015 – DOI: 10.15237/gida.GD15024</p>
 </li>
 <li>
 <p>Advances in Nutrition – Effect of Isoenergetic Substitution of Cheese with Other Dairy Products on Blood Lipid Markers in the Fasted and Postprandial State: An Updated and Extended Systematic Review and Meta-Analysis of Randomized Controlled Trials in Adults – Pradeilles R, Norris T, Sellem L, Markey O – 2023 – DOI: 10.1016/j.advnut.2023.09.003</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nature Communications – A global analysis of dairy consumption and incident cardiovascular disease – Zhuang P, Liu X, Li Y ve arkadaşları – 2025 – DOI: 10.1038/s41467-024-55585-0</p>
 </li>
 <li>
 <p>T.C. Sağlık Bakanlığı, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü – Bruselloz.</p>
 </li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>🩺 Sağlık</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/hangi-peynir-daha-saglikli-turkiyede-200-ornek-ne-gosteriyor</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 08:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/hangi-peynir-daha-saglikli-1200x750-250kb.webp" type="image/jpeg" length="50814"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Gece Bacaklarınızı Sürekli Hareket Ettirme İhtiyacı mı Duyuyorsunuz? Nedeni Bu Olabilir]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/gece-bacaklarinizi-surekli-hareket-ettirme-ihtiyaci-mi-duyuyorsunuz-nedeni-bu-olabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/gece-bacaklarinizi-surekli-hareket-ettirme-ihtiyaci-mi-duyuyorsunuz-nedeni-bu-olabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Akşam saatlerinde bacaklarda tarif edilmesi güç bir huzursuzluk başlıyor ve hareket edince rahatlıyorsanız, sorun yalnızca yorgunluk olmayabilir. Huzursuz bacak sendromunun ayırt edici işaretleri var.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Gün boyu hiçbir sorun yaşamayıp yatağa girdiğiniz anda bacaklarınızı hareket ettirme ihtiyacı hissediyor musunuz? Bazen karıncalanma, çekilme, kaşınma ya da elektriklenmeye benzeyen tuhaf bir his ortaya çıkıyor; kalkıp birkaç adım atınca hafifliyor, yeniden uzanınca geri geliyor.</p>

<p>Bu tablo, tıpta huzursuz bacak sendromu olarak bilinen nörolojik durumun tipik özelliklerini taşıyabilir. Willis-Ekbom hastalığı olarak da adlandırılan huzursuz bacak sendromu, özellikle akşam ve gece saatlerinde belirginleşmesi nedeniyle uykuyu ciddi biçimde etkileyebilir.</p>

<p>Her bacak ağrısı veya gece krampları huzursuz bacak sendromu değildir. Bu rahatsızlığın en dikkat çekici özelliği, bacakları hareket ettirmek için karşı konulması güç bir dürtünün ortaya çıkması ve hareketle geçici rahatlama sağlanmasıdır.</p>

<p>Huzursuz bacak sendromu nedir?</p>

<p>Huzursuz bacak sendromunda kişi, özellikle otururken veya uzanırken bacaklarını hareket ettirme ihtiyacı hisseder. Bu dürtüye çoğu zaman bacakların derinlerinde hissedilen rahatsız edici duyumlar eşlik eder.</p>

<p>Bazı kişiler yaşadıkları hissi kelimelere dökmekte zorlanır. Karıncalanma, çekilme, sürünme, zonklama, kaşınma veya elektriklenme gibi ifadeler kullanılabilir.</p>

<p>Rahatsızlık çoğunlukla iki bacakta görülür. Daha seyrek olarak kollarda da benzer yakınmalar ortaya çıkabilir.</p>

<p>Belirtiler kişiden kişiye değişebilir. Bazı insanlarda yalnızca zaman zaman görülürken bazılarında neredeyse her gece ortaya çıkarak uyku düzenini ve günlük yaşamı bozabilir.</p>

<p>En tipik 5 işaret</p>

<p>Huzursuz bacak sendromunu diğer bacak yakınmalarından ayırmada belirtilerin ne zaman ortaya çıktığı ve hareketle nasıl değiştiği önem taşır.</p>

<p>Tipik tablo şu özellikleri içerir:</p>

<p>Bacakları hareket ettirme dürtüsü: Kişi bacaklarını sabit tutmakta zorlanır. Buna rahatsız edici bir his eşlik edebilir.</p>

<p>Dinlenirken başlaması: Yakınmalar uzun süre oturma, uzanma, yolculuk veya yatağa girme gibi hareketsiz kalınan dönemlerde ortaya çıkar ya da şiddetlenir.</p>

<p>Hareketle rahatlaması: Yürümek, bacakları oynatmak veya germek belirtileri en azından geçici olarak azaltabilir.</p>

<p>Akşam ve geceleri artması: Yakınmalar gündüze kıyasla akşam veya gece daha belirgindir.</p>

<p>Başka bir durumla daha iyi açıklanamaması: Bacak krampları, kas ağrıları, pozisyona bağlı rahatsızlıklar veya başka hastalıkların benzer belirtiler oluşturabileceği göz önünde bulundurulur.</p>

<p>Bu özelliklerin birlikte değerlendirilmesi tanıda önemli yer tutar.</p>

<p>Gece bacak kramplarıyla aynı şey değil</p>

<p>Huzursuz bacak sendromu zaman zaman gece kramplarıyla karıştırılabilir. Ancak ikisi aynı durum değildir.</p>

<p>Gece kramplarında kas genellikle aniden ve ağrılı biçimde kasılır. Huzursuz bacak sendromunda ise temel sorun çoğunlukla kasın kilitlenmesinden çok, bacakları hareket ettirmeye zorlayan rahatsız edici bir duyumdur.</p>

<p>Uyuşma veya yanma ağırlıklı yakınmalar da sinir hasarı gibi başka sorunlarla ilişkili olabilir.</p>

<p>Bu nedenle yalnızca “bacağım huzursuz” demek tanı koymak için yeterli değildir.</p>

<p>Neden olur?</p>

<p>Huzursuz bacak sendromunun kesin nedeni her kişide belirlenemez.</p>

<p>Araştırmalar beynin hareketlerin düzenlenmesinde görev alan sistemleri, dopamin adı verilen kimyasal haberciyi ve özellikle beynin demir kullanımını hastalığın biyolojisinde önemli görüyor.</p>

<p>Ailesinde huzursuz bacak sendromu bulunanlarda hastalığın görülme olasılığı daha yüksek olabilir. Özellikle daha genç yaşta başlayan vakalarda genetik yatkınlık daha belirgin olabilir.</p>

<p>Bazı kişilerde ise belirtilerin ortaya çıkmasına veya ağırlaşmasına eşlik eden başka bir sağlık sorunu bulunabilir.</p>

<p>Demir eksikliği neden önemli?</p>

<p>Huzursuz bacak sendromunda en önemli değerlendirme başlıklarından biri demir durumudur.</p>

<p>Demir eksikliği belirtileri ortaya çıkarabilir veya mevcut huzursuz bacak yakınmalarını ağırlaştırabilir. Bu nedenle klinik açıdan anlamlı huzursuz bacak sendromunda demir depolarının değerlendirilmesi güncel tedavi rehberlerinde özellikle önem taşıyor.</p>

<p>Burada yalnızca kansızlığın olup olmaması yeterli değildir. Hekim gerekli gördüğünde ferritin adı verilen ve vücudun demir depoları hakkında bilgi veren değer ile transferrin satürasyonu gibi testleri birlikte değerlendirebilir.</p>

<p>Önemli nokta şu: Kişinin kan sayımında kansızlık bulunmaması, demir durumunun huzursuz bacak sendromu açısından mutlaka ideal olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Ancak bu bilgi, huzursuz bacağı olan herkesin kendi kendine demir takviyesi kullanması gerektiği anlamına da gelmez. Gereksiz demir kullanımı zararlı olabileceğinden takviye kararı kan testleri ve klinik değerlendirmeye göre verilmelidir.</p>

<p>Kimlerde daha sık görülür?</p>

<p>Huzursuz bacak sendromu çocukluk dahil her yaşta ortaya çıkabilir. Bununla birlikte görülme sıklığı yaşla birlikte artabilir ve kadınlarda erkeklerden daha sık görülebilir.</p>

<p>Bazı durumlar huzursuz bacak belirtileriyle daha sık ilişkilidir.</p>

<p>Demir eksikliği bunların başında gelir. İleri böbrek hastalığı, bazı sinir hastalıkları ve gebelik döneminde da belirtiler görülebilir veya mevcut yakınmalar ağırlaşabilir.</p>

<p>Özellikle gebeliğin son üç ayında huzursuz bacak yakınmaları ortaya çıkabilir. Gebelikle ilişkili vakaların önemli bölümünde belirtiler doğumdan sonra geriler.</p>

<p>Kullandığınız bazı ilaçlar belirtileri artırabilir</p>

<p>Huzursuz bacak yakınmaları bazen kullanılan ilaçlardan etkilenebilir.</p>

<p>Bazı antidepresanlar, antipsikotik ilaçlar, bulantı tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar ve bazı antihistaminikler belirtileri artırabilir.</p>

<p>Bu nedenle yeni başlayan veya belirgin biçimde ağırlaşan huzursuz bacak yakınmalarında kullanılan reçeteli ve reçetesiz ilaçların gözden geçirilmesi önemlidir.</p>

<p>Ancak şüphelenilen bir ilacı kişinin kendi kararıyla bırakması doğru değildir. İlaç değişikliği gerekiyorsa karar, ilacın kullanılma nedeni ve kişinin genel sağlık durumu dikkate alınarak verilmelidir.</p>

<p>Kahve ve uyku düzeni etkileyebilir mi?</p>

<p>Günlük alışkanlıklar hastalığın tek nedeni değildir ancak bazı kişilerde belirtilerin şiddetini etkileyebilir.</p>

<p>Kafein, alkol ve nikotinin azaltılması bazı kişilerde yakınmaların hafiflemesine yardımcı olabilir. Düzenli uyku saatleri oluşturmak, orta düzeyde ve düzenli fiziksel aktivite yapmak da yararlı olabilir.</p>

<p>Ilık duş veya banyo, bacaklara masaj, sıcak ya da soğuk uygulamalar bazı kişilerde geçici rahatlama sağlayabilir.</p>

<p>Buradaki önemli ayrıntı ölçüdür. Çok yoğun egzersiz veya gece geç saatlerde yapılan ağır fiziksel aktivite bazı kişilerde yakınmaları artırabilir.</p>

<p>Tanı için özel bir test var mı?</p>

<p>Huzursuz bacak sendromunu tek başına gösteren özel bir kan testi veya görüntüleme yöntemi bulunmuyor.</p>

<p>Tanının temelini kişinin anlattığı belirtiler oluşturuyor. Hekim belirtilerin ne zaman başladığını, dinlenmeyle ilişkisini, hareket edildiğinde değişip değişmediğini ve gece artıp artmadığını değerlendiriyor.</p>

<p>Fiziksel ve nörolojik muayene yapılabilir. Demir düzeylerini değerlendiren kan testleri ve gerekli görülen diğer incelemeler, huzursuzluğu artırabilecek veya benzer yakınmalara yol açabilecek durumların araştırılmasına yardımcı olabilir.</p>

<p>Uyku testi ise huzursuz bacak sendromu tanısı için herkeste gerekli değildir. Uyku apnesi gibi başka bir uyku bozukluğundan şüphelenildiğinde gündeme gelebilir.</p>

<p>Tedavide yaklaşım değişti</p>

<p>Tedavinin ilk basamaklarından biri, belirtileri artırabilecek faktörlerin belirlenmesidir.</p>

<p>Demir eksikliği varsa bunun uygun biçimde tedavi edilmesi belirtileri azaltabilir. Uyku düzeninin iyileştirilmesi ve yakınmaları ağırlaştırabilecek maddelerin veya ilaçların değerlendirilmesi de tedavi planının parçasıdır.</p>

<p>Belirtilerin devam ettiği ve kişinin uykusunu veya yaşam kalitesini bozduğu durumlarda ilaç tedavileri gündeme gelebilir.</p>

<p>Güncel Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi rehberi, huzursuz bacak sendromunun ilaç tedavisinde önceki yıllara göre önemli değişiklikler içeriyor. Gabapentin, gabapentin enakarbil ve pregabalin gibi sinir sistemindeki belirli sinyal yollarını etkileyen ilaçlar yetişkinlerde güçlü biçimde önerilen seçenekler arasında bulunuyor.</p>

<p>Tedavi seçimi ise herkeste aynı değildir. Yaş, eşlik eden hastalıklar, belirtilerin sıklığı, kullanılan diğer ilaçlar ve yan etki riski birlikte değerlendirilir.</p>

<p>Dopamin ilaçlarında neden daha dikkatli olunuyor?</p>

<p>Huzursuz bacak sendromunun tedavisinde geçmişte dopamin sistemini etkileyen ilaçlar yaygın biçimde kullanılıyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu ilaçlar kısa dönemde belirtileri azaltabilse de uzun süreli kullanımda bazı hastalarda “augmentasyon” adı verilen önemli bir sorun gelişebilir.</p>

<p>Augmentasyonda hastalık iyileşmek yerine farklı bir biçimde ağırlaşır. Belirtiler günün daha erken saatlerinde başlayabilir, daha şiddetli hale gelebilir veya vücudun başka bölgelerine yayılabilir.</p>

<p>Bu nedenle güncel tedavi yaklaşımında bazı dopamin etkili ilaçların rutin ve uzun süreli kullanımına önceki dönemlere göre daha temkinli yaklaşılıyor.</p>

<p>Bu değişiklik, daha önce bu ilaçlardan birini kullanan kişilerin tedavisini kendi kendine kesmesi gerektiği anlamına gelmez. Tedavi değişikliklerinin kontrollü biçimde planlanması gerekir.</p>

<p>Huzursuz bacak sendromu uykuyu nasıl etkiliyor?</p>

<p>Sorunun en önemli sonuçlarından biri uykudur.</p>

<p>Belirtilerin özellikle dinlenme sırasında ve geceleri artması, kişinin tam uykuya geçeceği sırada bacaklarını hareket ettirme ihtiyacı duymasına neden olabilir.</p>

<p>Kişi yatağa girer, rahatsızlık başlar, kalkıp yürür, yeniden yatağa döner ve belirtiler tekrar ortaya çıkabilir.</p>

<p>Bu döngü uykuya dalmayı geciktirebilir ve uykunun bölünmesine yol açabilir. Uzun süre devam eden uyku bozukluğu ise gündüz yorgunluğu, uyku hali, konsantrasyon güçlüğü ve yaşam kalitesinde düşüşe neden olabilir.</p>

<p>Bazı kişilerde uyku sırasında tekrarlayan bacak hareketleri de görülebilir. Ancak bu hareketlerin bulunması tek başına huzursuz bacak sendromu tanısı anlamına gelmez.</p>

<p>Ne zaman doktora başvurmalı?</p>

<p>Ara sıra ortaya çıkan hafif bacak huzursuzluğu her zaman ciddi bir hastalığın göstergesi değildir.</p>

<p>Ancak belirtiler sık tekrarlıyorsa, uykuya dalmayı engelliyorsa, geceleri uyandırıyorsa veya gündüz yaşamını etkilemeye başladıysa değerlendirilmesi yararlı olur.</p>

<p>Özellikle belirtiler yeni başladıysa, hızla kötüleşiyorsa, gebelik sırasında belirginleştiyse, böbrek hastalığı bulunuyorsa veya demir eksikliğini düşündüren başka yakınmalar eşlik ediyorsa altta yatan nedenlerin araştırılması önemlidir.</p>

<p>Bacaklarda sürekli uyuşma, belirgin güç kaybı, şişlik, kızarıklık veya şiddetli ağrı gibi huzursuz bacak sendromunun tipik özelliklerinden farklı belirtiler varsa başka nedenlerin de değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>En önemli ipucu: Hareket edince ne oluyor?</p>

<p>Huzursuz bacak sendromunun belki de en ayırt edici özelliği yalnızca bacaklarda rahatsızlık hissedilmesi değildir.</p>

<p>Asıl ipucu belirtilerin davranışıdır:</p>

<p>Dinlenirken ortaya çıkar veya artar, hareket ettikçe azalır ve çoğunlukla akşam-gece saatlerinde belirginleşir.</p>

<p>Bu nedenle yatağa girdikten sonra başlayan, kişiyi kalkıp yürümeye zorlayan ve hareket edildiğinde geçici olarak hafifleyen bacak huzursuzluğu basit bir gece yorgunluğu olarak görülmemelidir.</p>

<p>Doğru değerlendirmeyle demir eksikliği veya belirtileri artırabilecek başka faktörler belirlenebilir; yaşam tarzı önlemlerinden ilaç tedavilerine kadar kişiye uygun bir yol haritası oluşturulabilir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>Journal of Clinical Sleep Medicine – Treatment of Restless Legs Syndrome and Periodic Limb Movement Disorder: An American Academy of Sleep Medicine Clinical Practice Guideline – Winkelman JW, Berkowski JA, DelRosso LM ve arkadaşları – 2025 – DOI: 10.5664/jcsm.11390</li>
 <li>Sleep Medicine – Restless Legs Syndrome/Willis-Ekbom Disease Diagnostic Criteria: Updated International Restless Legs Syndrome Study Group Consensus Criteria – Allen RP, Picchietti DL, Garcia-Borreguero D ve arkadaşları – 2014 – DOI: 10.1016/j.sleep.2014.03.025</li>
 <li>National Institute of Neurological Disorders and Stroke – Restless Legs Syndrome – Güncel sağlık bilgilendirme rehberi</li>
 <li>Mayo Clinic – Restless Legs Syndrome: Symptoms and Causes – Güncel klinik hasta bilgilendirme rehberi</li>
 <li>Mayo Clinic – Restless Legs Syndrome: Diagnosis and Treatment – Güncel klinik hasta bilgilendirme rehberi</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>📖 Sağlık Rehberi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/gece-bacaklarinizi-surekli-hareket-ettirme-ihtiyaci-mi-duyuyorsunuz-nedeni-bu-olabilir</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 08:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8607-1.jpeg" type="image/jpeg" length="91166"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Sabah Yorgun Uyanıyor, Vücudunuzun Her Yeri Ağrıyorsa Nedeni Bu Olabilir]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/sabah-yorgun-uyaniyor-vucudunuzun-her-yeri-agriyorsa-nedeni-bu-olabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/sabah-yorgun-uyaniyor-vucudunuzun-her-yeri-agriyorsa-nedeni-bu-olabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Fibromiyalji yalnızca yaygın ağrıdan ibaret değil. Dinlendirmeyen uyku, bitmeyen yorgunluk ve zihinsel bulanıklık günlük yaşamı zorlaştırabiliyor; tedavi ise kişiden kişiye değişebiliyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Vücudun farklı bölgelerinde haftalardır, hatta aylardır süren ağrı… Sabah uyandığınızda sanki hiç uyumamış gibi hissetmek… Gün içinde çabuk tükenmek, bazen en basit işe bile odaklanmakta güçlük çekmek…</p>

<p>Üstelik yapılan tetkiklerde bu yakınmaları bütünüyle açıklayacak belirgin bir sorun bulunamayabilir.</p>

<p>Fibromiyalji yaşayan birçok kişinin hikâyesi bu belirtilerden biri veya birkaçıyla başlayabiliyor. Ancak hastalığı yalnızca “her yerin ağrıması” şeklinde görmek önemli bir ayrıntıyı kaçırıyor. Fibromiyalji ağrıya ek olarak uyku, enerji düzeyi, düşünme ve odaklanma yeteneği, ruh hali ve günlük işlevleri etkileyebilen karmaşık bir kronik ağrı tablosu.</p>

<p>Bu nedenle günümüzde tedavinin temel hedefi yalnızca ağrıyı azaltmak değil, kişiyi en fazla zorlayan belirtileri belirleyerek yaşam kalitesini ve günlük işlevselliği artırmak.</p>

<p>Fibromiyalji nedir?</p>

<p>Fibromiyalji, en belirgin özelliği vücudun farklı bölgelerine yayılan uzun süreli ağrı olan kronik bir sağlık sorunudur.</p>

<p>Hastalığın yalnızca kas veya eklemlerden kaynaklanan klasik bir ağrı problemi olmadığı düşünülüyor. Bilimsel veriler, merkezi sinir sisteminin ağrı sinyallerini işleme biçimindeki değişiklikların önemli rol oynayabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Basitçe anlatmak gerekirse, normalde daha hafif algılanabilecek bazı uyaranlar fibromiyaljisi olan kişilerde daha yoğun veya ağrılı hissedilebiliyor. Bu durum “merkezi duyarlılaşma” olarak adlandırılıyor.</p>

<p>Ancak fibromiyaljinin tek bir mekanizmayla açıklanması mümkün değil. Genetik yatkınlık, uyku sorunları, stres sistemleri ve sinir sistemindeki farklılıkların hastalığın gelişiminde veya sürmesinde rol oynayabileceği düşünülüyor.</p>

<p>Fibromiyaljinin belirtileri neler?</p>

<p>Yaygın ve uzun süren ağrı hastalığın en bilinen belirtisi olsa da tablo bundan çok daha geniş olabilir.</p>

<p>Sık görülen yakınmalar arasında vücudun farklı bölgelerinde ağrı ve hassasiyet, belirgin yorgunluk, dinlendirmeyen uyku, sabah tutukluğu, uykuya dalma veya uykuyu sürdürmede güçlük ve fiziksel dayanıklılığın azalması bulunuyor.</p>

<p>Bazı kişilerde baş ağrıları, bağırsak yakınmaları veya farklı kronik ağrı sorunları da tabloya eşlik edebiliyor.</p>

<p>Bir başka önemli belirti ise hastaların sıklıkla “beyin sisi” olarak tarif ettiği zihinsel bulanıklık.</p>

<p>Kişi kelimeleri bulmakta, dikkatini sürdürmekte, bir işe yoğunlaşmakta veya bazı ayrıntıları hatırlamakta zorlanabiliyor. Bu durum özellikle yoğun çalışma hayatı olan kişilerde günlük yaşamı belirgin şekilde etkileyebiliyor.</p>

<p>Sabah uyandığınızda hâlâ yorgunsanız dikkat</p>

<p>Fibromiyaljide uyku süresi kadar uykunun ne kadar dinlendirici olduğu da önem taşıyor.</p>

<p>Kişi gece boyunca yeterli süre uyuduğunu düşünmesine rağmen sabah kendisini yenilenmiş hissetmeyebilir. Günün ilk saatlerinden itibaren yorgunluk ve enerji düşüklüğü yaşayabilir.</p>

<p>Bu nedenle uyku bozukluklarının değerlendirilmesi tedavinin önemli parçalarından biri.</p>

<p>Horlama, uykuda nefes durması, huzursuz bacak yakınmaları veya başka uyku sorunları varsa bunların ayrıca araştırılması gerekebilir. Çünkü her uyku problemi doğrudan fibromiyaljiden kaynaklanmaz.</p>

<p>Fibromiyalji nasıl teşhis edilir?</p>

<p>Fibromiyaljiyi kesin olarak gösteren tek bir kan testi veya görüntüleme yöntemi bulunmuyor.</p>

<p>Tanı esas olarak kişinin yakınmalarının özellikleri, ne kadar süredir devam ettiği, ağrının vücuttaki dağılımı ve eşlik eden belirtilerin değerlendirilmesiyle konuluyor.</p>

<p>Güncel tanı yaklaşımlarında geçmişte yaygın kullanılan belirli “hassas noktaların” sayılması tek başına gerekli kabul edilmiyor.</p>

<p>Yaygın ağrının yanı sıra yorgunluk, dinlendirmeyen uyku ve bilişsel yakınmalar gibi belirtiler de değerlendiriliyor. Belirtilerin genellikle en az üç aydır devam ediyor olması önem taşıyor.</p>

<p>Doktor, benzer yakınmalara yol açabilecek başka hastalıkların bulunup bulunmadığını da değerlendiriyor.</p>

<p>Tiroid hastalıkları, kansızlık, bazı romatizmal ve nörolojik hastalıklar ile kullanılan bazı ilaçların yan etkileri benzer şikâyetlere neden olabileceğinden değerlendirme kişiye göre değişebiliyor.</p>

<p>“Tahlillerim normal, o halde ağrımın nedeni yok” düşüncesi doğru değil</p>

<p>Fibromiyalji konusunda en sık karşılaşılan yanlış düşüncelerden biri bu.</p>

<p>Rutin kan testlerinin veya görüntülemelerin normal çıkması kişinin yaşadığı ağrının gerçek olmadığı anlamına gelmez.</p>

<p>Fibromiyaljide temel sorun çoğu zaman dokuda gözle görülebilen bir hasardan çok ağrının sinir sistemi tarafından işlenmesiyle ilişkilidir. Bu nedenle röntgen, MR veya rutin kan testleri fibromiyaljiyi doğrudan göstermeyebilir.</p>

<p>Öte yandan her yaygın ağrıyı fibromiyalji olarak kabul etmek de doğru değildir.</p>

<p>Özellikle eklemlerde belirgin şişlik, kızarıklık, açıklanamayan ateş, belirgin kas güçsüzlüğü, istemsiz kilo kaybı veya yeni ortaya çıkan nörolojik belirtiler varsa başka nedenlerin araştırılması gerekir.</p>

<p>Fibromiyaljide neden herkese aynı tedavi uygulanmıyor?</p>

<p>Fibromiyaljinin en önemli özelliklerinden biri hastadan hastaya farklı görünmesi.</p>

<p>Bir kişiyi en fazla ağrı zorlarken başka bir kişinin temel sorunu uykusuzluk olabilir. Bir başkasında yorgunluk, zihinsel bulanıklık veya günlük işlerini yerine getirememe daha ön planda bulunabilir.</p>

<p>Bu nedenle yalnızca “Ağrınız kaç üzerinden kaç?” sorusu tedaviyi planlamak için yeterli olmayabilir.</p>

<p>Kişinin işe devam edip edemediği, ne kadar yürüyebildiği, uyku kalitesi, günlük sorumluluklarını yerine getirip getiremediği ve tedaviden ne beklediği de önem taşıyor.</p>

<p>Modern yaklaşımın merkezinde bu nedenle kişiselleştirme bulunuyor.</p>

<p>Tedavinin hedefi bütün belirtileri tek bir ilaçla tamamen ortadan kaldırmaktan çok, kişinin en fazla sorun yaşadığı alanları belirleyip yaşam kalitesinde anlamlı bir iyileşme sağlamak.</p>

<p>Egzersiz neden tedavinin önemli bir parçası?</p>

<p>Fibromiyaljide en güçlü bilimsel desteğe sahip ilaç dışı yaklaşımlardan biri egzersiz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Aerobik egzersiz, kuvvetlendirme çalışmaları veya bunların uygun şekilde birleştirilmesi bazı hastalarda ağrı, fiziksel işlev, uyku ve yaşam kalitesinde iyileşme sağlayabiliyor.</p>

<p>Buradaki kritik nokta “daha fazla egzersiz her zaman daha iyidir” yaklaşımından kaçınmak.</p>

<p>Uzun süredir hareketsiz olan veya egzersiz sonrasında belirtileri belirginleşen kişilerde aktivitenin düşük düzeyden başlayarak kişinin toleransına göre kademeli artırılması gerekebilir.</p>

<p>Yürüyüş, yüzme veya kişiye uygun diğer aerobik aktiviteler seçenekler arasında bulunabilir.</p>

<p>Amaç kişiyi bir anda yoğun bir spor programına sokmak değil, sürdürülebilir hareket alışkanlığı oluşturmak.</p>

<p>Bilişsel davranışçı terapi ağrının “psikolojik” olduğu anlamına gelmiyor</p>

<p>Fibromiyaljide bilişsel davranışçı terapi gibi psikolojik yaklaşımların önerilmesi zaman zaman yanlış anlaşılabiliyor.</p>

<p>Bu tedavilerin kullanılması ağrının hayali veya yalnızca psikolojik olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Kronik ağrı; uyku, stres, duygu durumu, davranışlar ve günlük aktivitelerle çift yönlü ilişki içinde olabilir. Bilişsel davranışçı terapi, kişinin ağrı ve yorgunlukla başa çıkma becerilerini geliştirmesine yardımcı olmayı amaçlar.</p>

<p>Bilimsel çalışmalar bu yaklaşımın bazı hastalarda ağrı ve günlük işlev kaybında mütevazı iyileşmeler sağlayabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Fibromiyaljide ilaç tedavisi nasıl belirleniyor?</p>

<p>Fibromiyalji için kullanılan ilaçların tamamı aynı şekilde çalışmaz ve her hasta aynı ilaca aynı yanıtı vermez.</p>

<p>Tedavide bazı antidepresan grubu ilaçlar, sinir sistemindeki ağrı iletimini etkileyen bazı ilaçlar ve belirli durumlarda başka tedaviler değerlendirilebilir.</p>

<p>Duloksetin, milnasipran ve pregabalin fibromiyalji tedavisinde en fazla araştırılmış ilaçlar arasında yer alıyor. Amitriptilin de uzun yıllardır kullanılan seçeneklerden biri.</p>

<p>Bu ilaçların bazıları ağrının yanı sıra uyku, yorgunluk veya eşlik eden duygu durum sorunları üzerinde farklı etkiler gösterebilir.</p>

<p>Bu nedenle ilaç seçiminin yalnızca “fibromiyalji var mı?” sorusuna göre değil, hangi belirtinin baskın olduğuna, kişinin diğer hastalıklarına, kullandığı ilaçlara ve olası yan etkilere göre yapılması gerekiyor.</p>

<p>Bir kişide yarar sağlayan tedavinin başka bir kişide aynı sonucu vermemesi mümkün.</p>

<p>Ağrı kesiciler neden her zaman çözüm olmuyor?</p>

<p>Fibromiyaljinin klasik doku hasarı veya iltihaplanmadan kaynaklanan ağrılardan farklı mekanizmalar içermesi tedavi yaklaşımını da değiştiriyor.</p>

<p>Yaygın kullanılan bazı basit ağrı kesicilerin ve iltihap giderici ilaçların fibromiyaljinin temel belirtileri üzerindeki yararı sınırlı olabilir.</p>

<p>Özellikle opioid olarak adlandırılan güçlü ağrı kesiciler fibromiyaljinin rutin tedavisinde genel olarak önerilmiyor. Uzun süreli kullanımda bağımlılık, tolerans ve başka ciddi sorunlar gelişebilmesi bu ilaçların kullanımını ayrıca sınırlandırıyor.</p>

<p>Bu nedenle fibromiyalji tedavisini yalnızca ağrı kesici kullanımı üzerinden düşünmek hastalığın diğer önemli boyutlarını gözden kaçırabilir.</p>

<p>Tedavinin hedefi “sıfır ağrı” olmak zorunda mı?</p>

<p>Kronik hastalıklarda gerçekçi tedavi hedefleri önem taşıyor.</p>

<p>Fibromiyaljide tedavinin başarısı yalnızca ağrı puanının tamamen sıfırlanmasıyla ölçülmemeli.</p>

<p>Daha kaliteli uyumak, sabah daha dinç kalkmak, daha uzun yürüyebilmek, işe veya sosyal yaşama daha rahat katılabilmek, günlük işleri daha az zorlanarak yapabilmek ve yorgunluğun azalması da önemli tedavi kazanımları olabilir.</p>

<p>Bu nedenle hastanın kendi hedefleri tedavi planının merkezinde yer alıyor.</p>

<p>Bir kişi için “torunumla yarım saat yürüyebilmek”, başka biri için “iş gününü daha az yorularak tamamlamak” anlamlı bir hedef olabilir.</p>

<p>Fibromiyalji tamamen geçer mi?</p>

<p>Fibromiyalji genellikle uzun süreli seyreden bir durumdur ancak belirtilerin şiddeti zaman içinde değişebilir.</p>

<p>Bazı dönemlerde ağrı ve yorgunluk artarken başka dönemlerde daha hafif seyredebilir.</p>

<p>Uygun egzersiz, uyku düzeninin iyileştirilmesi, hastalık hakkında doğru bilgi edinilmesi, psikolojik destek gerektiğinde bunun sağlanması ve kişiye uygun ilaç tedavilerinin birlikte değerlendirilmesi belirtilerin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir.</p>

<p>Tek bir mucize tedavi yerine farklı yöntemlerin kişinin ihtiyaçlarına göre bir araya getirildiği yaklaşım daha gerçekçidir.</p>

<p>Ne zaman yeniden değerlendirme gerekir?</p>

<p>Daha önce fibromiyalji tanısı konmuş olması, sonradan gelişen her ağrının otomatik olarak fibromiyaljiye bağlanması gerektiği anlamına gelmez.</p>

<p>Ağrının karakterinin belirgin biçimde değişmesi, yeni eklem şişliği veya kızarıklığı, açıklanamayan ateş, istemsiz kilo kaybı, belirgin kas güçsüzlüğü veya yeni nörolojik belirtilerin ortaya çıkması yeniden tıbbi değerlendirme gerektirebilir.</p>

<p>Aynı şekilde uygulanan tedaviye rağmen günlük yaşam belirgin biçimde etkilenmeye devam ediyorsa tedavi planının yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir.</p>

<p>Fibromiyaljide önemli soru yalnızca “Ne kadar ağrınız var?” değildir.</p>

<p>Nasıl uyuyorsunuz, ne kadar yoruluyorsunuz, günlük yaşamınız ne ölçüde etkileniyor ve yeniden yapabilmek istediğiniz şey nedir?</p>

<p>Tedaviyi kişiselleştiren asıl yol haritasını çoğu zaman bu sorular oluşturuyor.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>Annals of the Rheumatic Diseases – EULAR revised recommendations for the management of fibromyalgia – Macfarlane GJ, Kronisch C, Dean LE ve arkadaşları – 2017 – DOI: 10.1136/annrheumdis-2016-209724</li>
 <li>American Family Physician – Fibromyalgia: Diagnosis and Management – Winslow BT, Vandal C, Dang L – 2023</li>
 <li>Seminars in Arthritis and Rheumatism – 2016 Revisions to the 2010/2011 Fibromyalgia Diagnostic Criteria – Wolfe F, Clauw DJ, Fitzcharles MA ve arkadaşları – 2016 – DOI: 10.1016/j.semarthrit.2016.08.012</li>
 <li>Pain – AAPT Diagnostic Criteria for Fibromyalgia – Arnold LM, Bennett RM, Crofford LJ ve arkadaşları – 2019 – DOI: 10.1097/j.pain.0000000000001454</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>📖 Sağlık Rehberi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/sabah-yorgun-uyaniyor-vucudunuzun-her-yeri-agriyorsa-nedeni-bu-olabilir</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 07:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8605.jpeg" type="image/jpeg" length="33994"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Sigarayı Bırakınca Kalp Ne Zaman Toparlanıyor? 29 Yıllık Araştırmadan Dikkat Çeken Sonuç]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/sigarayi-birakinca-kalp-ne-zaman-toparlaniyor-29-yillik-arastirmadan-dikkat-ceken-sonuc</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/sigarayi-birakinca-kalp-ne-zaman-toparlaniyor-29-yillik-arastirmadan-dikkat-ceken-sonuc" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yaklaşık 29 yıllık takip, sigara bırakıldıktan sonra ani kalp ölümü riskinin zamanla azaldığını gösterdi. Ancak yıllarca biriken sigara maruziyetinin etkilerinin silinmesi uzun sürebiliyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Sigarayı bırakan birçok kişinin aklında aynı soru var: “Kalbim ne zaman hiç sigara içmemiş birinin kalbi kadar düşük riskli hale gelir?” Yanıt, kaç yıl sigara içildiğinden günlük tüketim miktarına ve kişinin diğer kalp-damar risklerine kadar birçok etkene bağlı.</p>

<p>Danimarka’daki Copenhagen City Heart Study verilerini kullanan ve Scientific Reports’ta yayımlanan uzun süreli bir araştırma, sigara kullanımı ile ani kalp ölümü arasındaki ilişkiyi yaklaşık 29 yıllık takip boyunca inceledi. Bulguların verdiği temel mesaj açık: Sigarayı bırakmak önem taşıyor ve risk zamanla azalıyor, ancak uzun yıllar süren sigara maruziyetinin kalp üzerindeki izi hemen ortadan kalkmıyor.</p>

<p>10 binden fazla kişi yaklaşık 29 yıl izlendi</p>

<p>Danimarka ve Japonya’dan araştırmacıların yürüttüğü çalışmaya 10 bin 38 kişi dahil edildi. Ana analiz, gerekli verileri eksiksiz bulunan 9 bin 106 katılımcı üzerinden gerçekleştirildi.</p>

<p>Katılımcılar 1990’lı yılların başından 2021’in sonuna kadar takip edildi. Ortanca takip süresi 28,6 yıldı ve bu süre içinde 890 ani kalp ölümü kaydedildi.</p>

<p>Araştırmacılar yalnızca kişilerin sigara içip içmediğine bakmadı. Toplam sigara maruziyetini ve sigarayı bırakan kişilerde bırakmanın üzerinden geçen süreyi de değerlendirdi.</p>

<p>Böylece “sigara içiyor veya içmiyor” şeklindeki basit bir karşılaştırmanın ötesine geçilerek, yıllar boyunca biriken maruziyetin kalp açısından taşıdığı risk incelendi.</p>

<p>Ani kalp ölümü nedir?</p>

<p>Ani kalp ölümü, kalbin işlevinin beklenmedik biçimde durması sonucu ortaya çıkan ve çoğunlukla tehlikeli kalp ritmi bozukluklarıyla ilişkili olan ölüm durumunu ifade eder.</p>

<p>Kalp krizi ile aynı şey değildir. Kalp krizi genellikle kalbi besleyen damarlardan birinin tıkanması sonucu kalp kasının zarar görmesiyle ortaya çıkar. Ani kalp ölümünde ise kalbin elektriksel sistemi ve ölümcül ritim bozuklukları önemli rol oynayabilir. Bununla birlikte kalp damar hastalıkları, ani kalp ölümü riskini artıran temel sorunlardan biridir.</p>

<p>Sigara içenlerde risk daha yüksek bulundu</p>

<p>Araştırmada hiç sigara içmemiş kişiler referans alındığında, halen sigara içenlerde ani kalp ölümü riskinin belirgin biçimde daha yüksek olduğu görüldü.</p>

<p>Diğer faktörler hesaba katıldıktan sonra halen sigara içenlerde ani kalp ölümü riski hiç içmeyenlere kıyasla yaklaşık yüzde 88 daha yüksek bulundu.</p>

<p>Sigarayı daha önce bırakmış kişilerde ise risk hiç içmeyenlerden yaklaşık yüzde 34 daha yüksekti.</p>

<p>Bu rakamlar tek tek kişilerin gelecekte ani kalp ölümü yaşayacağı anlamına gelmiyor. Araştırmada hesaplanan değerler, gruplar arasındaki göreli risk farklılığını gösteriyor.</p>

<p>Asıl dikkat çekici nokta ise sigarayı bırakanlarda riskin zaman geçtikçe düşme eğilimi göstermesiydi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sigarayı bırakınca risk hemen sıfırlanmıyor</p>

<p>Sigaranın bırakıldığı gün vücutta olumlu değişiklikler başlasa da yıllarca birikmiş kalp-damar riski aynı hızla ortadan kalkmıyor.</p>

<p>Araştırmada sigarayı bırakmış katılımcıların bırakma süresi ortanca 14,5 yıldı. Ani kalp ölümü riski, sigarasız geçirilen süre uzadıkça genel olarak azaldı.</p>

<p>En uzun süredir sigara kullanmayan, bırakmanın üzerinden 26 ila 67 yıl geçmiş kişilerde risk hiç sigara içmemiş kişilerin düzeyine yaklaştı.</p>

<p>Bu bulgu “Sigarayı bıraktıktan sonra riskin normale dönmesi kesin olarak 26 yıl sürer” şeklinde yorumlanmamalı. Çalışmada geniş zaman aralıkları kullanıldı ve her kişinin başlangıçtaki riski aynı değildi.</p>

<p>Araştırmanın gösterdiği daha önemli nokta, sigaradan uzak geçirilen yıllar arttıkça ani kalp ölümü açısından tablonun giderek daha olumlu hale gelmesiydi.</p>

<p>Ne kadar çok sigara, o kadar yüksek risk</p>

<p>Araştırmada dikkat çeken diğer sonuç toplam sigara maruziyetiyle ilgiliydi.</p>

<p>Bilimsel çalışmalarda sigara yükü sıklıkla “paket-yıl” ile ifade edilir. Örneğin 20 yıl boyunca günde bir paket sigara içmek yaklaşık 20 paket-yıl, 20 yıl boyunca günde iki paket içmek ise yaklaşık 40 paket-yıl maruziyet anlamına gelir.</p>

<p>Çalışmada toplam sigara maruziyeti arttıkça ani kalp ölümü riskinin de genel olarak yükseldiği görüldü.</p>

<p>En yüksek maruziyet grubunda, yani 40 ila 159 paket-yıl arasında sigara öyküsü bulunanlarda ani kalp ölümü riski hiç sigara içmemiş kişilere göre yaklaşık 2,5 kat düzeyindeydi.</p>

<p>Bu sonuç özellikle erken bırakmanın neden önemli olduğunu gösteriyor. Mesele yalnızca kişinin bugün sigara içip içmemesi değil, yaşam boyunca ne kadar sigara dumanına maruz kaldığı.</p>

<p>Bırakmanın faydası neden hemen başlıyor?</p>

<p>Uzun dönemli riskin azalması yıllar alabilse de sigarayı bırakmanın vücut üzerindeki olumlu etkileri çok daha erken başlıyor.</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre sigara bırakıldıktan kısa süre sonra kalp hızı ve kan basıncında olumlu değişiklikler görülebiliyor. Yaklaşık 12 saat içinde kandaki karbonmonoksit düzeyi normale yaklaşırken, sonraki haftalarda dolaşım ve akciğer fonksiyonlarında iyileşme başlayabiliyor.</p>

<p>Uzun vadede ise kalp-damar hastalığı riski giderek azalıyor. Sigaranın bırakılmasından yaklaşık bir yıl sonra koroner kalp hastalığı riskinin sigara içmeye devam eden bir kişiye kıyasla yaklaşık yarıya düşebildiği bildiriliyor.</p>

<p>Bu nedenle uzun vadeli riskin tamamen kaybolmasının zaman alması, “bırakmanın ilk yıllarda faydası yok” anlamına gelmiyor. Tam tersine, sağlık kazanımları erken dönemde başlıyor ve yıllar içinde birikmeye devam ediyor.</p>

<p>“Yıllardır içiyorum, artık bırakmanın anlamı yok” düşüncesi yanlış</p>

<p>Sigara konusunda en tehlikeli düşüncelerden biri, uzun yıllar içtikten sonra bırakmanın artık fayda sağlamayacağı inancı.</p>

<p>Bilimsel veriler bunun tersini gösteriyor.</p>

<p>Sigaranın bırakılması hangi yaşta gerçekleşirse gerçekleşsin sağlık açısından kazanım sağlayabilir. Kalp-damar hastalıkları, kanserler ve solunum sistemi hastalıklarına bağlı riskler bırakmanın ardından zaman içinde azalır.</p>

<p>Elbette erken bırakmak daha avantajlıdır. Çünkü toplam sigara maruziyetinin artması, bazı hastalıklar açısından uzun vadeli riski yükseltebilir.</p>

<p>Bu nedenle en iyi seçenek hiç başlamamak; sigara kullananlar açısından ise mümkün olduğunca erken bırakmaktır.</p>

<p>Çalışmada ölüm riskinde de dikkat çeken fark görüldü</p>

<p>Araştırmacılar yalnızca ani kalp ölümünü değil, genel ölüm oranlarını da değerlendirdi.</p>

<p>Yirmi yıllık takip noktasında tüm nedenlere bağlı ölüm oranı halen sigara içenlerde yüzde 25,5, sigarayı bırakmış kişilerde yüzde 20,4 ve hiç sigara içmemiş kişilerde yüzde 17,4 olarak hesaplandı.</p>

<p>Bu rakamlar gözlemsel bir araştırmadan elde edildiği için sigaranın tek başına bu farkların tamamına neden olduğunu kanıtlamıyor. Ancak sonuçlar, sigara kullanımının uzun vadeli sağlık riskleri konusunda daha önce elde edilen geniş bilimsel kanıtlarla aynı yönde.</p>

<p>Araştırmanın önemli sınırlılıkları var</p>

<p>Çalışma geniş bir katılımcı grubuna ve oldukça uzun takip süresine sahip olsa da sonuçları yorumlarken bazı noktaları göz önünde bulundurmak gerekiyor.</p>

<p>Araştırma gözlemsel nitelikteydi. Bu nedenle sigara kullanımı ile ani kalp ölümü arasındaki ilişkinin bütün ayrıntılarıyla doğrudan neden-sonuç ilişkisi olduğunu tek başına kanıtlayamaz.</p>

<p>Sigara kullanımı katılımcıların kendi beyanlarına dayanıyordu. Toplam paket-yıl maruziyeti başlangıçta değerlendirildi ve sigara davranışındaki değişiklikler yalnızca belirli takip noktalarında kaydedildi.</p>

<p>Ayrıca araştırma ağırlıklı olarak Danimarka’daki kentsel bir nüfusu kapsıyordu. Beslenme, sağlık hizmetlerine erişim, kullanılan tütün ürünleri ve diğer yaşam tarzı özellikleri toplumlar arasında değişebileceğinden sonuçlar her nüfusa birebir uygulanamaz.</p>

<p>Kalp sağlığı için yalnızca sigarayı bırakmak yeterli mi?</p>

<p>Sigarayı bırakmak kalp sağlığı açısından yapılabilecek en önemli değişikliklerden biridir, ancak kalp-damar riski tek bir alışkanlıktan oluşmaz.</p>

<p>Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, diyabet, hareketsizlik, sağlıksız beslenme, aşırı kilo ve ailede erken yaşta kalp hastalığı bulunması da toplam riski etkileyebilir.</p>

<p>Özellikle uzun yıllar sigara kullanmış kişilerin sigarayı bıraktıktan sonra “artık risk tamamen geçti” düşüncesiyle tansiyon, kan şekeri ve kolesterol gibi diğer risk faktörlerini ihmal etmemesi önem taşıyor.</p>

<p>Sigaranın bırakılması bir bitiş çizgisinden çok, kalbin uzun vadeli toparlanma sürecinin başlangıcı olarak düşünülebilir.</p>

<p>Sigarayı bırakmanın kalbe verdiği en önemli mesaj: Zaman lehinize çalışabilir</p>

<p>Yaklaşık 29 yıllık araştırmanın ortaya koyduğu tablo iki yönlü.</p>

<p>Birincisi, uzun süreli ve yoğun sigara kullanımı kalpte yıllarca iz bırakabiliyor. İkincisi ve daha önemlisi, sigara bırakıldıktan sonra bu risk değişmez kalmıyor; sigarasız geçirilen süre uzadıkça ani kalp ölümü riski giderek azalıyor.</p>

<p>Bu nedenle “Kaç yıldır içiyorum?” sorusu kadar “Ne zaman bırakabilirim?” sorusu da önemli.</p>

<p>Kalp açısından en avantajlı sigara, hiç içilmeyen sigara. Ancak yıllardır içen biri için de bırakılan her dönem, devam etmeye kıyasla sağlık açısından daha iyi bir yol anlamına geliyor.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>Scientific Reports – Long-term risk of sudden cardiac death according to cumulative smoking exposure and smoking cessation in the Copenhagen City Heart Study – Isozaki S, Skjelbred T, Warming PE, Prescott EIB, Mujkanovic J, Tfelt-Hansen J – 2026 – DOI: 10.1038/s41598-026-67157-x</li>
 <li>JAMA Internal Medicine – Association of Smoking Cessation and Cardiovascular, Cancer, and Respiratory Mortality – Thomson B, Emberson J, Lacey B ve çalışma arkadaşları – 2024 – DOI: 10.1001/jamainternmed.2023.6419</li>
 <li>Journal of the American College of Cardiology – Cigarette Smoking, Smoking Cessation, and Long-Term Risk of 3 Major Atherosclerotic Diseases – Duncan MS, Freiberg MS, Greevy RA Jr, Kundu S, Vasan RS, Tindle HA – 2019 – DOI: 10.1016/j.jacc.2019.05.049</li>
 <li>Dünya Sağlık Örgütü – Tobacco: Health Benefits of Smoking Cessation – 2020</li>
 <li>Dünya Sağlık Örgütü – Tobacco and Coronary Heart Disease – 2020</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/sigarayi-birakinca-kalp-ne-zaman-toparlaniyor-29-yillik-arastirmadan-dikkat-ceken-sonuc</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 07:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8603.jpeg" type="image/jpeg" length="47485"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Elazığspor’a Güçlü Destek: Prof. Dr. Yasemin Açık Bir Kez Daha Elini Taşın Altına Koydu]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/elazigspora-guclu-destek-prof-dr-yasemin-acik-bir-kez-daha-elini-tasin-altina-koydu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/elazigspora-guclu-destek-prof-dr-yasemin-acik-bir-kez-daha-elini-tasin-altina-koydu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Elazığspor yeni sezona iddialı hazırlanırken bordo-beyazlı kulübün yanında yine Prof. Dr. Yasemin Açık var. Seza Çimento ile isim sponsorluğunu sürdüren Açık’ın desteği, 59 yıllık kulübün geleceğine ve Elazığ’ın ortak değerlerine sahip çıkmanın güçlü bir örneği oldu.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Elazığ’ın en önemli markalarından Elazığspor, 2026-2027 sezonunun hazırlıklarını sürdürürken kulübün ekonomik geleceği açısından büyük önem taşıyan sponsorluk konusunda dikkat çeken bir destek geldi.</p>

<p>Geçtiğimiz sezon bordo-beyazlı kulübün yanında yer alan Prof. Dr. Yasemin Açık, yeni sezonda da desteğini sürdürme kararı aldı. Seza Çimento ile Elazığspor arasında bir yıllık yeni isim sponsorluğu anlaşmasına imza atılırken takım, yeni sezonda Seza Çimento Elazığspor adıyla mücadele edecek.</p>

<p>Yasemin Açık desteğini yineledi</p>

<p>Prof. Dr. Yasemin Açık’ın Elazığspor’a verdiği destek yalnızca bir sponsorluk anlaşmasının rakamsal karşılığı olarak değerlendirilmiyor.</p>

<p>Bu destek, Elazığ’da doğan ve büyüyen bir markanın kazandığını yine kendi şehriyle paylaşması, kentin ortak değerlerinden birine sahip çıkması bakımından da önem taşıyor.</p>

<p>Profesyonel futbolun maliyetlerinin her geçen yıl arttığı bir dönemde, kulüplerin güçlü ve sürdürülebilir sponsorluklara duyduğu ihtiyaç daha da belirgin hale geliyor. Bu açıdan Seza Çimento’nun desteğinin yeni sezonda da devam etmesi, Elazığspor’un sportif hedefleri açısından önemli bir güvence oluşturuyor.</p>

<p>Elazığspor sevgisi bir sezondan ibaret değil</p>

<p>Prof. Dr. Yasemin Açık’ın bordo-beyazlı kulübe desteğinin yeni sezonda da sürmesi, Elazığspor’a bağlılığının dönemsel bir sponsorluk ilişkisinin ötesinde olduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p>Kulübün başarısını şehrin başarısından ayrı görmeyen bu yaklaşım, Elazığspor’un ekonomik olarak daha güçlü bir yapıya kavuşması açısından da değer taşıyor.</p>

<p>Çünkü Elazığspor yalnızca hafta sonları sahaya çıkan 11 futbolcudan ibaret değil.</p>

<p>59 yıllık geçmişiyle kulüp; tribünleri, taraftarı, anıları ve kuşaktan kuşağa aktarılan bordo-beyaz sevgisiyle Elazığ’ın yaşayan değerlerinden biri.</p>

<p>Prof. Dr. Yasemin Açık’ın desteği de tam bu noktada anlam kazanıyor.</p>

<p>Bir şehrin takımına sahip çıkmak</p>

<p>Yeni sezona güçlü bir kadroyla hazırlanan Elazığspor’un sportif hedeflerinin ekonomik destekle tamamlanması gerekiyor. Forma sponsorluğu başta olmak üzere kulübün farklı gelir kalemlerinde yeni iş birliklerine ihtiyaç bulunuyor.</p>

<p>Seza Çimento’nun isim sponsorluğunu devam ettirmesi bu nedenle yalnızca bugünü değil, Elazığspor’un geleceğini de ilgilendiren önemli bir adım.</p>

<p>Prof. Dr. Yasemin Açık’ın ortaya koyduğu yaklaşım aynı zamanda Elazığ iş dünyası açısından güçlü bir örnek niteliği taşıyor.</p>

<p>Bir şehirde yatırım yapmak, istihdam oluşturmak ve ekonomik değer üretmek kadar o şehrin hafızasına, kültürüne ve ortak heyecanlarına sahip çıkmak da kurumsal aidiyetin önemli parçalarından biri.</p>

<p>Elazığspor ise bu şehrin en güçlü ortak paydalarından biri.</p>

<p>Bordo-beyazlıların yanında</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Elazığspor, Nesine 2. Lig Beyaz Grup’ta mücadele edeceği 2026-2027 sezonuna önemli hedeflerle giriyor. Yönetimin transfer çalışmalarını kamp dönemine yetiştirmesiyle kadro büyük ölçüde şekillenirken şimdi gözler yeni sezonun başlamasına çevrildi.</p>

<p>Sahadaki mücadeleyi futbolcular verecek.</p>

<p>Tribünlerde taraftarlar ses verecek.</p>

<p>Kulübün ekonomik mücadelesinde ise güçlü destekçilere ihtiyaç olacak.</p>

<p>Prof. Dr. Yasemin Açık, yeni sezonda da o destekçilerden biri olacağını ortaya koydu.</p>

<p>59 yıllık bordo-beyazlı arma için verilen bu destek, yalnızca bir sponsorluk anlaşması değil; şehre, kulübe ve Elazığspor’un geleceğine güçlü bir sahip çıkış olarak kayıtlara geçti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Özel Haber</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/elazigspora-guclu-destek-prof-dr-yasemin-acik-bir-kez-daha-elini-tasin-altina-koydu</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 06:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8602.jpeg" type="image/jpeg" length="53033"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Sağlık Personeline Asli Görev Düzenlemesi Hazırlığı: Hastanelerde Dengeler Değişebilir]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/saglik-personeline-asli-gorev-duzenlemesi-hazirligi-hastanelerde-dengeler-degisebilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/saglik-personeline-asli-gorev-duzenlemesi-hazirligi-hastanelerde-dengeler-degisebilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sağlık Bakanlığında hemşire, ebe, paramedik ve diğer sağlık hizmetleri sınıfı personelinin meslekleri dışındaki idari birimlerde görevlendirilmesini sınırlandırmaya yönelik yeni bir çalışma gündemde. Düzenlemenin hayata geçmesi halinde hastanelerde görev dağılımında önemli değişiklikler yaşanabilecek.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kuruluşlarında çalışan personelin görev dağılımını yakından ilgilendiren yeni bir düzenleme hazırlığı gündeme geldi.</p>

<p>Edinilen bilgilere göre çalışma, sağlık hizmetleri sınıfında bulunan personelin mümkün olduğunca kendi mesleki görev alanlarında değerlendirilmesini amaçlıyor.</p>

<p>Düzenlemenin hayata geçirilmesi halinde özellikle hastanelerde uzun süredir idari görevlerde çalışan bazı sağlık personelinin görev yerlerinde değişiklik yapılması gündeme gelebilecek.</p>

<p>Hemşire, ebe ve paramedikleri ilgilendiriyor</p>

<p>Hazırlık kapsamında hemşire, ebe, paramedik, acil tıp teknisyeni, sağlık memuru, sağlık teknikeri ve teknisyeni gibi sağlık hizmetleri sınıfında bulunan personelin meslekleriyle doğrudan bağlantısı bulunmayan idari görevlerde sürekli olarak çalıştırılmasının sınırlandırılması planlanıyor.</p>

<p>Diyetisyen ve sosyal çalışmacı gibi farklı sağlık meslek gruplarının da uygulamanın kapsamına girebileceği belirtiliyor.</p>

<p>Amaç, sağlık hizmeti sunmak üzere istihdam edilen personelin idari işlerden ziyade eğitimini aldığı ve kadrosunun karşılığı olan hizmetlerde değerlendirilmesi.</p>

<p>Özlük, mutemetlik ve satın alma gibi birimler gündemde</p>

<p>Hastanelerde sağlık personelinin zaman zaman özlük ve personel işleri, mutemetlik, satın alma ve benzeri idari birimlerde görevlendirilebildiği biliniyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yeni çalışma hayata geçirilirse sağlık hizmetleri sınıfındaki personelin bu tür birimlerde görevlendirilmesi yerine doğrudan sağlık hizmetlerinin sunulduğu alanlarda çalıştırılması esas alınabilecek.</p>

<p>Böylece örneğin hemşire kadrosunda bulunan bir çalışanın uzun süre mutemetlik veya özlük işlerinde görevlendirilmesi yerine hemşirelik hizmetlerinde değerlendirilmesi hedefleniyor.</p>

<p>Sağlık personeli asli görevine dönebilir</p>

<p>Düzenlemenin temel hedeflerinden biri, mevcut sağlık insan gücünün daha etkin kullanılması.</p>

<p>Hastanelerde sağlık hizmetlerine duyulan personel ihtiyacı dikkate alındığında, mesleki eğitim almış çalışanların idari bürolar yerine doğrudan sağlık hizmetlerinde görevlendirilmesinin personel planlamasına katkı sağlaması bekleniyor.</p>

<p>Uygulamanın kapsamı kesinleşirse halen idari birimlerde çalışan sağlık personelinin durumunun da yeniden değerlendirilmesi gündeme gelebilecek.</p>

<p>Hastanelerde görev dağılımı değişebilir</p>

<p>Çalışmanın yürürlüğe girmesi durumunda özellikle ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında personel dağılımında önemli değişiklikler yaşanabilir.</p>

<p>İdari görevlerde bulunan sağlık çalışanlarının kendi mesleki alanlarına dönmesi, bir taraftan klinik ve sağlık hizmetlerindeki personel kapasitesini artırırken diğer taraftan boşalacak idari görevlerin hangi personel tarafından yürütüleceği sorusunu da gündeme getirecek.</p>

<p>Bu nedenle uygulamanın geçiş süreci, kapsamı ve istisnaları sağlık çalışanları açısından önem taşıyor.</p>

<p>Görevde yükselme sınavları da gündeme gelebilir</p>

<p>Düzenlemeye ilişkin tartışmalarda uzun yıllardır idari görev yürüten sağlık çalışanlarının durumu da öne çıkıyor.</p>

<p>Bu personelin deneyiminin nasıl değerlendirileceği ve idari kadrolarda oluşabilecek ihtiyacın görevde yükselme ve unvan değişikliği süreçleriyle karşılanıp karşılanmayacağı merak ediliyor.</p>

<p>Sağlık Bakanlığı personeline yönelik mevcut görevde yükselme mevzuatında idari kadrolara atanabilmek için belirli şartlar ve sınav süreçleri bulunuyor.</p>

<p>Resmî düzenleme henüz bekleniyor</p>

<p>Gündemdeki çalışma sağlık çalışanları arasında geniş yankı uyandırırken, uygulamanın kesin kapsamını ortaya koyacak resmî düzenleme henüz yayımlanmış değil.</p>

<p>Bu nedenle hemşire, ebe, paramedik ve diğer sağlık personelinin idari birimlerde görev yapmasının tamamen sona erdiğini söylemek için erken.</p>

<p>Hazırlığın resmî düzenlemeye dönüşmesi halinde hangi meslek gruplarının kapsama alınacağı, mevcut görevlendirmelerin ne zaman sona ereceği, istisna uygulanıp uygulanmayacağı ve geçiş sürecinin nasıl yürütüleceği netleşecek.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>💼 Kariyer</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/saglik-personeline-asli-gorev-duzenlemesi-hazirligi-hastanelerde-dengeler-degisebilir</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 01:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8597.jpeg" type="image/jpeg" length="51240"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türk Sivil Havacılığının Duayen İsmi Prof. Dr. Korhan Oyman Hayatını Kaybetti]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/turk-sivil-havaciliginin-duayen-ismi-prof-dr-korhan-oyman-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/turk-sivil-havaciliginin-duayen-ismi-prof-dr-korhan-oyman-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türk sivil havacılığının gelişimine hem akademisyen hem de yönetici olarak önemli katkılar sunan Prof. Dr. Korhan Oyman hayatını kaybetti. Oyman, Sabiha Gökçen Havalimanı’nın kuruluş döneminde genel müdürlük görevini üstlenmişti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Türk sivil havacılık camiasının deneyimli isimlerinden Prof. Dr. Korhan Oyman yaşamını yitirdi. Uzun yıllar havacılık eğitimi ve yönetimi alanında görev yapan Oyman’ın vefatı, akademi ve havacılık dünyasında derin üzüntüyle karşılandı.</p>

<p>Sabiha Gökçen’in kuruluş döneminde görev aldı</p>

<p>Prof. Dr. Korhan Oyman, kariyeri boyunca havalimanı işletmeciliğinden havayolu yönetimine, havacılık eğitiminden sivil havacılık planlamasına kadar birçok alanda önemli sorumluluklar üstlendi.</p>

<p>Oyman, 1999-2001 yılları arasında Sabiha Gökçen Uluslararası Havalimanı Genel Müdürü olarak görev yaptı. Havalimanının kuruluş ve gelişim sürecinde üstlendiği bu görev, meslek hayatının en önemli dönemlerinden biri olarak kabul ediliyor.</p>

<p>Anadolu Üniversitesi’nde akademisyen ve yöneticiydi</p>

<p>Oyman’ın kariyerinde Eskişehir ve Anadolu Üniversitesi de önemli bir yer tuttu. Anadolu Üniversitesi Sivil Havacılık Yüksekokulu’nda uzun yıllar akademisyen ve yönetici olarak görev yapan Oyman, havacılık alanında yetişen çok sayıda öğrencinin eğitimine katkı sağladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Akademik çalışmalarını da havacılık alanında sürdüren Oyman, 1998 yılında Anadolu Üniversitesi’nde Sivil Havacılık Yönetimi alanında doktorasını tamamladı.</p>

<p>Havacılık emniyeti üzerine ABD’de eğitim aldı</p>

<p>İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Maliyesi Bölümü mezunu olan Prof. Dr. Korhan Oyman, lisans eğitiminin ardından kariyerini havacılık alanına yönlendirdi.</p>

<p>ABD’de University of Central Missouri’de Havacılık Emniyeti alanında yüksek lisans yapan Oyman, akademik birikimini ilerleyen yıllarda havacılık yönetimi ve eğitimi alanındaki görevleriyle birleştirdi.</p>

<p>Prof. Dr. Korhan Oyman’ın cenazesinin Türkiye’ye getirileceği bildirildi. Cenaze programına ilişkin ayrıntıların ise daha sonra paylaşılması bekleniyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>🕊️ Vefatlar</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/turk-sivil-havaciliginin-duayen-ismi-prof-dr-korhan-oyman-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 01:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8595.jpeg" type="image/jpeg" length="14667"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kolajen Takviyeleri Gerçekten İşe Yarıyor mu? Balık mı, Sığır mı Daha İyi?]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/kolajen-takviyeleri-gercekten-ise-yariyor-mu-balik-mi-sigir-mi-daha-iyi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/kolajen-takviyeleri-gercekten-ise-yariyor-mu-balik-mi-sigir-mi-daha-iyi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kolajen takviyeleri cilt, eklem ve kemik sağlığı vaadiyle öne çıkıyor. Peki gerçekten işe yarıyor mu? Tip 1, 2 ve 3 kolajen arasındaki farklar ile balık ve sığır kolajeninin özellikleri neler?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Eczane rafında, markette ya da internette kolajen arayanların karşısına kısa sürede küçük bir alfabe çorbası çıkıyor: Tip 1, Tip 2, Tip 3, hidrolize kolajen, kolajen peptidi, deniz kolajeni, balık kolajeni, sığır kolajeni…</p>

<p>Ürünlerin üzerinde ise çoğu zaman benzer vaatler var: Daha sıkı bir cilt, daha güçlü saç ve tırnaklar, daha rahat eklemler, daha sağlam kemikler.</p>

<p>Peki kolajen gerçekten işe yarıyor mu? Cilt için kullanılan kolajenle eklem için kullanılan aynı mı? Balık kolajeni sığır kolajeninden gerçekten daha mı iyi?</p>

<p>Bilimsel araştırmaların verdiği yanıt, reklamlardaki kadar siyah-beyaz değil. Kolajen takviyelerinin bazı alanlarda ölçülebilir yararlar sağlayabileceğine ilişkin klinik veriler bulunuyor. Ancak kolajenin kaynağı, tipi, işlenme şekli, kullanılan miktar ve hangi amaçla alındığı önemli.</p>

<p>Önce temel soru: Kolajen nedir?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kolajen, insan vücudundaki en önemli yapısal proteinlerden biridir. Derinin, kemiklerin, tendonların, bağların ve kıkırdağın yapısında farklı kolajen türleri bulunur.</p>

<p>Onu, dokularımızın görünmeyen taşıyıcı ağı olarak düşünmek mümkün.</p>

<p>Vücut kolajeni kendisi üretir. Bunun için özellikle proteinlerden gelen aminoasitlere ihtiyaç duyar. C vitamini de normal kolajen oluşumunda önemli rol oynar.</p>

<p>Yaş ilerledikçe kolajen yapımı ve dokuların kolajen organizasyonu değişir. Güneşin ultraviyole ışınlarına uzun süre maruz kalmak ve sigara kullanımı gibi etkenler de özellikle ciltteki kolajen yapısına zarar verebilir.</p>

<p>Bu biyolojik gerçek, kolajen takviyelerinin büyük bir pazara dönüşmesinin de temelini oluşturuyor.</p>

<p>Ancak önemli bir ayrıntı var: İçtiğiniz kolajen doğrudan yüzünüze veya dizinize gidip yerleşmez.</p>

<p>İçilen kolajene vücutta ne oluyor?</p>

<p>Kolajen ağızdan alındığında sindirim sisteminde parçalanır. Özellikle hidrolize kolajen, daha küçük protein parçaları olan peptitlere ayrılmış biçimde üretilir.</p>

<p>Sindirim sonrasında aminoasitler ve bazı küçük kolajen kaynaklı peptitler emilir. Bunlar vücudun protein metabolizmasına katılır.</p>

<p>Dolayısıyla “kolajen içtim, doğrudan cildime kolajen gitti” şeklindeki anlatım biyolojik süreci fazla basitleştirir.</p>

<p>Araştırılan asıl soru şudur: Bu aminoasit ve peptitlerin düzenli alınması, belirli dokulardaki kolajen metabolizmasını ve klinik sonuçları anlamlı ölçüde etkileyebilir mi?</p>

<p>Bazı alanlarda yanıt umut verici görünüyor.</p>

<p>Kolajen ciltte gerçekten işe yarıyor mu?</p>

<p>Kolajen takviyeleri konusunda en fazla araştırılan alanlardan biri cilt sağlığı.</p>

<p>Randomize kontrollü araştırmaları bir araya getiren sistematik derleme ve meta-analizlerde, ağızdan alınan hidrolize kolajenin cildin nemi ve elastikiyetinde iyileşmeyle ilişkili olabileceği bildirildi.</p>

<p>Nutrients’ta yayımlanan ve 26 randomize kontrollü araştırmadaki 1721 katılımcıyı değerlendiren bir meta-analiz, hidrolize kolajen kullananlarda cilt nemi ve elastikiyetinde plaseboya kıyasla istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler bildirdi.</p>

<p>Bununla birlikte araştırmacılar çalışmalar arasında kullanılan ürünlerin, sürelerin ve yöntemlerin farklı olduğuna, ayrıca bazı çalışmalarda yanlılık riski bulunduğuna dikkat çekti.</p>

<p>Daha sonraki sistematik değerlendirmeler de cilt nemi ve elastikiyeti açısından olumlu sonuçlar bildirdi ancak kanıtların kusursuz olmadığına işaret etti.</p>

<p>Bu nedenle kolajen için “kırışıklıkları yok eder” veya “cildi gençleştirir” gibi kesin ifadeler bilimsel kanıtın önüne geçer.</p>

<p>Daha doğru ifade şu:</p>

<p>Hidrolize kolajen peptitlerinin düzenli kullanımının bazı kişilerde cilt nemi ve elastikiyetinde sınırlı iyileşmeler sağlayabileceğini gösteren bilimsel kanıtlar vardır.</p>

<p>Peki eklemler için kolajen işe yarıyor mu?</p>

<p>Burada tablo biraz farklı.</p>

<p>Diz osteoartriti, halk arasında sık kullanılan ifadeyle diz kireçlenmesi, kolajen takviyelerinin araştırıldığı başlıca kas-iskelet sistemi sorunlarından biri.</p>

<p>Randomize kontrollü çalışmaları değerlendiren güncel bir sistematik derleme ve meta-analizde, toplam 870 katılımcının yer aldığı 11 araştırma incelendi. Kolajen kullanan gruplarda ağrı ve fiziksel işlev açısından olumlu sonuçlar bildirildi.</p>

<p>Ancak çalışmalar arasında önemli farklılıklar bulunuyordu. Kullanılan kolajenin türü, dozu, araştırma süresi ve katılımcı özellikleri aynı değildi.</p>

<p>Bu nedenle kolajen, osteoartritin standart tedavisinin yerine geçecek bir ürün olarak görülmemeli.</p>

<p>Kilo kontrolü, uygun egzersiz, kasların güçlendirilmesi, fizik tedavi yaklaşımları ve gerektiğinde hekim tarafından planlanan tedaviler önemini koruyor.</p>

<p>Tip 1 kolajen ne işe yarıyor?</p>

<p>İnsan vücudunda çok sayıda kolajen tipi bulunmasına rağmen takviyelerde en sık Tip 1, Tip 2 ve Tip 3 ifadeleriyle karşılaşılır.</p>

<p>Tip 1 kolajen, vücuttaki en yaygın kolajen türüdür.</p>

<p>Başta:</p>

<ul>
 <li>Deri</li>
 <li>Kemik</li>
 <li>Tendon</li>
 <li>Bağ dokusu</li>
</ul>

<p>olmak üzere birçok yapıda bulunur.</p>

<p>Balıktan elde edilen kolajen ürünlerinin büyük bölümü ağırlıklı olarak Tip 1 kolajendir.</p>

<p>Bu nedenle özellikle cilt odaklı pazarlanan ürünlerde Tip 1 ve deniz kaynaklı kolajenlere sık rastlanır.</p>

<p>Ancak “Tip 1 yazıyorsa kesin cildi gençleştirir” sonucu çıkarılamaz. Ürünün hidrolize olup olmadığı, kullanılan peptitlerin özellikleri, günlük miktarı ve ürüne ilişkin klinik kanıt da önemlidir.</p>

<p>Tip 2 kolajen ne işe yarıyor?</p>

<p>Tip 2 kolajen, özellikle kıkırdak dokusunun önemli bileşenlerinden biridir.</p>

<p>Bu nedenle Tip 2 kolajen ürünleri daha çok eklem ve kıkırdak sağlığı amacıyla pazarlanır.</p>

<p>Burada tüketicinin bilmesi gereken önemli bir ayrım var.</p>

<p>Hidrolize kolajen ile denatüre edilmemiş Tip 2 kolajen aynı ürün değildir.</p>

<p>Hidrolize kolajen küçük peptitlere parçalanmıştır. Denatüre edilmemiş Tip 2 kolajen ise doğal üç boyutlu yapısının mümkün olduğunca korunmasına yönelik farklı bir üründür.</p>

<p>Dolayısıyla bir üründe yalnızca “Tip 2 kolajen” yazmasına bakarak farklı formülasyonları birbirinin eşdeğeri kabul etmek doğru değildir.</p>

<p>Tip 3 kolajen ne işe yarıyor?</p>

<p>Tip 3 kolajen, vücutta çoğu zaman Tip 1 kolajenle birlikte bulunur.</p>

<p>Deri başta olmak üzere çeşitli bağ dokularının yapısında yer alır. Sığır kaynaklı kolajen ürünlerinde Tip 1 ve Tip 3 kombinasyonlarıyla sık karşılaşılmasının nedenlerinden biri budur.</p>

<p>Fakat burada da önemli bir pazarlama tuzağına dikkat etmek gerekiyor:</p>

<p>Bir ürünün daha fazla kolajen tipi içermesi, otomatik olarak daha etkili olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>“5 tip kolajen”, “10 tip kolajen” gibi ifadeler tek başına ürünün klinik olarak daha üstün olduğunu kanıtlamaz.</p>

<p>Balık kolajeni mi, sığır kolajeni mi?</p>

<p>Kolajen alışverişinin en sık sorulan sorularından biri bu.</p>

<p>Balık kolajeni</p>

<p>Balık derisi, pulları ve kemikleri gibi dokulardan elde edilebilir ve çoğunlukla Tip 1 kolajen bakımından öne çıkar.</p>

<p>Bu nedenle cilt odaklı ürünlerde oldukça yaygındır.</p>

<p>Sığır kolajeni</p>

<p>Sığır derisi ve kemikleri gibi kaynaklardan elde edilir. Ticari ürünlerde özellikle Tip 1 ve Tip 3 kolajen öne çıkabilir.</p>

<p>Cilt, kemik ve bağ dokusu hedefiyle satılan birçok hidrolize kolajen ürününde kullanılır.</p>

<p>Hangisi daha iyi?</p>

<p>Burada reklam dünyasının sevdiği tek kelimelik bir kazanan yok.</p>

<p>Balık kolajeninin herkes ve her amaç için sığır kolajeninden üstün olduğunu gösteren güçlü ve kesin klinik kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Cilt üzerine yapılan meta-analizlerde farklı kolajen kaynakları arasında bazı sonuç farklılıkları görülse de kaynak açısından kesin bir üstünlük ortaya koymak mümkün değil.</p>

<p>Bu nedenle yalnızca paketin üzerinde “marine”, “balık” veya “bovine” yazmasına bakarak seçim yapmak bilimsel açıdan yeterli değil.</p>

<p>Asıl soru “Balık mı, sığır mı?”dan önce “Bu ürünü hangi amaçla kullanıyorum ve ürünün bu amaç için klinik verisi var mı?” olmalı.</p>

<p>Cilt için hangi kolajen daha mantıklı?</p>

<p>Cilt amacıyla incelenen çalışmaların önemli bölümünde hidrolize kolajen peptitleri kullanılıyor.</p>

<p>Tip 1 kolajen bu alanda öne çıkıyor. Hem balık hem de sığır kaynaklı ürünlerde Tip 1 bulunabilir.</p>

<p>Bu nedenle cilt için ürün seçerken yalnızca hayvansal kaynağa odaklanmak yerine ürünün:</p>

<ul>
 <li>Hidrolize kolajen peptidi içerip içermediğine</li>
 <li>Günlük porsiyondaki gerçek kolajen miktarına</li>
 <li>İçeriğinin açık biçimde belirtilmesine</li>
 <li>Güvenilir üretim ve kalite standartlarına</li>
 <li>Ürün veya kullanılan peptit formülü hakkında insan çalışmalarının bulunup bulunmadığına</li>
</ul>

<p>bakmak daha anlamlı olabilir.</p>

<p>Eklem için hangi kolajen?</p>

<p>Eklem konusunda tek bir kolajen formundan söz edilmiyor.</p>

<p>Araştırmalarda hidrolize kolajen peptitlerinin yanı sıra denatüre edilmemiş Tip 2 kolajen de inceleniyor.</p>

<p>Burada tüketicinin yapabileceği en büyük hata, farklı formları yalnızca gram veya miligram miktarına bakarak karşılaştırmak.</p>

<p>Çünkü bunların üretim biçimleri ve araştırılan kullanım şekilleri farklıdır.</p>

<p>Dolayısıyla “Birinde gram var, diğerinde miligram var; gram olan kesin daha güçlüdür” şeklinde bir kıyaslama doğru değildir.</p>

<p>Tendon ve spor yapanlarda durum nasıl?</p>

<p>Kolajen peptitleri spor biliminde de araştırılıyor.</p>

<p>Sports Medicine’da yayımlanan bir sistematik derleme ve meta-analizde 19 çalışma ve 768 katılımcı değerlendirildi. Uzun süreli egzersizle birlikte kullanılan kolajen peptitlerinin yağsız vücut kütlesi, tendon yapısı ve bazı performans ölçümlerinde olumlu etkileri olabileceği bildirildi.</p>

<p>Ancak araştırmacılar kanıtların güven düzeyinin sonuca göre düşük ile orta arasında değiştiğini belirtti.</p>

<p>Buradaki kritik kelime egzersiz.</p>

<p>Kolajen, hareketsiz bir yaşamın üzerine serpilecek sihirli bir toz değil. Tendon, kas ve kemik sağlığında mekanik yüklenme ve düzenli egzersiz temel belirleyiciler arasında bulunuyor.</p>

<p>Ayrıca kolajen, kas geliştirmek amacıyla kullanılan yüksek kaliteli tam protein kaynaklarıyla birebir eşdeğer kabul edilmemeli. Kolajenin aminoasit yapısı farklıdır ve tam protein olarak değerlendirilmez.</p>

<p>Saç ve tırnak için kolajen işe yarıyor mu?</p>

<p>Kolajenin cilt üzerindeki araştırmaları, saç ve tırnak konusundaki verilerden daha güçlü.</p>

<p>Saç dökülmesinin genetik yatkınlık, demir eksikliği, tiroit hastalıkları, hormonal değişiklikler, stres, bazı hastalıklar ve ilaçlar dahil çok sayıda nedeni olabilir.</p>

<p>Bu nedenle saç dökülmesi yaşayan bir kişinin sorunu yalnızca kolajen eksikliğine bağlaması doğru değildir.</p>

<p>Tırnaklar için de benzer biçimde bazı olumlu küçük çalışmalar bulunmasına rağmen kanıt düzeyi cilt araştırmalarındaki kadar güçlü değildir.</p>

<p>“Kolajen saç çıkarır” veya “tırnak kırılmasını kesin önler” gibi ifadeler mevcut bilimsel kanıtı aşar.</p>

<p>Toz, sıvı, tablet: Hangisi daha iyi?</p>

<p>Ürünün sıvı olması otomatik olarak daha iyi emildiği veya daha etkili olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Toz, sıvı, kapsül veya tablet çoğunlukla ürünün sunuluş biçimidir.</p>

<p>Daha önemli olan:</p>

<ul>
 <li>İçerdiği kolajenin formu</li>
 <li>Günlük gerçek kolajen miktarı</li>
 <li>Ürünün kalite kontrolü</li>
 <li>İçeriğin etikette açık biçimde belirtilmesi</li>
 <li>Hedeflenen kullanım alanıyla ilgili insan çalışmalarının bulunmasıdır.</li>
</ul>

<p>Ürüne “premium”, “beauty”, “anti-age” veya benzeri ifadeler eklenmesi ise bilimsel etkinliğin göstergesi değildir.</p>

<p>Kolajenin yanında C vitamini şart mı?</p>

<p>C vitamini, vücudun normal kolajen sentezinde gerekli bir besin öğesidir.</p>

<p>Ancak buradan “kolajen takviyesi mutlaka yüksek doz C vitaminiyle alınmalıdır” sonucu çıkmaz.</p>

<p>Yeterli ve dengeli beslenen kişiler günlük C vitamini ihtiyacını sebze ve meyvelerden karşılayabilir. Daha fazla C vitamini almanın otomatik olarak daha fazla kolajen üretileceği anlamına gelmediği unutulmamalı.</p>

<p>Kolajen kullanırken en sık yapılan hata ne?</p>

<p>Belki de en büyük hata kolajeni temel sağlık davranışlarının yerine koymak.</p>

<p>Cildini korumak isteyen bir kişi için güneşten korunma ve sigaradan uzak durmak önemini korur.</p>

<p>Kemik sağlığında yeterli beslenme, fiziksel aktivite ve direnç egzersizleri önemlidir.</p>

<p>Eklem sağlığında uygun egzersiz, kas gücü ve gerektiğinde kilo kontrolü temel yaklaşımlar arasındadır.</p>

<p>Kas geliştirmek isteyenler açısından ise yeterli enerji ve kaliteli protein alımıyla birlikte direnç egzersizi temel belirleyicidir.</p>

<p>Kolajen bütün bunların yerine geçen kestirme bir yol değildir.</p>

<p>Kimler kolajen kullanırken dikkat etmeli?</p>

<p>Kolajen takviyeleri genellikle iyi tolere edilse de herkes için otomatik olarak uygun kabul edilmemeli.</p>

<p>Özellikle:</p>

<ul>
 <li>Balık veya deniz ürünü alerjisi bulunanlar balık kaynaklı ürünlere</li>
 <li>Ürünün diğer bileşenlerine karşı alerjisi olanlar içeriğe</li>
 <li>Gebeler ve emzirenler takviye kullanımına</li>
 <li>Kronik hastalığı bulunanlar veya düzenli ilaç kullananlar ürünün tüm içeriğine</li>
</ul>

<p>dikkat etmeli.</p>

<p>Takviyelerde yalnızca kolajene değil, aroma vericilere, vitamin-mineral karışımlarına ve diğer ek maddelere de bakılması gerekir.</p>

<p>Etikette neye bakılmalı?</p>

<p>Kolajen seçerken parlak ambalajdan daha değerli bilgiler küçük puntolarda saklanabilir.</p>

<p>Tüketici şu soruların yanıtını aramalı:</p>

<p>Kolajenin kaynağı belirtilmiş mi?<br />
Balık, sığır, tavuk veya başka bir kaynak açıkça yazılmalı.</p>

<p>Hangi form kullanılıyor?<br />
Hidrolize kolajen peptidi mi, denatüre edilmemiş Tip 2 kolajen mi?</p>

<p>Bir porsiyonda gerçekte ne kadar kolajen var?<br />
Kutunun toplam ağırlığıyla günlük kolajen miktarı birbirine karıştırılmamalı.</p>

<p>Ürün ne amaçla kullanılıyor?<br />
Cilt için alınan ürünle eklem amacıyla araştırılan formülasyon aynı olmayabilir.</p>

<p>İçerik şeffaf mı?<br />
Çok sayıda vitamin, mineral ve başka bileşenin aynı ürüne eklenmesi kolajenin daha etkili olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Son söz: Balık mı sığır mı?</p>

<p>Kolajen dünyasının en önemli ayrımı aslında “balık mı, sığır mı?” sorusundan daha geniş.</p>

<p>Cilt için araştırılan hidrolize Tip 1 ağırlıklı kolajen peptitleri ile eklem için incelenen Tip 2 ürünleri aynı kategori içinde değerlendirilmemeli.</p>

<p>Balık kolajeni çoğunlukla Tip 1 yönünden öne çıkarken, sığır kaynaklı ürünlerde Tip 1 ve Tip 3 yaygın. Eklem-kıkırdak hedefinde ise Tip 2 kolajen farklı bir başlık oluşturuyor.</p>

<p>Bilimsel verilerin bugünkü tablosu, “balık kolajeni kesin daha iyidir” veya “sığır kolajeni daha güçlüdür” şeklinde genel bir şampiyon ilan etmeye izin vermiyor.</p>

<p>Kolajen takviyeleri tamamen işe yaramaz ürünler olarak görülmemeli; özellikle cilt nemi ve elastikiyeti ile bazı eklem yakınmalarında olumlu sonuçlar bildiren klinik araştırmalar bulunuyor.</p>

<p>Fakat etkileri mucizevi değil, kişiden kişiye değişebilir ve ürünlerin tamamı birbirinin eşdeğeri değil.</p>

<p>Kolajen seçerken hayvanın türünden önce amaç, kolajen tipi, formu, günlük miktarı, ürün kalitesi ve o formülasyonun arkasındaki insan çalışmaları önem taşıyor.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>Nutrients – Effects of Oral Collagen for Skin Anti-Aging: A Systematic Review and Meta-Analysis – Pu SY, Huang YL, Pu CM ve arkadaşları – 2023 – DOI: 10.3390/nu15092080</li>
 <li>Indian Journal of Dermatology, Venereology and Leprology – Effects of collagen-based supplements on skin’s hydration and elasticity: A systematic review and meta-analysis – Danessa G, Notario D, Regina R – 2025 – DOI: 10.25259/IJDVL_1165_2023</li>
 <li>Clinical and Experimental Rheumatology – Effect of collagen supplementation on knee osteoarthritis: an updated systematic review and meta-analysis of randomised controlled trials – Simental-Mendía M, Ortega-Mata D, Acosta-Olivo CA ve arkadaşları – 2025 – DOI: 10.55563/clinexprheumatol/kflfr5</li>
 <li>International Orthopaedics – Effect of collagen supplementation on osteoarthritis symptoms: a meta-analysis of randomized placebo-controlled trials – García-Coronado JM, Martínez-Olvera L, Elizondo-Omaña RE ve arkadaşları – 2019 – DOI: 10.1007/s00264-018-4211-5</li>
 <li>Sports Medicine – Impact of Collagen Peptide Supplementation in Combination with Long-Term Physical Training on Strength, Musculotendinous Remodeling, Functional Recovery, and Body Composition in Healthy Adults: A Systematic Review with Meta-analysis – Bischof K, Moitzi AM, Stafilidis S, König D – 2024 – DOI: 10.1007/s40279-024-02079-0</li>
 <li>Journal of Food Science – A review on the processing technique, physicochemical, and bioactive properties of marine collagen – Shaik ve arkadaşları – 2024 – DOI: 10.1111/1750-3841.17273</li>
 <li>Archives of Medical Science – Safety and efficacy of undenatured type II collagen in the treatment of osteoarthritis of the knee: a clinical trial – Crowley DC, Lau FC, Sharma P ve arkadaşları – 2009 – DOI: 10.7150/ijms.6.312</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kozmetik</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/kolajen-takviyeleri-gercekten-ise-yariyor-mu-balik-mi-sigir-mi-daha-iyi</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 00:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8593.jpeg" type="image/jpeg" length="72885"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Magnezyum Rehberi: Faydaları, Eksiklik Belirtileri ve Formlar Arasındaki Farklar]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/magnezyum-rehberi-faydalari-eksiklik-belirtileri-ve-formlar-arasindaki-farklar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/magnezyum-rehberi-faydalari-eksiklik-belirtileri-ve-formlar-arasindaki-farklar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Son dönemde uyku, yorgunluk ve kas kramplarıyla birlikte sıkça gündeme gelen magnezyum gerçekten ne işe yarıyor? Herkes takviye kullanmalı mı, sitrat, glisinat ve oksit arasındaki fark ne?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Magnezyum Neden Bu Kadar Gündemde? Hangi Form Ne İşe Yarıyor?</p>

<p>Bir dönem D vitamini, ardından kolajen ve probiyotikler… Son dönemde ise takviye dünyasının yıldızı magnezyum. Sosyal medyada uykudan strese, kas kramplarından yorgunluğa kadar pek çok sorun için öneriliyor. Eczane ve market raflarında ise kafa karıştıran bir tablo var: Magnezyum sitrat, glisinat, bisglisinat, oksit, malat, klorür, L-treonat…</p>

<p>Peki magnezyum gerçekten ne işe yarıyor? Hangi besinlerde bulunuyor? Eksikliği nasıl anlaşılır? En çok merak edilen soru ise şu: Hangi magnezyum formu daha iyi?</p>

<p>Bilimsel verilerin verdiği ilk mesaj oldukça net: Magnezyum vücut için vazgeçilmez bir mineral. Ancak bu, herkesin magnezyum takviyesi kullanması gerektiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Magnezyum nedir, vücutta ne işe yarar?</p>

<p>Magnezyum, vücudun normal çalışması için ihtiyaç duyduğu temel minerallerden biri. Enerji üretiminden protein sentezine, kasların çalışmasından sinir sistemine kadar yüzlerce biyolojik süreçte görev alıyor.</p>

<p>Kasların kasılıp gevşemesinde, sinirler arasındaki iletişimde, normal kalp ritminin sürdürülmesinde, kan şekeri ve kan basıncının düzenlenmesinde rol oynuyor. Kemik sağlığı açısından da önem taşıyor.</p>

<p>Yetişkin bir insanın vücudunda yaklaşık 25 gram magnezyum bulunuyor. Bunun yüzde 50-60 kadarı kemiklerde, geri kalanının büyük bölümü kaslarda ve diğer dokularda yer alıyor. Kanda bulunan magnezyum ise toplam miktarın yüzde 1’inden daha az.</p>

<p>Kısacası magnezyum yalnızca “kramplara iyi gelen mineral” değil; vücudun günlük işleyişinin temel parçalarından biri.</p>

<p>Günlük ne kadar magnezyuma ihtiyacımız var?</p>

<p>Magnezyum ihtiyacı yaşa, cinsiyete ve gebelik gibi özel durumlara göre değişiyor.</p>

<p>Yetişkin erkeklerde önerilen günlük toplam alım genel olarak 400-420 mg, yetişkin kadınlarda ise 310-320 mg düzeyinde.</p>

<p>Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Bu rakamlar yalnızca takviyeden alınması gereken miktarı ifade etmiyor. Gün içinde yiyecek ve içeceklerden alınan magnezyum da bu toplamın içinde.</p>

<p>Bu nedenle günlük ihtiyacı 400 mg olan bir kişinin doğrudan 400 mg magnezyum takviyesi kullanması gerektiği düşüncesi doğru değil.</p>

<p>Magnezyum hangi besinlerde bulunur?</p>

<p>Magnezyumun ilk adresi takviye kutusu değil, beslenmedir.</p>

<p>Özellikle şu besinler magnezyum açısından zengindir:</p>

<ul>
 <li>Kabak çekirdeği</li>
 <li>Badem ve kaju</li>
 <li>Chia ve diğer tohumlar</li>
 <li>Ispanak ve koyu yeşil yapraklı sebzeler</li>
 <li>Kuru fasulye ve diğer baklagiller</li>
 <li>Tam tahıllar</li>
 <li>Yer fıstığı</li>
 <li>Avokado</li>
</ul>

<p>Yaklaşık 28 gram kabak çekirdeği yaklaşık 156 mg, aynı miktarda badem ise yaklaşık 80 mg magnezyum sağlayabilir.</p>

<p>Bu nedenle “Hangi magnezyumu almalıyım?” sorusundan önce “Beslenmem yeterince magnezyum içeriyor mu?” sorusunu sormak daha doğru olabilir.</p>

<p>Magnezyum eksikliği nasıl anlaşılır?</p>

<p>Sağlıklı ve dengeli beslenen kişilerde belirgin magnezyum eksikliği sanıldığı kadar sık görülmez. Böbrekler, vücuttaki magnezyum azaldığında idrarla kaybı azaltarak dengeyi korumaya çalışır.</p>

<p>Bununla birlikte uzun süre yetersiz beslenme, bağırsaklardan emilimi etkileyen hastalıklar, bazı kronik hastalıklar ve bazı ilaçlar magnezyum eksikliğine zemin hazırlayabilir.</p>

<p>Eksiklikte görülebilecek belirtiler arasında:</p>

<ul>
 <li>İştahsızlık</li>
 <li>Bulantı</li>
 <li>Halsizlik ve güçsüzlük</li>
 <li>Uyuşma ve karıncalanma</li>
 <li>Kas kasılmaları ve kramplar</li>
</ul>

<p>yer alabilir.</p>

<p>İleri derecede eksiklikte kalp ritmi bozuklukları ve nöbet gibi ciddi sorunlar da ortaya çıkabilir.</p>

<p>Ancak önemli bir nokta var: Her kramp, göz seğirmesi veya yorgunluk magnezyum eksikliği anlamına gelmez.</p>

<p>Bu şikâyetlerin kansızlıktan tiroit sorunlarına, uyku bozukluklarından başka mineral ve vitamin eksikliklerine kadar çok sayıda farklı nedeni olabilir.</p>

<p>Kimlerde magnezyum eksikliği riski daha yüksek?</p>

<p>Bazı kişilerde magnezyum yetersizliği daha sık görülebilir.</p>

<p>Uzun süren ishal veya bağırsaklardan besin emilimini bozan hastalıkları bulunanlar, tip 2 diyabeti olanlar, ileri yaştaki kişiler ve uzun süre yoğun alkol tüketenler risk grubunda olabilir.</p>

<p>Bazı ilaçlar da magnezyum dengesini etkileyebilir. Özellikle bazı idrar söktürücü ilaçlar ile uzun süre kullanılan bazı mide asidi baskılayıcı ilaçlar bu açıdan önem taşıyor.</p>

<p>Hangi magnezyum daha iyi?</p>

<p>Takviye raflarındaki asıl kafa karışıklığı burada başlıyor.</p>

<p>Magnezyum takviyelerinde mineral farklı maddelere bağlanmış halde bulunuyor. Bu nedenle magnezyum sitrat, oksit, glisinat veya klorür gibi farklı isimlerle karşılaşıyoruz.</p>

<p>Bu formlar arasında çözünürlük, bağırsaktan emilim ve sindirim sistemi üzerindeki etkiler bakımından farklılıklar bulunabiliyor.</p>

<p>Ancak “herkes için en iyi magnezyum budur” şeklinde tek bir bilimsel cevap yok.</p>

<p>Magnezyum sitrat</p>

<p>En yaygın kullanılan ve üzerinde uzun süredir çalışılan formlardan biri.</p>

<p>İnsan çalışmalarında magnezyum sitratın magnezyum okside kıyasla daha iyi emilebildiğine ilişkin bulgular bulunuyor.</p>

<p>Sitratın bağırsak hareketlerini artırabilmesi de önemli. Kabızlık yaşayan bazı kişilerde bu özellik avantaj sağlayabilirken, hassas bağırsakları olanlarda ishal veya karın rahatsızlığına neden olabilir.</p>

<p>Magnezyum glisinat ve bisglisinat</p>

<p>Son yılların en popüler formlarından biri. Magnezyumun glisin adlı amino aside bağlanmasıyla elde ediliyor.</p>

<p>Özellikle uyku ve stres için pazarlanıyor ve bazı kişilerde sindirim sistemi açısından daha rahat tolere edilebiliyor.</p>

<p>Ancak önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Magnezyum glisinatın uyku veya stres için diğer bütün magnezyum formlarından kesin biçimde üstün olduğunu gösteren güçlü klinik kanıt henüz yeterli değil.</p>

<p>Dolayısıyla “uyku için en iyi magnezyum kesinlikle glisinattır” şeklindeki ifadeler bilimsel verilerin söylediğinden daha ileri gidiyor.</p>

<p>Magnezyum oksit</p>

<p>Magnezyum oksit yaygın ve genellikle ekonomik bir form.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Elementel magnezyum oranı yüksek görünmesine rağmen bağırsaktan emilimi bazı daha iyi çözünen magnezyum formlarına göre daha düşük olabilir.</p>

<p>Ayrıca bağırsak hareketlerini artırabildiğinden ishal ve karın rahatsızlığı yapabilir.</p>

<p>Bu nedenle ürünün üzerindeki yüksek rakam tek başına “daha iyi magnezyum” anlamına gelmez.</p>

<p>Magnezyum klorür, laktat ve aspartat</p>

<p>Bu formlar da takviyelerde kullanılabiliyor. Genel olarak suda daha iyi çözünen magnezyum tuzlarının bağırsaktan emiliminin daha iyi olabileceğine ilişkin veriler bulunuyor.</p>

<p>Ancak daha iyi emilim, belirli bir sağlık sorunu için mutlaka daha etkili olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Magnezyum malat ve L-treonat</p>

<p>Magnezyum malat özellikle kas ve enerji, L-treonat ise beyin sağlığı, hafıza ve uyku iddialarıyla öne çıkarılıyor.</p>

<p>Bu alanlarda araştırmalar bulunmakla birlikte, belirli bir formun hafızayı belirgin biçimde güçlendirdiğini, beyin yaşlanmasını önlediğini veya kronik yorgunluğu tedavi ettiğini söylemek için mevcut insan çalışmalarının gücü yeterli değil.</p>

<p>Takviyelerde en sık yapılan hatalardan biri, umut verici bir biyolojik mekanizmayı kanıtlanmış klinik faydayla karıştırmak.</p>

<p>Magnezyum uykuya gerçekten iyi gelir mi?</p>

<p>Magnezyumun son dönemdeki popülerliğinin önemli nedenlerinden biri uyku.</p>

<p>Mineralin sinir sistemi işlevlerinde önemli rol oynaması nedeniyle uyku üzerindeki etkisinin araştırılması bilimsel açıdan anlamlı.</p>

<p>Bazı çalışmalarda magnezyum alımı veya magnezyum düzeyi ile uyku arasında olumlu ilişkiler gözlendi. Ancak kontrollü klinik araştırmaların sonuçları henüz magnezyumun herkeste uykusuzluğu giderdiğini gösterecek kadar güçlü ve tutarlı değil.</p>

<p>Bu nedenle magnezyumu doğal bir uyku ilacı gibi görmek doğru değil.</p>

<p>Özellikle uzun süren uykusuzlukta uyku apnesi, stres ve ruhsal sorunlar, kullanılan ilaçlar, kafein tüketimi veya başka sağlık sorunları da değerlendirilmelidir.</p>

<p>Kas krampları varsa magnezyum almak gerekir mi?</p>

<p>Toplumdaki en yaygın inanışlardan biri bu.</p>

<p>Magnezyum eksikliği gerçekten kas kasılmalarına ve kramplara yol açabilir. Ancak bunun tersi her zaman doğru değil: Kramp olması magnezyum eksikliği olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Cochrane tarafından yayımlanan kapsamlı değerlendirmede, özellikle nedeni açıklanamayan gece krampları yaşayan ileri yaştaki yetişkinlerde magnezyum takviyesinin rutin kullanımının belirgin fayda sağladığını gösteren güçlü kanıt bulunmadı.</p>

<p>Sık tekrarlayan veya şiddetli krampların altında sıvı kaybı, yoğun egzersiz, dolaşım sorunları, bazı ilaçlar veya başka sağlık problemleri bulunabilir.</p>

<p>Migren konusunda kanıtlar daha dikkat çekici</p>

<p>Magnezyumun üzerinde en fazla araştırıldığı alanlardan biri migren.</p>

<p>Klinik çalışmalar ve sistematik değerlendirmeler, ağızdan alınan magnezyumun bazı migren hastalarında atakların önlenmesine katkıda bulunabileceğini düşündürüyor.</p>

<p>Ancak migren çalışmalarında kullanılan magnezyum miktarları sıradan günlük takviye kullanımından farklı olabiliyor. Bu nedenle migren tedavisi amacıyla yüksek miktarda magnezyum kullanımı kişinin kendi kendine başlayacağı basit bir takviye uygulaması olarak görülmemeli.</p>

<p>Tansiyonu düşürür mü?</p>

<p>Magnezyum kan basıncının düzenlenmesinde rol oynuyor. Fakat bu, magnezyum takviyesinin tansiyon ilacının yerine geçebileceği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Randomize kontrollü araştırmaların değerlendirildiği güncel meta-analizlerde magnezyum takviyesinin kan basıncında küçük düşüşlerle ilişkili olabileceği gösterildi. Etkinin hipertansiyonu veya magnezyum yetersizliği bulunan bazı kişilerde daha belirgin olabileceği bildirildi.</p>

<p>Bununla birlikte magnezyum, hipertansiyon için reçete edilen tedavilerin alternatifi değildir.</p>

<p>Etikette asıl bakılması gereken: Elementel magnezyum</p>

<p>Takviye seçerken tüketicilerin en fazla gözden kaçırdığı ayrıntılardan biri elementel magnezyum miktarıdır.</p>

<p>Örneğin “500 mg magnezyum sitrat” ile “500 mg magnezyum” aynı şey olmayabilir. Bir magnezyum bileşiğinin toplam ağırlığı ile vücuda sağladığı gerçek magnezyum miktarı farklıdır.</p>

<p>Bu nedenle farklı ürünleri karşılaştırırken yalnızca “sitrat”, “glisinat” veya “oksit” adına değil, bir porsiyonun sağladığı elementel magnezyum miktarına da bakılmalıdır.</p>

<p>Fazlası daha faydalı değil</p>

<p>Magnezyum doğal bir mineral olsa da yüksek miktarda takviye kullanımı tamamen risksiz değil.</p>

<p>Besinlerden doğal olarak alınan magnezyum, böbrek fonksiyonları normal kişilerde genellikle sorun oluşturmaz. Fazlası böbreklerden atılır.</p>

<p>Takviye ve ilaçlardan alınan magnezyum için ise yetişkinlerde günlük 350 mg’lık üst sınır belirlenmiştir. Bu rakam yiyeceklerde doğal olarak bulunan magnezyumu kapsamaz.</p>

<p>Takviyelerden yüksek miktarda magnezyum almak ishal, bulantı ve karın kramplarına neden olabilir.</p>

<p>Çok yüksek miktarlarda ise tansiyon düşüklüğü, belirgin kas güçsüzlüğü, solunum sorunları ve ciddi kalp ritmi bozuklukları ortaya çıkabilir.</p>

<p>Özellikle böbrek fonksiyonları bozulmuş kişilerde fazla magnezyumun vücuttan atılması güçleşebileceğinden risk daha yüksektir.</p>

<p>Magnezyum bazı ilaçlarla etkileşebilir</p>

<p>“Vitamin ve mineral takviyesi” olması magnezyumun ilaçlarla etkileşmeyeceği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Magnezyum bazı antibiyotiklerin ve kemik erimesi tedavisinde kullanılan bazı ilaçların bağırsaktan emilimini etkileyebilir. Bazı idrar söktürücü ilaçlar vücuttaki magnezyum düzeyini değiştirebilir.</p>

<p>Uzun süre kullanılan bazı mide asidi baskılayıcı ilaçlar da düşük magnezyum düzeyleriyle ilişkilendirilebilir.</p>

<p>Bu nedenle özellikle düzenli ilaç kullanan, böbrek hastalığı bulunan veya bir hastalığın tedavisi amacıyla magnezyum kullanmayı düşünen kişilerde takviye seçimi bireysel sağlık durumundan bağımsız değerlendirilmemeli.</p>

<p>Peki hangi magnezyum formunu seçmeli?</p>

<p>Tek bir formu herkese “en iyi magnezyum” olarak önermek doğru değil.</p>

<p>Sitrat: Emilimi konusunda iyi veriler bulunan seçeneklerden biri; bağırsakları çalıştırabilir.</p>

<p>Glisinat veya bisglisinat: Bazı kişiler tarafından daha iyi tolere edilebilir; ancak uyku ve stres için diğer tüm formlardan üstün olduğu kesinleşmiş değil.</p>

<p>Oksit: Elementel magnezyum oranı yüksek olabilir ancak emilimi bazı formlara göre daha düşüktür; bağırsak etkileri daha belirgin olabilir.</p>

<p>Klorür, laktat ve aspartat: İyi çözünen ve emilim açısından avantaj gösterebilen seçenekler arasında.</p>

<p>Malat ve L-treonat: Popüler formlar olmakla birlikte kendilerine atfedilen özel faydaların önemli bir bölümü için daha güçlü klinik araştırmalara ihtiyaç var.</p>

<p>Dolayısıyla doğru soru yalnızca “En iyi magnezyum hangisi?” değil.</p>

<p>Asıl sorular şunlar olmalı: Gerçekten takviyeye ihtiyacım var mı? Hangi amaçla kullanıyorum? Ürün ne kadar elementel magnezyum sağlıyor? Kullandığım ilaçlarla etkileşebilir mi?</p>

<p>Magnezyum bir moda değil, ama mucize de değil</p>

<p>Magnezyumun sosyal medyadaki popülerliği değişebilir; insan vücudundaki önemi ise değişmez.</p>

<p>Kasların, sinir sisteminin, kemiklerin, enerji metabolizmasının ve normal kalp ritminin sağlıklı çalışmasında temel görevleri bulunuyor.</p>

<p>Ancak “vücut için gerekli” olması, “herkes takviye kullanmalı” anlamına gelmiyor.</p>

<p>Çoğu kişi için ilk adım; yeşil yapraklı sebzeler, kuruyemişler, tohumlar, baklagiller ve tam tahıllar açısından zengin, dengeli bir beslenme düzenidir.</p>

<p>Takviye gerektiğinde ise kutunun üzerindeki “uyku”, “stres”, “enerji” veya “beyin” vaatlerinden önce gerçek ihtiyaç, elementel magnezyum miktarı, formun emilimi ve toleransı, kullanılan ilaçlar ve kişinin sağlık durumu dikkate alınmalıdır.</p>

<p>Magnezyum önemli bir mineral. Onu değerli yapan ise sosyal medyadaki vaatleri değil, insan vücudunda sessizce yürüttüğü yüzlerce gerçek görev.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>National Institutes of Health, Office of Dietary Supplements – Magnesium: Fact Sheet for Health Professionals – 2026.</li>
 <li>Journal of the American College of Nutrition – Magnesium bioavailability from magnesium citrate and magnesium oxide – Lindberg JS, Zobitz MM, Poindexter JR, Pak CY – 1990 – DOI: 10.1080/07315724.1990.10720349</li>
 <li>Magnesium Research – Mg citrate found more bioavailable than other Mg preparations in a randomised, double-blind study – Walker AF ve arkadaşları – 2003.</li>
 <li>Cochrane Database of Systematic Reviews – Magnesium for skeletal muscle cramps – Garrison SR ve arkadaşları – 2020 – DOI: 10.1002/14651858.CD009402.pub3</li>
 <li>Biological Trace Element Research – The Role of Magnesium in Sleep Health: a Systematic Review of Available Literature – Arab A, Rafie N, Amani R ve arkadaşları – 2023 – DOI: 10.1007/s12011-022-03162-1</li>
 <li>Headache – Magnesium in Migraine Prophylaxis: Is There an Evidence-Based Rationale? A Systematic Review – von Luckner A, Riederer F – 2018 – DOI: 10.1111/head.13217</li>
 <li>Hypertension – Magnesium Supplementation and Blood Pressure: A Systematic Review and Meta-Analysis of Randomized Controlled Trials – Argeros Z, Xu X, Bhandari B ve arkadaşları – 2025 – DOI: 10.1161/HYPERTENSIONAHA.125.25129</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Vitamin &amp; Mineraller</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/magnezyum-rehberi-faydalari-eksiklik-belirtileri-ve-formlar-arasindaki-farklar</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 00:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8592.jpeg" type="image/jpeg" length="92199"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Panik Atak mı, Kalp Krizi mi? Birbirine Benzeyen Belirtilere Dikkat]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/panik-atak-mi-kalp-krizi-mi-birbirine-benzeyen-belirtilere-dikkat</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/panik-atak-mi-kalp-krizi-mi-birbirine-benzeyen-belirtilere-dikkat" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kalp çarpıntısı, nefes alamama hissi, terleme, titreme ve yoğun ölüm korkusu… Panik atak çok gerçek fiziksel belirtiler yaratabilir. Peki neden olur, ne kadar sürer ve ne zaman yardım gerekir?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir anda kalbiniz hızlanıyor. Nefesiniz yetmiyormuş gibi geliyor, elleriniz titriyor, göğsünüz sıkışıyor. Başınız dönüyor ve birkaç dakika içinde zihninizden tek bir düşünce geçebiliyor: “Bana ne oluyor?”</p>

<p>Panik atak yaşayan birçok kişi için tablo tam da böyle başlayabiliyor. Belirtiler öylesine güçlü olabiliyor ki kişi kalp krizi geçirdiğini, bayılacağını, kontrolünü kaybedeceğini hatta öleceğini düşünebiliyor.</p>

<p>Panik atak yalnızca “çok korkmak” değildir. Beynin ve bedenin tehlikeye karşı geliştirdiği alarm sisteminin, ortada belirgin bir tehlike bulunmadığı halde güçlü biçimde devreye girmesiyle ortaya çıkabilen yoğun bir korku veya rahatsızlık dönemidir.</p>

<p>WebMD’nin panik ataklara ilişkin hasta bilgilendirmesinde de hızlı kalp atımı, nefes almakta zorlanma ve yoğun korku gibi belirtilerin öne çıktığı görülüyor. Klinik kaynaklar ise panik atağın belirtilerinin kalp, solunum ve başka sağlık sorunlarıyla karışabileceğine dikkat çekiyor.</p>

<p>Panik atak nedir?</p>

<p>Panik atak, yoğun korku veya rahatsızlığın aniden yükseldiği ve belirtilerin kısa süre içerisinde belirginleştiği bir durumdur.</p>

<p>Kişi atak başlamadan hemen önce kendisini tamamen sakin hissediyor olabilir. Bazı atakların belirgin bir tetikleyicisi bulunurken bazıları beklenmedik şekilde ortaya çıkabilir.</p>

<p>Panik atak sırasında vücudun stres yanıtı harekete geçer. Kalp daha hızlı atabilir, solunum değişebilir, terleme ve titreme başlayabilir. Bu fiziksel değişikliklerin kendisi de kişinin korkusunu artırabilir.</p>

<p>Böylece bir döngü oluşabilir: Kişi bedensel belirtiden korkar, korku belirtileri güçlendirir, güçlenen belirtiler ise tehlike algısını daha da artırır.</p>

<p>Panik atağın en sık görülen belirtileri neler?</p>

<p>Panik atak yalnızca psikolojik bir korku hissiyle sınırlı değildir. Belirtilerin önemli bir bölümü doğrudan bedende hissedilir.</p>

<p>Sık görülebilen belirtiler arasında şunlar bulunur:</p>

<ul>
 <li>Kalp çarpıntısı veya kalbin hızlı atması</li>
 <li>Terleme</li>
 <li>Titreme veya sarsılma</li>
 <li>Nefes darlığı veya nefesin yetmediği hissi</li>
 <li>Boğuluyormuş gibi hissetme</li>
 <li>Göğüste ağrı veya rahatsızlık</li>
 <li>Bulantı veya karında rahatsızlık</li>
 <li>Baş dönmesi, sersemlik veya bayılacakmış gibi hissetme</li>
 <li>Üşüme veya sıcak basması</li>
 <li>Uyuşma ve karıncalanma</li>
 <li>Çevrenin gerçek dışı gelmesi veya kişinin kendisine yabancılaşması</li>
 <li>Kontrolünü kaybetme korkusu</li>
 <li>Ölüm korkusu</li>
</ul>

<p>Bu belirtilerin hepsinin aynı kişide görülmesi gerekmez.</p>

<p>Özellikle çarpıntı, göğüs rahatsızlığı, baş dönmesi ve nefes darlığı kişinin ciddi bir fiziksel hastalık yaşadığını düşünmesine yol açabilir.</p>

<p>Panik atak ne kadar sürer?</p>

<p>Panik atağın önemli özelliklerinden biri belirtilerin hızla yükselmesidir. Yoğun korku ve bedensel belirtiler genellikle dakikalar içerisinde belirginleşir.</p>

<p>Atağın en yoğun bölümü görece kısa sürebilse de kişinin huzursuzluğu, yorgunluğu veya yeni bir atak geçirme endişesi daha uzun süre devam edebilir.</p>

<p>Bu nedenle “panik atak yalnızca birkaç dakika sürer” biçimindeki katı bir yaklaşım doğru değildir. Atağın yoğunluğu ve sonrasında yaşanan etkiler kişiden kişiye değişebilir.</p>

<p>Panik atak ile panik bozukluk aynı şey değil</p>

<p>Bu ayrım önemli.</p>

<p>Bir insan hayatının herhangi bir döneminde panik atak yaşayabilir. Tek bir panik atak geçirmek, kişinin mutlaka panik bozukluğu olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Panik bozuklukta ise beklenmedik panik ataklar tekrarlayabilir ve kişi yeni bir atak yaşayacağı konusunda sürekli kaygılanmaya başlayabilir.</p>

<p>Bu kaygı günlük yaşamı değiştirebilir. Kişi yalnız kalmaktan, toplu taşımaya binmekten, kalabalık ortamlara girmekten, seyahat etmekten veya daha önce atak yaşadığı yerlere gitmekten kaçınabilir.</p>

<p>Bazı kişilerde “atak gelirse buradan çıkamam” düşüncesi giderek hayatı daraltabilir.</p>

<p>Panik atak neden olur?</p>

<p>Tek bir neden göstermek çoğu zaman mümkün değildir.</p>

<p>Genetik yatkınlık, beynin korku ve stres sistemlerinin çalışma biçimi, kişinin yaşam deneyimleri ve çevresel faktörler birlikte rol oynayabilir.</p>

<p>Yoğun stres dönemleri bazı insanlarda belirtilerin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Uyku düzensizliği ve fazla kafein tüketimi de bazı kişilerde çarpıntı ve huzursuzluk gibi belirtileri artırarak tabloyu zorlaştırabilir.</p>

<p>Ancak panik atağın her zaman açık bir nedeni veya belirgin bir tetikleyicisi bulunmaz.</p>

<p>Her çarpıntıyı panik atağa bağlamak doğru değil</p>

<p>Panik atağın belki de en önemli noktalarından biri burada ortaya çıkıyor.</p>

<p>Çarpıntı, nefes darlığı, göğüs ağrısı, titreme ve baş dönmesi yalnızca panik atakta görülmez.</p>

<p>Kalp ritim bozuklukları, tiroit hastalıkları, bazı solunum sistemi sorunları, kullanılan bazı ilaçlar ve uyarıcı maddeler benzer belirtilere yol açabilir. Fazla kafein ve bazı maddelerin kullanımı veya bırakılması da değerlendirmede önem taşıyabilir.</p>

<p>Bu nedenle özellikle ilk kez ortaya çıkan, alışılmadık veya şiddetli belirtileri kişinin kendi kendine “Bu kesin panik atak” diye yorumlaması doğru değildir.</p>

<p>Panik atak mı, kalp krizi mi?</p>

<p>İki durum bazı belirtiler açısından birbirine benzeyebilir. Her ikisinde de göğüs ağrısı veya baskı, terleme, nefes darlığı, bulantı, baş dönmesi ve yoğun endişe görülebilir.</p>

<p>Ev ortamında yalnızca belirtilere bakarak güvenli bir ayrım yapmak her zaman mümkün değildir.</p>

<p>Özellikle daha önce değerlendirilmemiş yeni veya şiddetli göğüs ağrısı, belirgin nefes darlığı, bayılma, bilinç değişikliği ya da kişide ciddi bir fiziksel sorun olabileceğini düşündüren belirtiler varsa durumun panik atağa bağlanmadan acil olarak değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>Panik atağın bilinen bir durum olması da gelecekte yaşanacak her göğüs ağrısının otomatik olarak panik atağa bağlanabileceği anlamına gelmez.</p>

<p>Atak sırasında ne yapılabilir?</p>

<p>Panik atağın ortasında kişiye “Sakin ol” demek çoğu zaman sanıldığı kadar işe yaramaz. Çünkü kişi yaşadığı fiziksel belirtileri gerçek ve yoğun biçimde hisseder.</p>

<p>Daha yararlı yaklaşım, mümkünse güvenli bir ortamda kalmak ve yaşanan belirtilerin daha önce değerlendirilmiş bir panik atağa uyduğunu hatırlamaktır.</p>

<p>Hızlı ve kontrolsüz solunum bazı kişilerde baş dönmesi, karıncalanma ve sersemlik hissini artırabilir. Bu nedenle nefesi zorla çok derinleştirmek yerine rahat ve yavaş bir solunum ritmine dönmeye çalışmak yardımcı olabilir.</p>

<p>Dikkati çevredeki somut nesnelere, seslere ve bedensel temaslara yönlendirmek de bazı kişilerde korku döngüsünün kırılmasına yardımcı olabilir.</p>

<p>Ancak belirtilerin gerçekten panik atağa bağlı olduğundan emin olunmayan durumlarda kendi kendine tanı koymak yerine tıbbi değerlendirme önceliklidir.</p>

<p>Panik bozukluk tedavi edilebilir mi?</p>

<p>Evet. Panik bozukluk için etkili tedavi seçenekleri bulunuyor.</p>

<p>En güçlü kanıtlara sahip psikolojik yaklaşımlardan biri bilişsel davranışçı terapidir. Bu terapi, kişinin bedensel belirtileri ve korkuyla ilişkili düşünceleri nasıl yorumladığını ele alırken korkulan duyum ve durumlarla güvenli biçimde çalışılmasını da içerebilir.</p>

<p>Cochrane tarafından değerlendirilen randomize çalışmalar, psikolojik tedavilerin genel olarak tedavi verilmemesine kıyasla yararlı olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte farklı psikoterapi türlerini birbirleriyle karşılaştıran kanıtların kalitesi sınırlı ve bazı sonuçlarda belirsizlik bulunuyor.</p>

<p>İlaç tedavisi de bazı kişiler için seçenek olabilir. BMJ’de yayımlanan sistematik derleme ve ağ meta-analizinde 87 randomize çalışma ve yaklaşık 12 bin 800 katılımcının verileri değerlendirildi. Çalışmada çeşitli ilaç grupları karşılaştırıldı ve serotonin sistemi üzerinden etkili bazı antidepresanların yarar ile yan etkiler arasındaki denge açısından öne çıktığı bildirildi.</p>

<p>Bununla birlikte araştırmaların önemli bir bölümünün kısa süreli olması ve kanıtların bazı karşılaştırmalarda sınırlı kalması nedeniyle ilaç seçimi kişiye göre yapılmalıdır.</p>

<p>“Sakinleştirici” ilaçlar neden gelişigüzel kullanılmamalı?</p>

<p>Panik atağın yoğunluğu kişide hızlı rahatlama isteği yaratabilir. Ancak reçeteli sakinleştirici ilaçların kişinin kendi kararıyla kullanılması doğru değildir.</p>

<p>Özellikle benzodiazepin grubu ilaçlar bağımlılık, tolerans ve bırakıldığında yoksunluk belirtileri gibi sorunlarla ilişkilidir. Bu nedenle güncel klinik yaklaşımlarda panik bozukluğun uzun süreli tedavisinde rutin ilk seçenek olarak önerilmezler.</p>

<p>Tedavinin psikoterapi, ilaç veya bunların birlikte kullanılması şeklinde planlanması kişinin belirtilerine, eşlik eden hastalıklarına, kullandığı diğer ilaçlara ve tercihine göre değişebilir.</p>

<p>Kahve panik atağı tetikleyebilir mi?</p>

<p>Kafein sinir sistemini uyaran bir maddedir. Fazla tüketildiğinde çarpıntı, titreme, huzursuzluk ve uykusuzluk gibi belirtilere neden olabilir.</p>

<p>Bu belirtiler panik atağın bedensel belirtileriyle benzerlik gösterebildiğinden özellikle kafeine duyarlı kişilerde kaygıyı artırabilir.</p>

<p>Ancak buradan “kahve panik bozukluğuna neden olur” sonucu çıkarılamaz. Kişisel duyarlılık ve tüketilen miktar önemlidir.</p>

<p>Enerji içecekleri ve yüksek miktarda kafein içeren diğer ürünler de aynı açıdan değerlendirilmelidir.</p>

<p>Panik atağı olan kişi spordan kaçınmalı mı?</p>

<p>Çarpıntı yaşayan bazı insanlar egzersiz sırasında kalp hızının artmasından korkarak fiziksel aktiviteden uzaklaşmaya başlayabilir.</p>

<p>Oysa fiziksel aktivitenin kaygı belirtilerinin azaltılmasına yardımcı olabileceğini gösteren araştırmalar bulunuyor. Sağlık açısından egzersiz yapmasına engel bir durum bulunmayan kişilerde düzenli hareket genel ruhsal ve fiziksel sağlık açısından yararlıdır.</p>

<p>Panik bozukluğun temel tedavisinin yerine yalnızca egzersiz koymak ise doğru değildir.</p>

<p>En büyük tuzak: “Bir daha olursa?”</p>

<p>Panik atağın kendisi kadar, yeniden yaşanacağı korkusu da kişinin hayatını etkileyebilir.</p>

<p>İnsan zamanla “Ya otobüste olursa?”, “Ya yalnızken gelirse?”, “Ya kimse yardım edemezse?” diye düşünmeye başlayabilir.</p>

<p>Ardından kaçınma davranışları gelişebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Önce kalabalık bir yere gitmemek, ardından toplu taşımadan kaçınmak, sonra evden tek başına çıkamamak gibi giderek genişleyen bir kaçınma zinciri oluşabilir.</p>

<p>Bu nedenle tekrarlayan panik ataklarda yalnızca atağın geçtiği dakikalara değil, kişinin ataklar arasındaki hayatının nasıl değiştiğine de bakmak önemlidir.</p>

<p>Ne zaman profesyonel yardım alınmalı?</p>

<p>Tekrarlayan panik ataklar yaşanıyorsa, kişi yeni bir atak geleceği korkusuyla günlük hayatını değiştirmeye başladıysa veya belirtiler iş, okul, uyku, sosyal yaşam ve ilişkileri etkiliyorsa değerlendirme yararlı olabilir.</p>

<p>Ayrıca belirtilerin fiziksel bir hastalıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığının ayırt edilmesi gerekebilir.</p>

<p>Panik bozukluk kişinin hayatını giderek küçülten bir sorun haline gelebilir ancak etkili tedavi seçenekleri vardır.</p>

<p>Belki de akılda tutulması gereken en önemli nokta şudur: Panik atağın oluşturduğu korku son derece gerçek hissedilir, fakat yaşanan her güçlü bedensel belirtiyi panik atağa bağlamak da güvenli değildir. Doğru değerlendirme hem gereksiz korkunun önüne geçebilir hem de başka bir sağlık sorununun gözden kaçmasını engelleyebilir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>BMJ – Drug treatment for panic disorder with or without agoraphobia: systematic review and network meta-analysis of randomised controlled trials – Chawla N, Anothaisintawee T, Charoenrungrueangchai K ve arkadaşları – 2022 – DOI: 10.1136/bmj-2021-066084</li>
 <li>Cochrane Database of Systematic Reviews – Psychological therapies for panic disorder with or without agoraphobia in adults: a network meta-analysis – Pompoli A, Furukawa TA, Imai H, Tajika A, Efthimiou O, Salanti G – 2016 – DOI: 10.1002/14651858.CD011004.pub2</li>
 <li>Cochrane Database of Systematic Reviews – Psychological therapies versus pharmacological interventions for panic disorder with or without agoraphobia in adults – Imai H, Tajika A, Chen P, Pompoli A, Furukawa TA – 2016 – DOI: 10.1002/14651858.CD011170.pub2</li>
 <li>American Family Physician – Generalized Anxiety Disorder and Panic Disorder in Adults – DeGeorge KC, Grover M, Streeter GS – 2022</li>
 <li>National Institute for Health and Care Excellence – Generalised anxiety disorder and panic disorder in adults: management – Clinical Guideline CG113 – 2011, güncelleme 2020</li>
 <li>WebMD – What Happens When You Have a Panic Attack – Anxiety and Panic Disorders hasta bilgilendirme içeriği</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>📖 Sağlık Rehberi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/panik-atak-mi-kalp-krizi-mi-birbirine-benzeyen-belirtilere-dikkat</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 23:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8589.jpeg" type="image/jpeg" length="33948"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Parkinson Tedavisinde Ultrason Dönemi: Titreme Dakikalar İçinde Kontrol Altına Alındı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/parkinson-tedavisinde-ultrason-donemi-titreme-dakikalar-icinde-kontrol-altina-alindi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/parkinson-tedavisinde-ultrason-donemi-titreme-dakikalar-icinde-kontrol-altina-alindi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD’de Parkinson hastalığı nedeniyle yıllardır şiddetli titremeler yaşayan 72 yaşındaki Hava Kuvvetleri gazisi Bud Leavell’e, kafatası açılmadan beynin belirli bir bölgesini hedefleyen MR eşliğinde odaklanmış ultrason tedavisi uygulandı. UT Southwestern’da gerçekleştirilen işlem sonrasında Leavell’in titremesinde dakikalar içinde belirgin düzelme görüldü. Son kontrolünde etkinin sürdüğü bildirilen Leavell’in “Nasıl gidiyor?” sorusuna verdiği “Hangi titreme?” yanıtı dikkat çekti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Parkinson Hastasının Yıllardır Süren Titremesi Dakikalar İçinde Kayboldu</p>

<p>Parkinson hastalığı nedeniyle yıllardır günlük yaşamını zorlaştıran şiddetli titremelerle mücadele eden 72 yaşındaki Bud Leavell’in tedavisinde dikkat çekici bir sonuç elde edildi. ABD Hava Kuvvetleri gazisi Leavell’e, UT Southwestern Medical Center’da kafatasının cerrahi olarak açılmasını gerektirmeyen MR eşliğinde odaklanmış ultrason tedavisi uygulandı.</p>

<p>Tedavinin ardından Leavell’in en ağır belirtilerinden biri olan titremede dakikalar içinde belirgin düzelme görüldü.</p>

<p>Beynin derinliklerindeki hedefe ultrasonla ulaşılıyor</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>MR eşliğinde odaklanmış ultrason teknolojisinde çok sayıda ultrason dalgası, beynin hareket bozukluğuyla ilişkili son derece küçük bir bölgesinde hassas biçimde bir araya getiriliyor.</p>

<p>Bu noktada oluşturulan kontrollü ısı, Parkinson belirtilerine katkıda bulunan anormal sinir devrelerinin işleyişini değiştirmek amacıyla kullanılıyor.</p>

<p>İşlemin en dikkat çekici yönlerinden biri, klasik beyin cerrahisindeki gibi kafatasının açılmasına veya beyne elektrot yerleştirilmesine ihtiyaç duyulmaması.</p>

<p>Hasta MR cihazındayken hekimler hedef bölgeyi görüntüleyebiliyor, uygulamanın etkisini aşamalı olarak değerlendirebiliyor ve tedaviyi hassas biçimde yönlendirebiliyor.</p>

<p>Değişim dakikalar içinde görüldü</p>

<p>Leavell’in yıllardır yaşamını etkileyen titremesindeki değişimin işlem sırasında ve hemen sonrasında fark edilir hale geldiği bildirildi.</p>

<p>Tedaviden sonraki takip muayenesinde de titremenin kontrol altında olduğu aktarıldı.</p>

<p>Leavell’in durumunun nasıl olduğu sorulduğunda verdiği kısa yanıt ise tedavinin kendi yaşamındaki etkisini özetledi:</p>

<p>“Hangi titreme?”</p>

<p>FDA onayının kapsamı genişletildi</p>

<p>Odaklanmış ultrason Parkinson tedavisinde tamamen yeni bir teknoloji değil. ABD Gıda ve İlaç Dairesi, Exablate Neuro sistemine Parkinson hastalığının belirli hasta gruplarında kullanılmak üzere daha önce de çeşitli onaylar vermişti.</p>

<p>Teknolojinin Parkinson’daki kullanım alanı zaman içerisinde genişledi. FDA, 2025 yılında sistemin ileri Parkinson hastalarında belirli motor komplikasyonların tedavisindeki kullanım kapsamını daha da genişletti.</p>

<p>Bu nedenle yöntemi “Parkinson için ilk kez onaylanan yeni tedavi” şeklinde tanımlamak yerine, kullanım alanı genişleyen non-invaziv bir tedavi teknolojisi olarak değerlendirmek daha doğru.</p>

<p>Parkinson’u ortadan kaldırmıyor</p>

<p>Leavell’in yaşadığı dramatik iyileşmeye rağmen önemli bir ayrım bulunuyor.</p>

<p>Odaklanmış ultrason Parkinson hastalığını iyileştiren veya ortadan kaldıran bir tedavi değil. Hastalığın yol açtığı belirli motor belirtilerin, özellikle uygun hastalardaki şiddetli ve tedaviye dirençli titremenin kontrol edilmesini amaçlıyor.</p>

<p>Her Parkinson hastası da bu işlem için uygun aday kabul edilmiyor. Hastanın belirtileri, hastalığın seyri, kullanılan ilaçlara verdiği yanıt, görüntüleme bulguları ve genel sağlık durumu multidisipliner değerlendirmede önem taşıyor.</p>

<p>Tedavinin beyin dokusunda kalıcı bir lezyon oluşturması nedeniyle yöntemin olası yararlarının yanı sıra riskleri de bulunuyor. Denge, konuşma, yürüme veya duyu ile ilişkili istenmeyen etkiler açısından hastaların dikkatle seçilmesi ve takip edilmesi gerekiyor.</p>

<p>Parkinson tedavisinde farklı bir seçenek</p>

<p>Parkinson hastalığında ilaç tedavileri ve uygun hastalarda derin beyin stimülasyonu uzun süredir kullanılan seçenekler arasında bulunuyor. Odaklanmış ultrason ise seçilmiş hastalarda cerrahi kesi ve implante edilmiş elektrot gerektirmemesiyle farklılaşıyor.</p>

<p>Bud Leavell’in sonucu, teknolojinin uygun Parkinson hastalarında ne kadar hızlı ve belirgin bir klinik etki oluşturabileceğini gösteren dikkat çekici bir örnek.</p>

<p>Ancak tek bir hastada elde edilen çarpıcı sonuç, bütün Parkinson hastalarının aynı yanıtı vereceği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Leavell açısından ise yıllardır günlük yaşamının bir parçası haline gelen titremenin yokluğu, yalnızca klinik ölçümlerde değil, kendi sözlerinde de karşılığını bulmuş durumda:</p>

<p>“Hangi titreme?”</p>

<p>Kaynaklar</p>

<ol>
 <li>UT Southwestern Medical Center</li>
 <li>U.S. Food and Drug Administration (FDA)</li>
 <li>Insightec – Exablate Neuro</li>
 <li>Fox News Health</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>🤖 Sağlık Teknolojileri</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/parkinson-tedavisinde-ultrason-donemi-titreme-dakikalar-icinde-kontrol-altina-alindi</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 23:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8588.jpeg" type="image/jpeg" length="60665"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İyotlu mu, Kaya mı, Deniz mi? Mutfakta Tuz Seçiminin Bilimsel Yanıtı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/iyotlu-mu-kaya-mi-deniz-mi-mutfakta-tuz-seciminin-bilimsel-yaniti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/iyotlu-mu-kaya-mi-deniz-mi-mutfakta-tuz-seciminin-bilimsel-yaniti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kaya tuzu, deniz tuzu ve sofra tuzu arasında seçim yaparken renk ve “doğallık” algısı öne çıkıyor. Oysa sağlık açısından asıl belirleyici, tuzun kaynağından çok sodyum miktarı ve iyot içeriği.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>Market rafında seçenek çok: beyaz sofra tuzu, iri taneli deniz tuzu, pembe kaya tuzu, kristal tuz… Özellikle kaya ve deniz tuzlarının daha “doğal”, mineral açısından daha zengin ve bu nedenle daha sağlıklı olduğu sıkça düşünülüyor.<br />
Peki gerçekten öyle mi?<br />
Bilimsel veriler, tuz seçiminde renginden veya nereden çıkarıldığından daha önemli iki nokta olduğunu gösteriyor: Ne kadar tuz tüketildiği ve kullanılan tuzun iyot içerip içermediği.<br />
Dünya Sağlık Örgütünün güncel sodyum değerlendirmesine göre fazla sodyum tüketimi kan basıncının yükselmesine katkıda bulunuyor ve kalp-damar hastalıkları açısından önemli bir risk oluşturuyor. [1]<br />
Kaya tuzu, deniz tuzu ve klasik sofra tuzunun temel bileşeni ise aynı: sodyum klorür.<br />
Kaya tuzu, deniz tuzu ve sofra tuzu arasındaki fark ne?<br />
Üç tuz türü de esas olarak sodyum ve klorürden oluşuyor. Aralarındaki farklılıklar daha çok üretim yöntemi, kristal büyüklüğü, renk, tat, işlenme biçimi ve içerdikleri küçük miktarlardaki diğer minerallerden kaynaklanıyor.<br />
Sofra tuzu genellikle daha ince öğütülüyor. Topaklanmayı önleyen maddeler içerebiliyor ve iyotla zenginleştirilebiliyor.<br />
Deniz tuzu, deniz suyunun buharlaştırılmasıyla elde ediliyor. Kristal yapısı ve içerdiği iz mineraller üretildiği bölgeye göre değişebiliyor.<br />
Kaya tuzu ise yer altındaki doğal tuz yataklarından çıkarılıyor. Pembe, gri veya farklı renklerde olabilen kaya tuzlarındaki renk farklılıkları, yapısında bulunan çeşitli minerallerden kaynaklanabiliyor.<br />
Ancak bu özellikler, kaya veya deniz tuzunu otomatik olarak kalp ve damar sağlığı açısından sofra tuzundan üstün hale getirmiyor. [1][6]<br />
Pembe kaya tuzu gerçekten mineral deposu mu?<br />
Pembe kaya tuzunun en sık öne çıkarılan özelliği içerdiği mineraller.<br />
Gerçekten de bazı pembe tuzlarda demir, magnezyum, kalsiyum ve potasyum gibi mineraller bulunabiliyor. Fakat burada önemli olan yalnızca bir mineralin bulunması değil, ne kadar bulunduğu.<br />
Foods dergisinde 2020 yılında yayımlanan ve piyasada satılan 31 pembe tuz örneğini inceleyen araştırmada, pembe tuzların çeşitli mineraller içerdiği doğrulandı. Ancak araştırmacılar, normal tüketim miktarlarında bu minerallerin beslenmeye anlamlı bir katkı sağlamadığını bildirdi. [6]<br />
Araştırmada, pembe tuzdan beslenme açısından anlamlı düzeyde mineral alabilmek için tüketilmesi gereken miktarın, beraberinde çok yüksek bir sodyum alımına yol açacağı gösterildi. [6]<br />
Bu nedenle magnezyum, potasyum veya kalsiyum ihtiyacını tuzdan karşılamaya çalışmak doğru bir beslenme yaklaşımı değil.<br />
Bu mineraller sebzelerden, meyvelerden, kurubaklagillerden, süt ürünlerinden ve kuruyemişlerden çok daha uygun biçimde alınabilir.<br />
Pembe olması, bir tuzu sınırsız veya daha fazla tüketilebilir hale getirmiyor.<br />
Deniz tuzunda daha az sodyum mu var?<br />
Deniz tuzuyla ilgili yaygın inanışlardan biri, sofra tuzundan belirgin biçimde daha az sodyum içerdiği yönünde.<br />
Oysa tuzlar ağırlık üzerinden karşılaştırıldığında temel bileşen yine sodyum klorürdür ve sodyum açısından aralarındaki fark çoğu zaman düşünüldüğü kadar büyük değildir.<br />
Kristal büyüklüğü ise kaşıkla yapılan ölçümlerde fark yaratabilir. İri taneli bir deniz veya kaya tuzunun bir çay kaşığına, ince öğütülmüş sofra tuzuna göre daha az miktarda tuz sığabilir.<br />
Bu, deniz tuzunun yapısal olarak “düşük sodyumlu” olduğu anlamına gelmez.<br />
Tuz seçerken ambalaj üzerindeki sodyum veya tuz miktarını karşılaştırmak daha doğru bir yöntemdir.<br />
Asıl mesele tuzun çeşidi değil, ne kadar tüketildiği<br />
Dünya Sağlık Örgütü, yetişkinler için günlük sodyum tüketiminin 2 bin miligramın altında tutulmasını öneriyor. Bu miktar yaklaşık 5 gramdan az tuza karşılık geliyor. [1][2]<br />
Buradaki en önemli kelime “toplam”.<br />
Bu miktara yalnızca yemek pişirirken veya sofrada eklenen tuz değil, gün boyunca tüketilen bütün yiyeceklerden alınan tuz dahil.<br />
Dünya Sağlık Örgütü özellikle işlenmiş gıdaların ve çeşitli hazır ürünlerin önemli sodyum kaynakları olabildiğine dikkat çekiyor. [1]<br />
Türkiye Beslenme Rehberi de günlük tuz tüketiminin sınırlandırılması ve iyotlu tuz kullanımının önemini vurguluyor. [7]<br />
Dolayısıyla “Ben yemeğime tuz eklemiyorum” demek, günlük sodyum tüketiminin mutlaka düşük olduğu anlamına gelmiyor.<br />
İyotlu tuz neden önemli?<br />
Tuz seçiminde kaya-deniz-sofra ayrımından daha önemli olabilecek konulardan biri iyot.<br />
İyot, tiroit hormonlarının üretimi için gerekli bir mineral. Bu hormonlar vücudun enerji kullanımından büyüme ve gelişmeye kadar pek çok işlevinde rol oynuyor.<br />
Dünya Sağlık Örgütü, yeterli iyot alımının özellikle gebelik, bebeklik ve çocukluk döneminde normal beyin ve sinir sistemi gelişimi açısından önemli olduğunu belirtiyor. [3]<br />
Dünya Sağlık Örgütünün iyot rehberi, iyot eksikliğine bağlı sağlık sorunlarının önlenmesi amacıyla gıda amaçlı tuzların iyotla zenginleştirilmesini önemli bir halk sağlığı stratejisi olarak değerlendiriyor. [3]<br />
Türkiye'de de Sağlık Bakanlığının beslenme politikalarında iyotlu tuz kullanımı uzun süredir destekleniyor. [7][8]<br />
Bu nedenle tuz satın alırken yalnızca “kaya”, “deniz”, “doğal” veya “pembe” ifadelerine değil, ürünün iyotlu olup olmadığına da bakmak gerekiyor.<br />
O halde en sağlıklı tuz hangisi?<br />
Bu sorunun tek kelimelik bir cevabı yok.<br />
Bilimsel açıdan çoğu sağlıklı yetişkin için en önemli yaklaşım, pahalı veya egzotik bir tuz çeşidi aramak yerine toplam tuz tüketimini azaltmak. [1][2]<br />
Tuz kullanılacaksa iyotlu olması, iyot yetersizliğinin önlenmesi açısından önemli bir avantaj sağlayabilir. [3][7]<br />
Bu nedenle sıradan bir iyotlu sofra tuzu, yalnızca daha doğal göründüğü için tercih edilen ancak iyot içermeyen bir kaya veya deniz tuzundan sağlık açısından daha kötü kabul edilemez.<br />
Kaya veya deniz tuzu tercih edenlerin ürünün etiketini kontrol ederek iyot içerip içermediğine bakması gerekir.<br />
Kısacası:<br />
Tuzun rengi veya adı değil; miktarı ve iyot içeriği daha önemli.<br />
“Doğal tuz istediğim kadar tüketilebilir” düşüncesi yanlış<br />
“Doğal” kelimesi sağlık açısından otomatik bir güvence değil.<br />
Kaya tuzu da deniz tuzu da sodyum içeriyor.<br />
Dünya Sağlık Örgütüne göre fazla sodyum tüketimi yüksek kan basıncının önemli beslenme kaynaklı nedenlerinden biri ve kalp-damar hastalıkları riskinin artmasına katkıda bulunuyor. [1][2]<br />
Bu nedenle hipertansiyonu olan bir kişinin sofra tuzunu bırakıp aynı miktarda kaya tuzu kullanması, sodyum tüketimini azaltmış olduğu anlamına gelmez.<br />
Tuz çeşidini değiştirmekten çok, kullanılan toplam miktarı azaltmak önem taşır.<br />
Tuzun büyük bölümü tuzluktan gelmeyebilir<br />
Günlük sodyumun önemli bir bölümü hazır veya işlenmiş yiyeceklerden gelebilir. Dünya Sağlık Örgütü ve Sağlık Bakanlığı, gıdaların doğal içeriğinin yanı sıra üretim ve hazırlama sırasında eklenen tuzun da toplam tüketimde dikkate alınması gerektiğini vurguluyor. [1][8]<br />
Özellikle:<br />
Ekmek ve unlu mamuller<br />
Peynir<br />
Zeytin<br />
Turşu ve salamuralar<br />
Sucuk, salam ve benzeri işlenmiş et ürünleri<br />
Hazır çorbalar<br />
Cips ve tuzlu atıştırmalıklar<br />
Hazır soslar<br />
Paketlenmiş ve işlenmiş yiyecekler<br />
toplam sodyum tüketiminin yükselmesine katkıda bulunabilir.<br />
Bu nedenle yalnızca tuzluğu kaldırmak değil, paketli ürünlerin etiketlerini karşılaştırmak da önemlidir.<br />
Düşük sodyumlu tuzlar daha sağlıklı olabilir mi?<br />
Son yıllarda klasik tuzun bir bölümündeki sodyum klorürün yerine potasyum klorür kullanılan düşük sodyumlu tuzlar daha fazla gündeme geliyor.<br />
Dünya Sağlık Örgütü 2025 yılında bu konuda özel bir rehber yayımladı. Rehberde, uygun yetişkinlerde normal tuz yerine sodyumun bir bölümünün potasyumla değiştirildiği düşük sodyumlu tuzların kullanılması koşullu bir öneri olarak yer aldı. [4]<br />
Bunun anlamı, bu ürünlerin herkes için sınırsız biçimde önerildiği değil; uygun kişilerde toplam sodyum azaltma stratejisinin bir parçası olabileceğidir.<br />
20 bin 995 kişilik araştırmada ne bulundu?<br />
New England Journal of Medicine'da 2021 yılında yayımlanan büyük küme randomize çalışmaya Çin'in kırsal bölgelerindeki 600 köyden 20 bin 995 kişi katıldı. [5]<br />
Araştırmaya daha önce inme geçirmiş kişiler ile 60 yaşın üzerinde olup yüksek tansiyonu bulunan yüksek riskli yetişkinler dahil edildi.<br />
Katılımcıların yaşadığı köyler normal tuz veya tuz ikamesi kullanılacak şekilde gruplara ayrıldı. Tuz ikamesi yüzde 75 sodyum klorür ve yüzde 25 potasyum klorür içeriyordu. [5]<br />
Ortalama yaklaşık 4,7 yıllık takip sonunda potasyum içeren tuz ikamesi kullanılan grupta inme, ciddi kalp-damar olayları ve herhangi bir nedene bağlı ölüm oranları daha düşük bulundu. [5]<br />
Bu çalışma, düşük sodyumlu potasyum içeren tuzların uygun kişilerde yararlı olabileceğine ilişkin güçlü klinik kanıtlardan biri.<br />
Ancak araştırmanın yüksek kalp-damar riski taşıyan yetişkinlerde yapıldığı ve sonuçların her yaş ve sağlık grubuna doğrudan genellenemeyeceği unutulmamalı.<br />
Potasyumlu tuzları herkes kullanmamalı<br />
Potasyum klorür içeren düşük sodyumlu tuzlar bazı kişiler için uygun olmayabilir.<br />
Dünya Sağlık Örgütünün 2025 rehberindeki koşullu öneri; çocukları, gebeleri, böbrek fonksiyon bozukluğu bulunanları ve potasyumun vücuttan atılmasını etkileyen sağlık sorunları bulunan kişileri kapsamıyor. [4]<br />
Çünkü böbrekler potasyumu yeterince uzaklaştıramazsa kandaki potasyum miktarı tehlikeli düzeylere çıkabilir.<br />
Bazı tansiyon ve kalp ilaçları da potasyum düzeylerini etkileyebilir.<br />
Bu nedenle özellikle böbrek hastalığı bulunan veya potasyumu etkileyen ilaç kullanan kişilerin potasyumlu tuzları kendi kendine “daha sağlıklı tuz” olarak kullanmaya başlamaması gerekir. [4]<br />
Tuz tüketimi nasıl azaltılabilir?<br />
Dünya Sağlık Örgütü ve Sağlık Bakanlığının önerileri günlük yaşamda uygulanabilecek basit yöntemlere dayanıyor. [1][8]<br />
Tuzu azaltmak için:<br />
Sofrada yemeğe yeniden tuz eklememek<br />
Tuzluğu masadan kaldırmak<br />
Yemeklerde kullanılan tuzu kademeli azaltmak<br />
Lezzet vermek için limon, sarımsak, soğan ve baharatlardan yararlanmak<br />
Hazır sosları daha az kullanmak<br />
Tuzlu atıştırmalıkları sınırlamak<br />
Peynir, zeytin ve salamura ürünlerin miktarına dikkat etmek<br />
Paketli ürünlerin etiketlerini karşılaştırmak<br />
Taze ve az işlenmiş gıdalara daha fazla yer vermek<br />
yararlı olabilir.<br />
Damak tadı yüksek tuz miktarına alışabildiği gibi daha az tuza da zaman içinde uyum sağlayabilir.<br />
Sonuç: Tuzun rengi değil, miktarı daha önemli<br />
Kaya tuzu, deniz tuzu ve sofra tuzu arasında renk, tat, kristal büyüklüğü ve üretim yöntemi açısından farklılıklar bulunuyor.<br />
Ancak mevcut bilimsel kanıtlar, pembe kaya tuzu veya deniz tuzunun yalnızca mineral içermeleri ya da “doğal” olmaları nedeniyle genel sağlık açısından belirgin bir üstünlük sağladığını göstermiyor. [6]<br />
Dünya Sağlık Örgütünün temel yaklaşımı ise daha sade: Toplam sodyum tüketimini azaltmak ve iyotlu tuz kullanımına dikkat etmek. [1][3]<br />
Bu nedenle markette tuz seçerken ilk soru “Pembe mi, deniz mi, kaya mı?” olmamalı.<br />
Daha doğru sorular şunlar:<br />
Ne kadar kullanıyorum?<br />
İyotlu mu?<br />
Gün boyunca başka hangi yiyeceklerden tuz alıyorum?<br />
Çoğu insan için en akılda kalıcı sağlık mesajı şu:<br />
Daha özel tuz değil; daha az ve iyotlu tuz.<br />
KAYNAKLAR<br />
Dünya Sağlık Örgütü – Sodium reduction – Güncelleme: 11 Mayıs 2026.<br />
Dünya Sağlık Örgütü – Guideline: Sodium intake for adults and children – 2012.<br />
Dünya Sağlık Örgütü – Guideline: Fortification of food-grade salt with iodine for the prevention and control of iodine deficiency disorders – 2014.<br />
Dünya Sağlık Örgütü – Use of lower-sodium salt substitutes: WHO guideline – 2025.<br />
New England Journal of Medicine – Effect of Salt Substitution on Cardiovascular Events and Death – Neal B, Wu Y, Feng X ve arkadaşları – 2021 – DOI: 10.1056/NEJMoa2105675<br />
Foods – An Analysis of the Mineral Composition of Pink Salt Available in Australia – Fayet-Moore F, Wibisono C, Carr P ve arkadaşları – 2020 – DOI: 10.3390/foods9101490<br />
T.C. Sağlık Bakanlığı – Türkiye Beslenme Rehberi TÜBER 2022 – 2022.<br />
T.C. Sağlık Bakanlığı – Daha Az Tuz Tüketin! – Tuz Tüketimini Azaltma Önerileri.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>🩺 Sağlık</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/iyotlu-mu-kaya-mi-deniz-mi-mutfakta-tuz-seciminin-bilimsel-yaniti</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 21:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/hangi-tuz-daha-saglikli-1200x750.webp" type="image/jpeg" length="64075"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türkiye’de Bilinen İlk Açık Kalp Masajı Nasıl Yapıldı? 1903’ten Günümüze CPR]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/turkiyede-bilinen-ilk-acik-kalp-masaji-nasil-yapildi-1903ten-gunumuze-cpr</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/turkiyede-bilinen-ilk-acik-kalp-masaji-nasil-yapildi-1903ten-gunumuze-cpr" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ağustos 1903’te kloroformla ameliyata hazırlanan bir hastanın kalbi durdu. Cemil Topuzlu Paşa göğsü açarak kalbe doğrudan masaj yaptı. Kalp yeniden çalıştı ancak hasta kurtarılamadı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>Ağustos 1903’te kloroformla ameliyata hazırlanan bir hastanın kalbi durdu. Cemil Topuzlu Paşa göğsü açarak kalbe doğrudan masaj yaptı. Kalp yeniden çalıştı ancak hasta kurtarılamadı.<br />
Ameliyatta Kalbi Durdu: Cemil Topuzlu Paşa’nın Tarihe Geçen Müdahalesi<br />
Bir ameliyathanede hastanın kalbinin aniden durduğunu düşünün. Monitörlerin, modern solunum cihazlarının, defibrilatörlerin ve bugünkü gelişmiş yoğun bakım olanaklarının bulunmadığı bir dönemdesiniz.<br />
Takvim Ağustos 1903’ü gösteriyor.<br />
Cerrah ise Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan tıp tarihinin en önemli isimlerinden biri: Cemil Topuzlu Paşa.<br />
Kloroformla anestezi verilen genç hastanın kalbi durduğunda önce dönemin bilinen canlandırma yöntemleri denendi. Sonuç alınamayınca Topuzlu Paşa son derece sıra dışı bir karar verdi.<br />
Hastanın göğüs kafesini cerrahi olarak açtı ve kalbe doğrudan eliyle masaj yaptı.<br />
Bir süre sonra kalp yeniden kasılmaya başladı. Nabız geri döndü. Hasta yeniden nefes almaya ve çevresine tepki vermeye başladı.<br />
Ancak bu iyileşme kalıcı olmadı.<br />
Hasta kısa süre sonra yeniden kötüleşti ve bütün girişimlere rağmen yaşamını yitirdi.<br />
Tıp tarihi araştırmalarında bu olay, Türkiye’de kayıtlara geçmiş bilinen ilk açık göğüs kalp masajı vakası olarak değerlendiriliyor. Vaka, Cemil Topuzlu Paşa’yı resüsitasyon tarihinin erken dönem öncüleri arasına yerleştiren dikkat çekici örneklerden biri olarak kabul ediliyor.<br />
Hasta neden ameliyat edilecekti?<br />
Vakanın ayrıntıları Cemil Topuzlu Paşa’nın dönemin tıp literatüründe yayımlanan kendi anlatımına kadar uzanıyor.<br />
Hasta kayıtlarda Ali adıyla geçen, yaklaşık 30 yaşında genç bir erkekti.<br />
İdrar kanalında ileri derecede darlık bulunuyordu. Ayrıca idrar yollarıyla ilişkili olarak perine adı verilen, makat ile dış genital bölge arasındaki alanda fistül gelişmişti.<br />
Cerrahi girişim planlanmıştı.<br />
Kayıtlarda hastanın ameliyat öncesindeki genel durumunun iyi olduğu, ateşinin bulunmadığı ve kalp ile akciğer muayenesinde belirgin bir sorun saptanmadığı aktarılıyor.<br />
Anestezi için ise dönemin yaygın maddelerinden biri olan kloroform kullanıldı.<br />
Beklenmedik gelişme anestezi sırasında yaşandı.<br />
Hastanın dolaşımı durdu.<br />
Kloroform ameliyatlarda neden kullanılıyordu?<br />
Modern anestezide hastanın kalp ritmi, tansiyonu, kandaki oksijen düzeyi, solunumu ve diğer yaşamsal bulguları gelişmiş cihazlarla sürekli takip ediliyor.<br />
yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başında ise şartlar çok farklıydı.<br />
Kloroform, hastanın ameliyat sırasında ağrı duymasını önleyen önemli anestezik maddelerden biriydi. Ancak ciddi kalp ve dolaşım sorunlarına yol açabilmesi nedeniyle kullanımı önemli riskler taşıyordu.<br />
Cemil Topuzlu Paşa kloroform konusunda deneyimli bir cerrahtı.<br />
Kendi vaka anlatımında yaklaşık 15 yıllık cerrahi pratiği boyunca 5 binden fazla kloroform anestezisi altında ameliyat gerçekleştirdiğini ve bu vakaya kadar benzer bir ölümcül olay yaşamadığını belirtiyordu.<br />
Bu nedenle karşılaştığı durum onun açısından da olağanüstüydü.<br />
Önce dönemin canlandırma yöntemleri denendi<br />
Hastanın kalbi durduğunda doğrudan göğüs kafesi açılmadı.<br />
Topuzlu Paşa ve ameliyathane ekibi önce dönemin bilinen canlandırma yöntemlerine başvurdu.<br />
Yapay solunum uygulandı, oksijen verildi ve dolaşımın yeniden başlamasını sağlamak amacıyla dönemin diğer resüsitasyon yöntemleri denendi.<br />
Tarihsel kaynaklarda bu ilk canlandırma girişimlerinin ne kadar sürdüğü konusunda farklı bilgiler bulunuyor. Cemil Topuzlu Paşa’nın ayrıntılı anlatımı ile daha sonraki bazı yayınlardaki süreler birbirinden farklı olduğu için kesin bir dakika vermek güç.<br />
Ortak nokta ise şu:<br />
Uygulanan yöntemlerle kalp yeniden çalışmadı.<br />
Bunun üzerine Topuzlu Paşa daha önce tıp literatüründe okuduğu kalbe doğrudan masaj uygulamalarını hatırladı.<br />
Son çare olarak göğsü açmaya karar verdi.<br />
Göğüs kafesini açarak kalbe doğrudan masaj yaptı<br />
Bugün “açık kalp masajı” ifadesi yanlış anlaşılabilir.<br />
Cemil Topuzlu Paşa kalbin içinde cerrahi bir işlem yapmıyordu.<br />
Göğüs kafesini açarak kalbe ulaşıyor ve kalbi doğrudan eliyle sıkıp bırakarak kanın vücuda pompalanmasını sağlamaya çalışıyordu.<br />
Bu nedenle yapılan girişim, günümüzde halk tarafından uygulanabilen göğüs üzerinden kalp masajından tamamen farklıydı.<br />
Topuzlu Paşa göğüs boşluğunu açtı, kalbin çevresindeki zar olan perikarda ulaştı ve kalbe doğrudan masaj yapmaya başladı.<br />
Bir süre sonra kalpte kasılmalar görüldü.<br />
Ardından el bileğinden alınabilen nabız yeniden hissedildi.<br />
Ancak kalp kısa süre sonra tekrar durdu.<br />
Topuzlu Paşa yeniden doğrudan kalp masajına başladı.<br />
Kalp bir kez daha çalışmaya başladı. Nabzın daha güçlü hissedildiği, hastanın renginin düzeldiği, kendi kendine nefes aldığı ve kısa süreliğine çevresine tepki verdiği bildirildi.<br />
Bu gelişme, doğrudan kalp masajının dolaşımı geçici olarak yeniden sağlayabildiğini gösteriyordu.<br />
Kalp yeniden çalıştı ama hasta kurtarılamadı<br />
İyileşme ne yazık ki kalıcı olmadı.<br />
Hastanın solunumu tekrar bozuldu ve nabız yeniden kayboldu.<br />
Kalbe doğrudan masaj ve yapay solunum girişimleri sürdürüldü ancak bu kez kalpten kalıcı bir yanıt alınamadı.<br />
Hasta yaşamını yitirdi.<br />
Daha sonra yapılan otopsinin aktarılan bulgularında kalp, akciğerler ve böbreklerde ani ölümü tek başına açıklayacak belirgin bir yapısal hastalık bildirilmedi.<br />
Topuzlu Paşa, yaşanan olayda kloroformun rolü olabileceğini düşündü.<br />
Ayrıca kendi değerlendirmesinde doğrudan kalp masajına daha erken başlanmasının sonucu değiştirip değiştiremeyeceğini de tartıştı.<br />
Ancak 1903 yılının tıbbi olanakları düşünüldüğünde hastanın kalbinin tam olarak hangi mekanizmayla durduğunu günümüz ölçütleriyle kesin olarak belirlemek mümkün değil.<br />
O dönemde sürekli elektrokardiyografi, kandaki oksijen düzeyini anlık gösteren cihazlar, modern anestezi monitörleri ve günümüzdeki yoğun bakım olanakları bulunmuyordu.<br />
Bu nedenle vakayı günümüz bilgisiyle geriye dönük olarak tek bir kesin ölüm nedenine bağlamak doğru olmaz.<br />
Cemil Topuzlu Paşa vakayı bilim dünyasına taşıdı<br />
Olay ameliyathanede yaşanıp unutulmadı.<br />
Cemil Topuzlu Paşa vakayı ayrıntılarıyla kaleme aldı ve dönemin bilim dünyasıyla paylaştı.<br />
1903 yılında İstanbul’da sunduğu çalışmasında yalnızca kendi hastasını anlatmadı. Kalp masajı konusunda daha önce farklı ülkelerde yayımlanan vakaları da inceledi ve kendi deneyimiyle karşılaştırdı.<br />
Çalışması daha sonra Fransızca yayımlanan Gazette Médicale d’Orient’de yer aldı.<br />
Yıllar sonra Topuzlu Paşa bu vakayı meslek yaşamının kendisinde en büyük iz bırakan olaylarından biri olarak yeniden anlattı.<br />
Kalbin yeniden çalışmaya başlaması olağanüstüydü.<br />
Ancak hastanın sonunda kaybedilmiş olması, hikâyenin trajik tarafını oluşturuyordu.<br />
Dünyadaki ilk açık kalp masajı değildi<br />
Cemil Topuzlu Paşa’nın vakasını değerlendirirken önemli bir tarihsel ayrım yapmak gerekiyor.<br />
Bu girişim dünyadaki ilk açık kalp masajı değildi.<br />
Kalbe cerrahi yollarla ulaşılarak doğrudan masaj uygulanması 19. yüzyılın sonlarında tıp dünyasında tartışılmaya başlanmış ve farklı ülkelerden çeşitli vakalar bildirilmişti.<br />
Topuzlu Paşa da kendi çalışmasında kendisinden önce yayımlanan örnekleri incelemişti.<br />
Bu nedenle tarihsel olarak en doğru ifade, Cemil Topuzlu Paşa’nın vakasının Türkiye’de bilinen ve bilimsel olarak kayıt altına alınmış ilk açık göğüs kalp masajı örneği olduğudur.<br />
2006 yılında Resuscitation dergisinde yayımlanan tıp tarihi araştırması da Cemil Topuzlu Paşa’yı açık göğüs kalp masajının erken dönem öncülerinden biri olarak değerlendiriyor.<br />
Açık kalp masajı ile bugünkü kalp masajı aynı şey değil<br />
Cemil Topuzlu Paşa’nın yaptığı müdahale ile bugün temel yaşam desteğinde öğretilen kalp masajı birbirine karıştırılmamalı.<br />
1903’teki vakada göğüs kafesi cerrahi olarak açılmış ve kalbe doğrudan elle masaj uygulanmıştı.<br />
Günümüzde ise sokakta, evde veya işyerinde kalbi duran bir kişiye yapılması gereken işlem göğsü açmak değil, göğüs kemiği üzerinden yapılan kalp masajıdır.<br />
Göğse ritmik şekilde basılması, kalbin pompalama işlevini geçici olarak destekleyerek beyin ve diğer hayati organlara kan gitmesini sağlamaya çalışır.<br />
Göğsün cerrahi olarak açılması yalnızca çok özel tıbbi durumlarda, uygun hastane koşullarında ve eğitimli sağlık ekipleri tarafından uygulanabilecek bir işlemdir.<br />
Bir kişinin kalbi durursa ne yapılmalı?<br />
Kalp durması, kişinin aniden bilincini kaybetmesi ve normal şekilde nefes almamasıyla ortaya çıkabilir.<br />
Bazen kişi tamamen nefessiz görünmek yerine seyrek, düzensiz ve iç çeker gibi soluyabilir. Bu normal solunum olarak kabul edilmez.<br />
Böyle bir durumda zaman kaybetmemek gerekir.<br />
Türkiye’de 112 Acil Çağrı Merkezi aranmalı ve kişi normal nefes almıyorsa kalp masajına başlanmalıdır.<br />
Güncel temel yaşam desteği kılavuzlarında yetişkinlerde göğüs basılarının göğsün ortasına, dakikada yaklaşık 100-120 kez uygulanması öneriliyor.<br />
Ortalama bir yetişkinde göğüs kemiğinin yaklaşık 5-6 santimetre aşağı inmesini sağlayacak bası hedeflenir. Her basıdan sonra göğsün yeniden tamamen yükselmesine izin verilmesi önemlidir.<br />
Çevrede otomatik eksternal defibrilatör yani AED bulunuyorsa cihaz mümkün olduğunca erken kullanılmalıdır. Bu cihazlar kullanıcıya sesli veya görsel komutlarla ne yapması gerektiğini bildirir.<br />
Temel yaşam desteği eğitimi almamış kişilerin bile acil yardım yönlendirmesiyle kesintisiz göğüs basısı yapması hayat kurtarıcı olabilir.<br />
Kalp durmasında en önemli unsurlardan biri müdahaleye mümkün olduğunca erken başlanmasıdır.<br />
Cemil Topuzlu vakası neden tıp tarihi açısından önemli?<br />
Bu vaka yalnızca sıra dışı bir ameliyathane hikâyesi değil.<br />
Cerrahi, anestezi ve resüsitasyon tarihinin aynı noktada birleştiği önemli olaylardan biri.<br />
Bir tarafta ameliyatları ağrısız hale getiren fakat önemli riskler taşıyan erken dönem anestezisi vardı.<br />
Diğer tarafta ise kalbi duran bir insanı yeniden hayata döndürmenin yollarını arayan hekimler bulunuyordu.<br />
Cemil Topuzlu Paşa’nın girişimi hastayı kalıcı olarak kurtaramadı.<br />
Ancak durmuş olan kalbin doğrudan masajdan sonra yeniden kasılmaya başlaması, nabzın geri dönmesi ve hastanın kısa süre de olsa yeniden nefes alabilmesi dönemi açısından son derece dikkat çekici bir klinik gözlemdi.<br />
Topuzlu Paşa ayrıca yalnızca kendi uygulamasını anlatmakla yetinmedi.<br />
Daha önce yayımlanan vakaları karşılaştırdı, yöntemin ne zaman kullanılabileceğini tartıştı ve kendi müdahalesinin gecikmiş olabileceği ihtimalini de değerlendirdi.<br />
Bu yönüyle vaka, yalnızca cerrahi cesaretin değil, erken dönem bilimsel öz eleştirinin de dikkat çekici örneklerinden biri olarak okunabilir.<br />
1903’ten bugüne değişmeyen gerçek: Dakikalar önemli<br />
Cemil Topuzlu Paşa’nın uyguladığı yöntemlerle günümüzdeki kalp durması tedavisi arasında çok büyük farklar bulunuyor.<br />
Bugün modern resüsitasyon; kalp durmasının hızlı fark edilmesi, acil yardım sisteminin harekete geçirilmesi, kaliteli göğüs basıları, erken defibrilasyon ve gerektiğinde ileri yaşam desteği üzerine kuruluyor.<br />
Ancak 1903 ile bugün arasında değişmeyen temel gerçek şu:<br />
Kalp durmasında zaman kritik önem taşıyor.<br />
Cemil Topuzlu Paşa, 20. yüzyılın başında dönemin sınırlı olanaklarıyla durmuş bir kalbi yeniden çalıştırmaya uğraşıyordu.<br />
Bugün aynı mücadele çok daha gelişmiş bilimsel yöntemler, cihazlar ve standartlaştırılmış resüsitasyon protokolleriyle sürdürülüyor.<br />
Onun 1903’teki vakası ise Türkiye’de resüsitasyon tarihinin en dikkat çekici sayfalarından biri olmaya devam ediyor.<br />
KAYNAKLAR<br />
Türk Resüsitasyon Dergisi – Operatör Cemil Paşa ve Türkiye’nin İlk Açık Kalp Masajı Olgusu: 120. Yıldönümünde – H. Volkan Acar – 2023 – 2(2):36-45.<br />
Resuscitation – Cemil Topuzlu Pasha: One of the Forgotten Pioneers in the History of Open Chest Cardiac Massage – Mustafa Karatepe, Erkan Tomatir, Pervin Bozkurt – 2006 – 68(2):179-183 – DOI: 10.1016/j.resuscitation.2005.07.001<br />
Gazette Médicale d’Orient – Le massage du coeur dans les syncopes chloroformiques – Djemil Pacha – 1903’te sunulan, 1904’te yayımlanan vaka bildirimi – Cilt 21:348-354.<br />
American Heart Association – 2025 Guidelines for Cardiopulmonary Resuscitation and Emergency Cardiovascular Care – Adult Basic Life Support bölümü – 2025.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>📚 Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/turkiyede-bilinen-ilk-acik-kalp-masaji-nasil-yapildi-1903ten-gunumuze-cpr</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 21:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/cemil-topuzlu-haber-gorseli-1200x750.webp" type="image/jpeg" length="54421"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Bu Çay Alışkanlığı Yemek Borusu Kanseri Riskini Artırabilir]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/bu-cay-aliskanligi-yemek-borusu-kanseri-riskini-artirabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/bu-cay-aliskanligi-yemek-borusu-kanseri-riskini-artirabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çay veya kahvenin kendisinden çok, ne kadar sıcak içildiği önem taşıyabilir. Bilimsel çalışmalar, çok sıcak içeceklerin düzenli tüketimi ile yemek borusu kanseri arasında bağlantı bulunduğunu gösteriyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>İnce belli bardaktan yükselen buhar, kahvenin ilk yudumu, çorbanın daha ocaktan yeni inmiş hali… Birçok kişi için yiyecek ve içecek ne kadar sıcaksa o kadar güzel. Hatta dilimizi hafifçe yakacak sıcaklık bazen “tam kıvamında” kabul ediliyor.</p>

<p>Ancak yemek borusu açısından durum farklı olabilir.</p>

<p>Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı, 65 derecenin üzerindeki sıcaklıklarda tüketilen çok sıcak içecekleri “insanlar için muhtemelen kanserojen” olarak sınıflandırıyor. Buradaki önemli ayrıntı ise çayın, kahvenin veya başka bir içeceğin kendisinden ziyade tüketildiği sıcaklık.</p>

<p>Bilimsel kanıtlar özellikle çok sıcak içeceklerin uzun yıllar ve düzenli biçimde tüketilmesi ile yemek borusunun en sık görülen kanser türlerinden biri olan skuamöz hücreli karsinom arasında ilişki bulunduğuna işaret ediyor.</p>

<p>Çok sıcak içecek yemek borusunu nasıl etkileyebilir?</p>

<p>Ağızdan mideye uzanan yemek borusunun iç yüzeyi hassas bir hücre tabakasıyla kaplıdır. Çok sıcak sıvı bu yüzeyle doğrudan temas eder.</p>

<p>Araştırmacıların üzerinde durduğu temel mekanizma tekrarlayan termal hasar, yani ısıya bağlı doku zedelenmesidir.</p>

<p>Çok yüksek sıcaklıktaki içeceklerin tekrar tekrar tüketilmesi yemek borusunun iç yüzeyinde hasara yol açabilir. Vücut bu hasarı onarmaya çalışır. Bu sürecin yıllarca tekrarlanmasının kanser gelişimine zemin hazırlayabilecek biyolojik değişikliklere katkıda bulunabileceği düşünülüyor.</p>

<p>Ancak bunu “sıcak bir bardak çay içtim, kanser olacağım” şeklinde yorumlamak doğru değil.</p>

<p>Kanser gelişimi tek bir yudumla açıklanabilecek bir süreç değildir. Burada tartışılan konu, çok sıcak içeceklerin alışkanlık halinde ve uzun süre tüketilmesidir.</p>

<p>Kritik sınır 65 derece mi?</p>

<p>Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı değerlendirmesinde 65 derecenin üzerindeki içecekleri “çok sıcak” olarak tanımlıyor.</p>

<p>Bu sıcaklıktaki içeceklerin tüketilmesi, insanlar için muhtemelen kanserojen anlamına gelen Grup 2A kategorisinde değerlendiriliyor.</p>

<p>Bu sınıflandırma önemli bir ayrıntı içeriyor: 65 derece, altında hiçbir risk bulunmadığını gösteren kesin bir “güvenlik sınırı” değildir.</p>

<p>Nitekim İran’da gerçekleştirilen geniş kapsamlı bir araştırmada daha düşük sıcaklıklarda da dikkat çekici sonuçlar elde edildi.</p>

<p>50 binden fazla kişinin çay alışkanlığı incelendi</p>

<p>International Journal of Cancer’da yayımlanan Golestan Kohort Çalışması, bu konudaki önemli araştırmalardan biri.</p>

<p>Araştırmada 40 ile 75 yaş arasındaki 50 bin 45 kişinin çay içme alışkanlıkları incelendi ve içtikleri çayın sıcaklığı başlangıçta objektif olarak ölçüldü.</p>

<p>Katılımcılar yaklaşık 10 yıl takip edildi.</p>

<p>Araştırma süresince 317 kişide yemek borusunun skuamöz hücreli kanseri gelişti.</p>

<p>Sonuçlarda 60 derece ve üzerindeki çayı tüketenlerde, 60 derecenin altında tüketenlere kıyasla bu kanser türünün daha yüksek görülmesiyle ilişki saptandı.</p>

<p>Çayını “çok sıcak” içtiğini söyleyenlerde de risk daha yüksek bulundu. Ayrıca çayın bardağa dökülmesinden sonra daha kısa süre bekleyen kişilerde riskin arttığı görüldü.</p>

<p>Bununla birlikte çalışma gözlemsel nitelikteydi. Dolayısıyla sonuçlar önemli bir ilişki gösterse de tek başına her birey için doğrudan neden-sonuç ilişkisi kurmaya yeterli değildir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çayın kendisi mi, sıcaklığı mı?</p>

<p>Buradaki en önemli ayrımlardan biri bu.</p>

<p>Uluslararası değerlendirmelerde kahvenin veya çayın sırf kendisi nedeniyle bu risk kategorisine yerleştirilmesi söz konusu değil. Dikkat çekilen unsur, içeceğin aşırı sıcak tüketilmesi.</p>

<p>Başka bir ifadeyle mesele fincandaki içeceğin adı değil, yemek borusuna ulaştığı sıcaklık.</p>

<p>Bu nedenle aynı yaklaşım yalnızca çay ve kahve için değil, aşırı sıcak tüketilen diğer içecekler ve yiyecekler açısından da önem taşıyabilir.</p>

<p>“Birkaç dakika beklemek yeterli” denebilir mi?</p>

<p>Çayı veya kahveyi hazırladıktan sonra biraz soğumasını beklemek mantıklı ve uygulanabilir bir önlem.</p>

<p>Ancak herkese uygulanabilecek kesin bir “3 dakika bekleyin” veya “5 dakika bekleyin” kuralı vermek bilimsel açıdan doğru olmaz.</p>

<p>İçeceğin başlangıç sıcaklığı, bardağın büyüklüğü ve malzemesi, ortam sıcaklığı, içeceğin miktarı ve süt ya da su eklenmesi soğuma süresini değiştirebilir.</p>

<p>Bu nedenle en basit yaklaşım, içeceği ağzı veya boğazı yakacak kadar sıcak tüketmemektir.</p>

<p>Çayın ya da kahvenin birkaç dakika soğumasına izin vermek, daha geniş bir kaba aktarmak veya tercihe göre bir miktar daha soğuk sıvı eklemek sıcaklığın düşmesine yardımcı olabilir.</p>

<p>“Dilim yanmıyorsa sorun yok” demek doğru mu?</p>

<p>Ağız içindeki sıcaklık hissi kişiden kişiye değişebilir. İnsanlar zaman içinde sıcak içeceklere alışabilir ve başkasına çok sıcak gelen bir içeceği rahatlıkla tüketebilir.</p>

<p>Bu nedenle yalnızca kişisel sıcaklık algısını kesin bir termometre gibi değerlendirmek doğru değildir.</p>

<p>Özellikle içeceği içerken ağızda belirgin yanma hissi oluşuyorsa veya içebilmek için sürekli üfleme ve küçük yudumlarla bekleme ihtiyacı duyuluyorsa biraz daha soğumasını beklemek basit bir önlem olabilir.</p>

<p>Baharatlı yiyeceklerle aynı şey değil</p>

<p>Acı biber yediğimizde ağızda güçlü bir yanma hissi oluşabilir. Ancak bu his ile çok sıcak bir sıvının oluşturduğu fiziksel ısı hasarı aynı şey değildir.</p>

<p>Acı biberdeki kapsaisin adlı madde ağızdaki sıcaklık ve ağrı reseptörlerini uyarır. Bu nedenle beyin “yanma” hissi algılar.</p>

<p>Mevcut bilimsel kanıtlar, baharatlı yiyecek tüketimini çok sıcak içeceklerde olduğu şekilde yemek borusu kanseri için kabul edilmiş bağımsız bir risk faktörü olarak göstermiyor.</p>

<p>Bununla birlikte çok baharatlı yiyecekler bazı kişilerde reflü veya mide-bağırsak yakınmalarını artırabilir.</p>

<p>Soğuk su yemek borusu kanseri yapar mı?</p>

<p>Soğuk suyun yemek borusu kanserine yol açtığını gösteren güvenilir bilimsel kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Dolayısıyla “çok sıcak zararlıysa çok soğuk da aynı şekilde kanser yapar” şeklinde bir denge kurmak bilimsel açıdan doğru değil.</p>

<p>Aşırı sıcak içeceklerle ilgili kaygının temelinde tekrarlayan termal hasar bulunuyor.</p>

<p>Süt ve sütlü içecekler riskli mi?</p>

<p>Süt ürünlerinin tüketilmesi, çok sıcak içeceklerle ilgili değerlendirmedeki gibi yemek borusu kanseri için kabul edilmiş bir risk faktörü değildir.</p>

<p>Burada da sıcaklık ile içeceğin içeriğini birbirinden ayırmak gerekiyor.</p>

<p>Örneğin kahveye soğuk süt eklemek içeceğin sıcaklığını düşürebilir. Fakat buradan “süt yemek borusu kanserinden korur” şeklinde kesin bir sonuç çıkarmak da doğru olmaz.</p>

<p>Beslenme ile kanser arasındaki ilişkiler tek bir gıdaya indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.</p>

<p>Reflü ile çok sıcak içecek aynı risk mekanizması değil</p>

<p>Yemek borusu kanseri tek bir hastalık biçiminden oluşmaz.</p>

<p>Çok sıcak içeceklerle ilgili bilimsel değerlendirmeler özellikle skuamöz hücreli karsinom üzerinde yoğunlaşıyor.</p>

<p>Uzun süreli gastroözofageal reflü hastalığı ise yemek borusunun başka bir kanser türü olan adenokarsinom açısından önemli bir risk faktörüdür.</p>

<p>Reflüde mide içeriği düzenli olarak yemek borusuna geri kaçar. Uzun yıllar devam eden reflü bazı kişilerde yemek borusunun alt bölümündeki hücrelerin değişmesine ve Barrett özofagusu adı verilen duruma yol açabilir. Barrett özofagusu bulunan kişilerde adenokarsinom riski yükselir.</p>

<p>Bu nedenle uzun süredir devam eden ve sık tekrarlayan reflü yakınmalarının değerlendirilmesi önemlidir.</p>

<p>Yemek borusu kanserinde tek risk sıcak içecekler değil</p>

<p>Çok sıcak içecekler risk tablosunun yalnızca bir parçasıdır.</p>

<p>Yemek borusu kanserinin türüne göre risk faktörleri değişebilmekle birlikte özellikle sigara kullanımı ve alkol tüketimi, skuamöz hücreli yemek borusu kanseri açısından önemli risk faktörleri arasındadır.</p>

<p>Adenokarsinom açısından ise uzun süreli reflü, Barrett özofagusu ve obezite gibi faktörler önem taşır.</p>

<p>Bu nedenle kanser riskini yalnızca çayın sıcaklığına indirgemek yanıltıcı olur.</p>

<p>Hangi belirtiler önemsenmeli?</p>

<p>Çok sıcak çay veya kahve içiyor olmak tek başına kanser belirtisi değildir. Ancak yemek borusuyla ilgili bazı yakınmalar uzun süre devam ediyorsa değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>Özellikle giderek artan yutma güçlüğü, yiyeceklerin boğazda veya göğüste takıldığı hissi, yutarken ağrı, açıklanamayan kilo kaybı, sürekli göğüs arkasında rahatsızlık, tekrarlayan kusma veya sindirim sistemi kanamasını düşündürebilecek belirtiler göz ardı edilmemelidir.</p>

<p>Bu belirtilerin çok daha sık görülen ve kanser dışındaki nedenleri de vardır. Ancak özellikle kalıcı veya ilerleyici olmaları durumunda sağlık kuruluşuna başvurmak gerekir.</p>

<p>Çayı ve kahveyi bırakmak gerekiyor mu?</p>

<p>Mevcut kanıtların söylediği bu değil.</p>

<p>Amaç çayı veya kahveyi hayatınızdan çıkarmak değil, aşırı sıcak tüketme alışkanlığından kaçınmak.</p>

<p>İçeceğin biraz soğumasını beklemek günlük yaşamda uygulanabilecek oldukça basit bir davranış değişikliğidir.</p>

<p>Çayın tadı birkaç dakika bekleyebilir. Yemek borusunun ise her gün yeniden sınanmasına gerek yok.</p>

<p></p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>International Agency for Research on Cancer – IARC Monographs on the Evaluation of Carcinogenic Risks to Humans, Volume 116: Drinking Coffee, Mate, and Very Hot Beverages – 2018.</li>
 <li>The Lancet Oncology – Carcinogenicity of drinking coffee, mate, and very hot beverages – Loomis D, Guyton KZ, Grosse Y, Lauby-Secretan B, El Ghissassi F, Bouvard V ve diğerleri – 2016 – DOI: 10.1016/S1470-2045(16)30239-X</li>
 <li>International Journal of Cancer – A prospective study of tea drinking temperature and risk of esophageal squamous cell carcinoma – Islami F, Poustchi H, Pourshams A ve diğerleri – 2020 – DOI: 10.1002/ijc.32220</li>
 <li>International Journal of Cancer – High-temperature beverages and foods and esophageal cancer risk: A systematic review – Islami F, Boffetta P, Ren JS, Pedoeim L, Khatib D, Kamangar F – 2009 – DOI: 10.1002/ijc.24445</li>
 <li>British Journal of Cancer – A very-hot food and beverage thermal exposure index and esophageal cancer risk in Malawi and Tanzania: findings from the ESCCAPE case-control studies – Masukume G ve diğerleri – 2022 – DOI: 10.1038/s41416-022-01890-8</li>
 <li>Aliment Pharmacol Ther – Meta-analysis: the association of oesophageal adenocarcinoma with symptoms of gastro-oesophageal reflux – Rubenstein JH, Taylor JB – 2010 – DOI: 10.1111/j.1365-2036.2010.04471.x</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>📖 Sağlık Rehberi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/bu-cay-aliskanligi-yemek-borusu-kanseri-riskini-artirabilir</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 21:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8581.jpeg" type="image/jpeg" length="50298"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ankara’da Üretildi, Çin’e Gönderildi: 1938’in Unutulan Aşı Yardımı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/ankarada-uretildi-cine-gonderildi-1938in-unutulan-asi-yardimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/ankarada-uretildi-cine-gonderildi-1938in-unutulan-asi-yardimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çin 1938’de kolera salgınıyla mücadele ederken Türkiye 1 milyon doz aşıyla yardım çağrısına karşılık verdi. Bu az bilinen olay, Hıfzıssıhha’nın erken Cumhuriyet dönemindeki üretim gücünü gösteriyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>1938 yazında Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Çin’e önemli bir sağlık yardımı gönderildi: 1 milyon doz kolera aşısı.<br />
Henüz 15 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti, salgın hastalıklarla mücadele amacıyla oluşturduğu laboratuvar ve aşı üretim kapasitesini yalnızca ülke içinde kullanmıyor, ihtiyaç halinde başka ülkelere de destek sağlayabiliyordu.<br />
Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye’de aşı üretiminin tarihine ilişkin kayıtlarında, 1938 yılında Çin’deki kolera salgını için aşı gönderildiği açık biçimde belirtiliyor.<br />
Tıp tarihi araştırmaları ise bu yardımın miktarını ve nasıl gerçekleştiğini daha ayrıntılı ortaya koyuyor. Cumhuriyet Arşivi belgelerini inceleyen çalışmalar, Çin’e gönderilen kolera aşısının miktarının 1 milyon doz olduğunu gösteriyor.<br />
Bu olay yalnızca iki ülke arasındaki bir yardım girişimi değildi. Aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk yıllarında koruyucu sağlık hizmetlerine yapılan yatırımın, Ankara’da oluşturulan laboratuvar altyapısının ve aşı üretim kapasitesinin ulaştığı seviyenin dikkat çekici örneklerinden biriydi.<br />
Çin neden kolera aşısına ihtiyaç duyuyordu?<br />
1930’ların sonlarında Çin, hem savaşın hem de bulaşıcı hastalıkların ağır baskısı altındaydı.<br />
1937’de başlayan Çin-Japon Savaşı milyonlarca insanın yaşadığı geniş bir coğrafyada sağlık hizmetlerini ve günlük yaşamı ciddi biçimde etkiliyordu. Aynı dönemde Çin’in bazı bölgelerinde kolera salgınları görülüyordu.<br />
Ancak savaş ile kolera arasında doğrudan ve tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru değil. Koleranın yayılmasında temel sorun, hastalığa yol açan bakterinin kirlenmiş su veya gıda aracılığıyla insanlara ulaşmasıdır. Savaş, kitlesel nüfus hareketleri ve altyapı sorunları ise salgınlarla mücadeleyi daha da güçleştirebilir.<br />
Kolera, Vibrio cholerae adlı bakterinin yol açtığı ciddi bir bağırsak enfeksiyonudur.<br />
Hastalık özellikle güvenli olmayan içme suyu ve kirlenmiş yiyeceklerle bulaşır. Ağır vakalarda çok miktarda sulu ishal gelişebilir ve vücut kısa sürede önemli miktarda sıvı ve tuz kaybedebilir.<br />
Günümüzde uygun sıvı tedavisiyle koleraya bağlı ölümlerin büyük bölümü önlenebiliyor. Ancak temiz su, kanalizasyon sistemleri ve modern sağlık hizmetlerinin bugünkü düzeyde olmadığı 1930’larda büyük kolera salgınları toplumlar için çok daha ciddi bir tehlike oluşturuyordu.<br />
Çin’in yardım çağrısı Türkiye’ye nasıl ulaştı?<br />
Tarih araştırmaları olayın arkasındaki diplomatik ve sağlık örgütlenmesini de ortaya koyuyor.<br />
Çin Sağlık İdaresi, ülkedeki kolera salgını nedeniyle uluslararası yardım talebinde bulundu. Yardım çağrısı, merkezi Cenevre’de bulunan Milletler Cemiyeti’nin sağlık teşkilatı aracılığıyla çeşitli ülkelere iletildi.<br />
Türkiye de bu çağrıya karşılık veren ülkelerden biri oldu.<br />
Cumhuriyet Arşivi belgelerine dayanan araştırmalara göre Sağlık Bakanlığı, 1938 yazında Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’nin Çin için kolera aşısı sağlayıp sağlayamayacağını değerlendirdi.<br />
Sonuçta 1 milyon doz kolera aşısının Çin’e gönderilmesine karar verildi.<br />
Bu ayrıntı tarihsel açıdan önemli. Çünkü olay zaman zaman yanlış biçimde Birleşmiş Milletler üzerinden gerçekleşmiş gibi anlatılabiliyor.<br />
Oysa Birleşmiş Milletler 1945 yılında kuruldu.<br />
1938’de uluslararası sağlık iş birliğinde rol oynayan kuruluş Milletler Cemiyeti idi.<br />
Dönemin gazeteleri de yardımı yazdı<br />
Türkiye’nin Çin’e yaptığı aşı yardımı yalnızca resmî belgelerde kalmadı.<br />
Dönemin Türk basını da olayı kamuoyuna duyurdu.<br />
30 Temmuz 1938 tarihli Ulus gazetesinde Çin’deki kolera salgınına karşı Türkiye’den aşı gönderildiği haberleştirildi.<br />
6 Ağustos 1938 tarihli Tan gazetesi de yardımın ayrıntılarına yer verdi.<br />
Olayın Çin ve uluslararası basındaki yansımaları üzerine yapılan tarih araştırmalarında dönemin North-China Herald gazetesindeki kayıtlar da incelendi.<br />
Böylece 1938’deki yardımın hem Türkiye’deki resmî belgelerle hem de dönemin basın kayıtlarıyla izlenebildiği görülüyor.<br />
Aşıların arkasında Ankara’daki Hıfzıssıhha vardı<br />
Türkiye’nin böyle bir yardımı gerçekleştirebilmesinin arkasında, erken Cumhuriyet döneminde bulaşıcı hastalıklarla mücadeleye verilen önem bulunuyordu.<br />
Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi 1928 yılında Ankara’da kuruldu.<br />
“Hıfzıssıhha” günümüzde sık kullanılmayan bir kelime. En basit ifadeyle sağlığın korunması ve halk sağlığı anlamına geliyor.<br />
Kurumun görevi yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra laboratuvar incelemesi yapmak değildi.<br />
Aşı ve serum üretmek, bulaşıcı hastalıkların teşhisinde kullanılan laboratuvar yöntemlerini geliştirmek, biyolojik ürünlerin kontrolünü yapmak, salgın hastalıklarla mücadeleyi desteklemek ve bilimsel araştırmalar yürütmek kurumun temel işlevleri arasındaydı.<br />
Bu yaklaşım, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki sağlık politikasının önemli bir yönünü de ortaya koyuyordu.<br />
Amaç yalnızca hastalanan kişiyi tedavi etmek değil, hastalığın toplum içinde yayılmasını önlemekti.<br />
Türkiye’de aşı üretiminin geçmişi Cumhuriyet’ten daha eski<br />
Türkiye’nin aşı üretme tecrübesi Hıfzıssıhha Müessesesi ile başlamadı.<br />
Osmanlı döneminde de aşı üretimine yönelik önemli çalışmalar yürütülmüştü.<br />
Tıp tarihi araştırmaları, İstanbul’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane bünyesinde çiçek aşısı üretimine yönelik çalışmaların 1840’lı yıllara kadar uzandığını ortaya koyuyor.<br />
1892 yılında ise çiçek aşısı üretiminin daha kurumsal hale gelmesini sağlayan Telkihhâne-i Şâhâne, yani Çiçek Aşısı Üretim Merkezi kuruldu.<br />
Bu nedenle “Türkiye’de aşı üretimi 1892’de başladı” demek tarihsel olarak eksik olur.<br />
Daha doğru ifade, 1892 yılında çiçek aşısı üretimi için özel ve kurumsal bir merkezin oluşturulduğu şeklindedir.<br />
Sonraki yıllarda üretim alanı genişledi.<br />
Sağlık Bakanlığı tarihçesine göre 1911’de tifo aşısı, 1913’te ise kolera, dizanteri ve veba aşıları hazırlanıp uygulanmaya başlandı.<br />
Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinin son derece zor koşullarında bile aşı ve serum üretiminin farklı merkezlerde sürdürüldüğü biliniyor.<br />
1928’de Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’nin kurulmasıyla bu bilgi birikimi daha güçlü ve merkezi bir kurumsal yapı içinde geliştirildi.<br />
Hıfzıssıhha 1938’de hangi kapasiteye sahipti?<br />
Hıfzıssıhha’nın tarihini anlatırken farklı yıllarda başlayan üretimleri tek bir tarihte varmış gibi göstermemek gerekiyor.<br />
1938’de Çin’e kolera aşısı gönderilebilmiş olması, kurumun kolera aşısı üretiminde önemli bir kapasiteye ulaştığını açıkça gösteriyor.<br />
Ancak Hıfzıssıhha’nın daha sonraki yıllarda ürettiği bütün aşı ve biyolojik ürünlerin 1938’de aynı anda üretildiğini söylemek doğru değil.<br />
Örneğin Sağlık Bakanlığı kayıtlarına göre tifüs aşısı üretimine 1942 yılında başlandı.<br />
Bu nedenle tifo, tifüs, difteri, BCG, kolera, boğmaca, tetanos ve kuduz gibi hastalıklara yönelik üretim kapasitesinin Hıfzıssıhha tarihinde zaman içinde genişlediğini söylemek daha doğru.<br />
Kurumun biyolojik ürün üretme kapasitesi ilerleyen yıllarda daha da gelişti.<br />
1947’de Biyolojik Kontrol Laboratuvarı kuruldu.<br />
1950’de İnfluenza Laboratuvarı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel İnfluenza Merkezi olarak tanındı ve grip aşısı üretimine geçildi.<br />
Bütün bu gelişmeler Hıfzıssıhha’nın yalnızca bir aşı üretim merkezi olmadığını gösteriyor.<br />
Kurum aynı zamanda laboratuvar araştırmaları, salgın takibi, biyolojik ürünlerin kontrolü ve halk sağlığı politikalarının bilimsel altyapısında önemli rol oynuyordu.<br />
Çin’e gerçekten 1 milyon doz aşı mı gönderildi?<br />
Evet, mevcut tarih araştırmaları bu miktarı destekliyor.<br />
Sağlık Bakanlığı’nın resmî tarihçesi 1938’de Çin’e kolera aşısı gönderildiğini belirtmekle birlikte miktar konusunda ayrıntı vermiyor.<br />
Ancak Nuran Yıldırım’ın Cumhuriyet Arşivi belgelerini de kullandığı 2024 tarihli kapsamlı çalışmada, Çin’e 1 milyon doz kolera aşısı gönderildiği belirtiliyor.<br />
Araştırmada 27 Temmuz 1938 tarihli resmî yazışmalara da yer veriliyor.<br />
Refik Saydam’ın bulaşıcı hastalıklarla mücadeledeki rolünü inceleyen akademik bir değerlendirme de Türkiye’nin Çin’e 1938 yılında 1 milyon doz kolera aşısı bağışladığını aktarıyor.<br />
Giray Fidan’ın 1938 kolera salgını sırasında gönderilen aşıların Çin basınındaki yansımalarını ele alan tarih çalışması ise olayın uluslararası boyutunu tamamlayan kaynaklardan biri.<br />
Bu nedenle “Türkiye 1938’de Çin’e 1 milyon doz kolera aşısı gönderdi” ifadesi tarihsel kaynaklarla desteklenebilen bir bilgi olarak kullanılabilir.<br />
1938 mi, 1940 mı?<br />
Bu olayla ilgili internette en sık karşılaşılan karışıklıklardan biri tarih konusunda.<br />
Bazı eski haberlerde ve sosyal medya paylaşımlarında yardımın 1940 yılında yapıldığı ileri sürülebiliyor.<br />
Ancak daha güçlü tarihsel kanıtlar 1938 yılını gösteriyor.<br />
Sağlık Bakanlığı’nın resmî aşı tarihçesi 1938 tarihini veriyor.<br />
Cumhuriyet Arşivi’ndeki 27 Temmuz 1938 tarihli yazışmalar da aynı yılı doğruluyor.<br />
Dönemin 1938 tarihli gazete kayıtlarının bulunması da yardımın gerçekleştiği yıl konusunda önemli bir kanıt oluşturuyor.<br />
Dolayısıyla tarihsel açıdan kullanılabilecek doğru tarih 1938.<br />
1938’de kullanılan kolera aşısı bugünkü aşılarla aynı mıydı?<br />
Hayır.<br />
Aşı teknolojisi yaklaşık doksan yılda büyük ölçüde değişti.<br />
1930’larda kullanılan kolera aşılarının üretim yöntemleri, içerikleri ve uygulama biçimleri günümüzde kullanılan kolera aşılarıyla aynı değildi.<br />
Günümüzde koleradan korunmak amacıyla ağızdan uygulanan kolera aşıları kullanılabiliyor.<br />
Ancak aşı tek başına kolera salgınlarının önlenmesi için yeterli görülmüyor.<br />
Güvenli içme suyuna erişim, iyi çalışan kanalizasyon sistemleri, hijyen, hastaların erken fark edilmesi ve özellikle kaybedilen sıvının hızla yerine konması kolerayla mücadelenin temel unsurları arasında bulunuyor.<br />
Bu nedenle 1938’deki aşı yardımını bugünkü kolera aşılarıyla teknik olarak doğrudan karşılaştırmak yerine dönemin bilimsel imkânları içinde değerlendirmek gerekiyor.<br />
Hıfzıssıhha kapatıldı mı? Hizmetler bugün nasıl devam ediyor?<br />
Hıfzıssıhha’nın tarihini anlatırken sık sorulan bir başka soru da şu: Bu kurum bugün hâlâ var mı?<br />
Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı, 2011 yılında sağlık sisteminde gerçekleştirilen yeniden yapılanmayla ayrı bir kurum olarak sona erdi. Görevleri yeni oluşturulan sağlık kurumlarına devredildi. Daha sonraki düzenlemelerle halk sağlığı alanındaki bu görevlerin önemli bölümü Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü çatısı altında sürdürüldü.<br />
Bu nedenle “Hıfzıssıhha kapatıldı ve verdiği hizmetler sona erdi” demek eksik bir değerlendirme olur.<br />
Kurumun adı ve idari yapısı değişti; halk sağlığı hizmetleri ise farklı bir örgütlenme içinde devam etti ve kapsamı zaman içinde daha geniş sağlık başlıklarına yayıldı.<br />
Bugün Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bünyesinde aşı ile önlenebilir hastalıklar ve bağışıklama hizmetlerinden bulaşıcı hastalıkların izlenmesine, mikrobiyoloji referans laboratuvarlarından biyolojik ürünlere kadar çok sayıda alanda çalışmalar yürütülüyor.<br />
Halk sağlığı laboratuvarları da bu sistemin önemli parçalarından biri olmaya devam ediyor. 2026 yılı itibarıyla 81 ilde 84 halk sağlığı laboratuvarı bulunuyor. Bu laboratuvarlar ile ulusal referans laboratuvarları; hastalıkların izlenmesi, salgınların araştırılması, çeşitli biyolojik ve çevresel örneklerin incelenmesi ve halk sağlığını ilgilendiren çok sayıda analizde görev üstleniyor.<br />
Türkiye’nin bağışıklama programları da bugün geniş bir organizasyon içinde yürütülüyor. Çocukluk çağı aşılamaları, risk gruplarına yönelik uygulamalar, aşıyla önlenebilir hastalıkların takibi ve sürveyans çalışmaları Halk Sağlığı Genel Müdürlüğünün önemli görevleri arasında yer alıyor.<br />
Dolayısıyla Hıfzıssıhha’nın mirası yalnızca tarih kitaplarında kalan bir kurum adı olarak görülmemeli.<br />
1938’de Çin’e kolera aşısı gönderebilen yapının temelindeki koruyucu sağlık, laboratuvar, salgın takibi, bağışıklama ve toplum sağlığını koruma anlayışı, bugün farklı kurum ve birimler üzerinden çok daha geniş bir hizmet ağı içinde yaşamaya devam ediyor.<br />
Kurumların adı ve teşkilat yapısı zaman içinde değişse de halk sağlığını koruma amacı, yeni teknolojiler, laboratuvar imkânları ve ülke çapındaki sağlık hizmetleriyle sürdürülüyor.<br />
Bu hikâye bugün neden önemli?<br />
1938’de Çin’e gönderilen 1 milyon doz kolera aşısının önemi yalnızca tarihî bir sağlık yardımından ibaret değil.<br />
Olay, salgınlarla mücadelede kurumsal kapasitenin ne kadar önemli olduğunu gösteren dikkat çekici bir örnek.<br />
Bir ülkenin büyük bir salgın ortaya çıktığında hızlı hareket edebilmesi için laboratuvarlarını, yetişmiş insan gücünü, üretim altyapısını ve halk sağlığı sistemlerini salgın başlamadan çok önce oluşturması gerekiyor.<br />
Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında Hıfzıssıhha çevresinde geliştirilen yapı bunun tarihsel örneklerinden biri oldu.<br />
1928’de kurulan bir halk sağlığı kurumunun yaklaşık on yıl sonra başka bir ülkedeki salgınla mücadele için büyük miktarda aşı sağlayabilmesi, halk sağlığı yatırımlarının uzun vadeli değerini gösteriyor.<br />
Aynı zamanda bulaşıcı hastalıkların sınır tanımadığını da hatırlatıyor.<br />
Ankara ile Çin arasındaki binlerce kilometrelik mesafe, 1938 yılında uluslararası sağlık dayanışmasına engel olmadı.<br />
Cumhuriyet sağlık tarihinin az bilinen sayfalarından biri<br />
1938 yazında gazetelere yansıyan aşı sevkiyatı, aradan geçen yaklaşık doksan yılın ardından Cumhuriyet sağlık tarihinin dikkat çekici olaylarından biri olarak karşımıza çıkıyor.<br />
Bir tarafta kolera salgınıyla mücadele eden Çin, diğer tarafta kendi halk sağlığı kurumlarını ve biyolojik ürün üretim kapasitesini oluşturmaya çalışan genç Türkiye Cumhuriyeti vardı.<br />
Bu iki hikâye 1938 yılında kolera aşısı üzerinden kesişti.<br />
Türkiye’den Çin’e gönderilen 1 milyon doz kolera aşısı, yalnızca Hıfzıssıhha tarihinin ilginç bir ayrıntısı değil; koruyucu sağlık hizmetlerine yatırımın, yerli biyolojik üretim kapasitesinin ve uluslararası salgın dayanışmasının erken örneklerinden biri olarak sağlık tarihindeki yerini koruyor.<br />
KAYNAKLAR<br />
Nuran Yıldırım – Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi/Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı, Aşı ve Serum Üretimi – Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları – 2024 – Sayı 29, s. 64-87.<br />
Sağlık Bakanlığı – Türkiye’de Aşının Tarihçesi – Resmî aşı tarihçesi.<br />
Infectious Diseases and Clinical Microbiology – Refik Saydam: A Pioneer in the Fight Against Infectious Diseases – Cem Hakan Başaran – 2021 – Cilt 3, s. 173-176 – DOI: 10.36519/idcm.2021.109<br />
Giray Fidan – 1938 Çin Kolera Salgınında Türkiye’den Gönderilen Aşılar ve Çin Basınındaki Yansımaları – Toplumsal Tarih – 2020 – Sayı 318, s. 50-52.<br />
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı – Sağlık Hizmetlerinde 50 Yıl – Ankara – 1973.<br />
Dünya Sağlık Örgütü – Cholera – Bilgi Notu – 2024.<br />
Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü – Halk sağlığı laboratuvarları, bağışıklama ve referans laboratuvar hizmetlerine ilişkin kurumsal bilgiler – 2026.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>📚 Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/ankarada-uretildi-cine-gonderildi-1938in-unutulan-asi-yardimi</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 21:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/1938-turkiye-cin-kolera-asi-1200x750.webp" type="image/jpeg" length="71981"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İdrardaki Kan ve Protein Sessiz Bir Böbrek Hastalığının İşareti Olabilir]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/idrardaki-kan-ve-protein-sessiz-bir-bobrek-hastaliginin-isareti-olabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/idrardaki-kan-ve-protein-sessiz-bir-bobrek-hastaliginin-isareti-olabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İdrarda kan veya protein bazen hiçbir ağrıya yol açmadan ortaya çıkabiliyor. IgA nefropatisi yıllarca sessiz ilerleyebilen bir böbrek hastalığı. Erken tanı ve proteinürinin kontrolü böbrekleri korumada önem taşıyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir idrar tahlilinde tesadüfen kan veya protein görülmesi, özellikle kişi kendisini tamamen sağlıklı hissediyorsa kolayca göz ardı edilebilir. Oysa bazı böbrek hastalıkları uzun süre ağrı, belirgin şişlik ya da ciddi bir yakınma oluşturmadan ilerleyebilir.</p>

<p>Bunlardan biri IgA nefropatisi.</p>

<p>Berger hastalığı olarak da bilinen IgA nefropatisi, bağışıklık sisteminin bir parçası olan immünoglobulin A ile ilişkili maddelerin böbreğin kanı süzen küçük yapılarında birikmesiyle ortaya çıkan bir böbrek hastalığıdır.</p>

<p>Hastalığın seyri kişiden kişiye büyük farklılık gösterebilir. Bazı kişilerde böbrek fonksiyonları uzun yıllar korunurken, bazı hastalarda zaman içinde kronik böbrek hastalığı ve böbrek yetmezliğine doğru ilerleme görülebilir.</p>

<p>Son yıllarda IgA nefropatisinin nasıl geliştiğinin daha iyi anlaşılması, tedavide de önemli bir değişimin kapısını açtı. Artık yalnızca kan basıncını ve idrardaki protein miktarını azaltmaya yönelik klasik yaklaşımlar değil, hastalığın oluşum mekanizmalarının farklı noktalarını hedefleyen tedaviler de gündemde.</p>

<p>IgA nefropatisi nedir?</p>

<p>Böbreklerde milyonlarca küçük süzme birimi bulunur. Glomerül adı verilen bu yapılar kandaki atıkların ve fazla sıvının süzülmesinde kritik görev üstlenir.</p>

<p>IgA nefropatisinde bağışıklık sistemiyle ilişkili IgA içeren bağışıklık kompleksleri bu bölgelerde birikir. Bunun sonucunda iltihabi süreç başlayabilir ve böbreğin süzme sistemi zaman içinde zarar görebilir.</p>

<p>Hastalığın oluşumunda tek bir neden bulunmuyor. Genetik yatkınlık, bağışıklık sisteminin çalışma biçimi ve özellikle solunum ve sindirim sistemi gibi mukozal bölgelerdeki bağışıklık yanıtının hastalığın gelişiminde rol oynadığı düşünülüyor.</p>

<p>Bu nedenle IgA nefropatisi yalnızca “böbrekte başlayan” bir hastalık olarak görülmüyor. Bağışıklık sistemi ile böbrek arasındaki karmaşık ilişkinin sonucu olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>En dikkat çekici belirtilerden biri idrarda kan</p>

<p>IgA nefropatisinin klasik bulgularından biri idrarda kandır.</p>

<p>Bazı kişilerde özellikle üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında veya hemen sonrasında idrar çay, kola ya da koyu kahverengiye benzeyen bir renk alabilir.</p>

<p>Ancak idrardaki kan her zaman çıplak gözle fark edilmez. Bazen yalnızca idrar tahlilinde mikroskobik düzeyde saptanır.</p>

<p>Daha da önemlisi, hastalık hiçbir belirgin şikâyet oluşturmadan rutin tetkikler sırasında ortaya çıkabilir.</p>

<p>Görülebilecek bulgular arasında:</p>

<ul>
 <li>İdrarda gözle görülebilen veya yalnızca tahlilde saptanan kan</li>
 <li>İdrarda protein</li>
 <li>Köpüklü idrar</li>
 <li>Ayak ve ayak bileklerinde şişlik</li>
 <li>Yüksek tansiyon</li>
 <li>Böbrek fonksiyonlarında zamanla bozulma</li>
</ul>

<p>yer alabilir.</p>

<p>Köpüklü idrar tek başına IgA nefropatisi anlamına gelmez. İdrarın hızlı yapılması veya yoğun olması da köpük oluşturabilir. Ancak kalıcı ve belirgin köpüklenme, özellikle idrar tahlilinde protein saptanıyorsa değerlendirilmelidir.</p>

<p>İdrardaki protein neden bu kadar önemli?</p>

<p>IgA nefropatisinin izlenmesinde en önemli göstergelerden biri proteinüri, yani idrarla normalden fazla protein kaybedilmesidir.</p>

<p>Sağlıklı böbrekler kandaki önemli proteinlerin büyük bölümünü vücutta tutar. Böbreğin süzme sistemi zarar gördüğünde ise protein idrara geçmeye başlayabilir.</p>

<p>IgA nefropatisinde proteinüri yalnızca hastalığın varlığını gösteren bir laboratuvar bulgusu değildir. Protein kaybının miktarı, hastalığın gelecekte nasıl seyredeceği konusunda da önemli bilgiler verebilir.</p>

<p>KDIGO’nun güncel IgA nefropatisi rehberinde tedavinin temel hedeflerinden biri proteinürinin günlük 0,5 gramın altına indirilmesi, mümkünse 0,3 gramın altına yaklaştırılması olarak belirtiliyor.</p>

<p>Bu değişiklik önemli. Çünkü geçmişte daha yüksek proteinüri düzeyleri üzerinde durulurken, yeni veriler daha düşük miktardaki kalıcı protein kaybının bile uzun vadede tamamen önemsiz kabul edilmemesi gerektiğini gösteriyor.</p>

<p>Her IgA nefropatisi böbrek yetmezliğine ilerler mi?</p>

<p>Hayır.</p>

<p>IgA nefropatisi tanısı alan herkesin böbrek yetmezliği yaşayacağı düşüncesi doğru değildir.</p>

<p>Hastalığın seyri oldukça değişkendir. Bazı kişilerde böbrek fonksiyonları uzun süre korunabilir. Bazılarında ise proteinüri devam eder, tansiyon yükselir ve böbreğin süzme kapasitesi yıllar içerisinde azalabilir.</p>

<p>Risk değerlendirilirken yalnızca tek bir idrar sonucu değil;</p>

<ul>
 <li>İdrardaki protein miktarı</li>
 <li>Böbreğin süzme kapasitesi</li>
 <li>Kan basıncı</li>
 <li>Proteinürinin zaman içerisindeki seyri</li>
 <li>Böbrek biyopsisindeki bulgular</li>
 <li>Hastalığın klinik gidişi</li>
</ul>

<p>birlikte değerlendirilir.</p>

<p>Bu nedenle bir kişinin gelecekteki riskini yalnızca “IgA nefropatisi var” cümlesinden hareketle tahmin etmek mümkün değildir.</p>

<p>Tanı nasıl konulur?</p>

<p>İdrarda kan veya protein saptandığında ilk aşamada idrar ve kan testleriyle böbrek fonksiyonları değerlendirilir.</p>

<p>Kanda kreatinin ölçümü ve buradan hesaplanan tahmini glomerüler filtrasyon hızı, böbreğin süzme kapasitesi hakkında bilgi verir.</p>

<p>İdrarda ise protein veya albümin kaybının miktarı araştırılır.</p>

<p>Ancak IgA nefropatisinin kesin tanısı çoğunlukla böbrek biyopsisiyle konulur. Biyopside böbrekten çok küçük bir doku örneği alınarak mikroskop altında incelenir ve IgA birikimi araştırılır.</p>

<p>Güncel yaklaşımda biyopsi yalnızca hastalığın adını koymak için değil, böbrekte oluşmuş hasarın özelliklerini değerlendirmek açısından da önem taşıyor.</p>

<p>Tedavinin ilk hedefi böbreğin üzerindeki yükü azaltmak</p>

<p>IgA nefropatisinde herkese uygulanabilecek tek bir tedavi şeması yoktur.</p>

<p>Tedavi; böbrek fonksiyonlarına, proteinüri miktarına, kan basıncına, biyopsi bulgularına, hastalığın ilerleme riskine ve kişinin diğer sağlık sorunlarına göre belirlenir.</p>

<p>Temel amaç mümkün olduğunca az proteinin idrara kaçmasını sağlamak, kan basıncını kontrol altında tutmak ve böbrek fonksiyonlarındaki yıllık kaybı en aza indirmektir.</p>

<p>Renin-anjiyotensin sistemini etkileyen bazı tansiyon ilaçları uzun süredir proteinürinin azaltılması ve böbreğin korunması amacıyla tedavinin önemli parçalarından biri olarak kullanılıyor.</p>

<p>Uygun hastalarda SGLT2 inhibitörleri gibi kronik böbrek hastalığında böbreği koruyucu etkileri gösterilmiş tedaviler de genel koruyucu yaklaşımın parçası olabiliyor.</p>

<p>Tuz tüketiminin azaltılması, sigaradan uzak durulması, düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı vücut ağırlığının korunması ve kan basıncının kontrolü de tedavinin ilaç dışındaki önemli parçalarını oluşturuyor.</p>

<p>IgA nefropatisinde neden yeni bir tedavi dönemi başladı?</p>

<p>IgA nefropatisinin biyolojisinin daha iyi anlaşılması, araştırmacıların hastalığın farklı aşamalarını hedeflemesine olanak sağladı.</p>

<p>Bunlardan biri bağırsaktaki bağışıklık sistemini hedefleyen özel salımlı budesonid tedavisidir.</p>

<p>NefIgArd adlı faz 3 klinik araştırmasında biyopsiyle doğrulanmış ve destek tedavisine rağmen proteinürisi devam eden yetişkinler incelendi. Çalışma, hedeflenmiş salımlı budesonidin proteinürinin azaltılması ve böbrek fonksiyonlarının korunması açısından yarar sağlayabildiğini gösterdi.</p>

<p>Bu ilaç klasik sistemik kortizon tedavisiyle tamamen aynı kabul edilmemeli. İlacın özel formülasyonu bağırsaktaki belirli bağışıklık dokularını hedefleyecek şekilde geliştirilmiştir. Bununla birlikte bir kortikosteroiddir ve yan etki olasılığı bulunduğundan hasta seçimi önemlidir.</p>

<p>Sparsentan farklı bir mekanizmayı hedefliyor</p>

<p>IgA nefropatisindeki yeni seçeneklerden biri de sparsentan.</p>

<p>Bu ilaç, böbrekte hasar ve protein kaçağıyla ilişkili iki farklı hormonal yolu aynı anda etkileyen bir tedavi olarak geliştirildi.</p>

<p>PROTECT adlı uluslararası faz 3 araştırmasında sparsentan, uzun süredir böbrek hastalıklarında kullanılan irbesartan ile karşılaştırıldı.</p>

<p>Araştırmanın erken değerlendirmesinde sparsentan grubunda idrar protein-kreatinin oranındaki düşüş yaklaşık yüzde 50, irbesartan grubunda ise yaklaşık yüzde 15 olarak bulundu. İki yıllık takip sonuçları da tedavinin proteinüri ve böbrek fonksiyonlarının korunması üzerindeki etkisini değerlendiren önemli veriler sağladı.</p>

<p>Ancak bu sonuçlar, IgA nefropatisi bulunan herkesin aynı ilacı kullanması gerektiği anlamına gelmiyor. Tedavinin uygunluğu kişinin klinik özelliklerine göre belirleniyor.</p>

<p>Bağışıklık sisteminin “kompleman” kolu da hedefte</p>

<p>Araştırmalar IgA nefropatisinde kompleman sistemi adı verilen bağışıklık mekanizmasının da böbrek hasarına katkıda bulunabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Bu mekanizmayı hedefleyen ilaçlardan biri iptacopan.</p>

<p>New England Journal of Medicine’da yayımlanan APPLAUSE-IgAN faz 3 araştırmasının ara analizinde, biyopsiyle doğrulanmış IgA nefropatisi bulunan ve destek tedavisine rağmen belirgin proteinürisi devam eden hastalar değerlendirildi.</p>

<p>Ana çalışma grubuna 443 hasta alındı. Önceden planlanan ara etkinlik analizinde ilk 250 hasta incelendi.</p>

<p>Dokuzuncu ayda idrar protein-kreatinin oranı iptacopan alanlarda plaseboya kıyasla yaklaşık yüzde 38 daha düşük bulundu.</p>

<p>Bu bulgu önemli olmakla birlikte araştırmanın ara analizinin temel hedefi proteinürideki değişimdi. Böbrek fonksiyonlarının uzun dönem korunması ayrı ve daha uzun takip gerektiren bir klinik sonuçtur.</p>

<p>Bu ayrım özellikle önem taşıyor: İdrardaki proteinin azalması umut verici bir gösterge olsa da tek başına uzun vadede böbrek yetmezliğinin kesin olarak önlendiği anlamına gelmez.</p>

<p>Atrasentan araştırmaları da proteinüriye odaklandı</p>

<p>Bir diğer yeni yaklaşım, endotelin adı verilen ve böbrekte damar yapısı ile protein kaçağında rol oynayan sistemi hedefliyor.</p>

<p>Atrasentan ile gerçekleştirilen ALIGN faz 3 araştırmasının önceden planlanmış ara analizinde, biyopsiyle doğrulanmış IgA nefropatisi bulunan yetişkinler değerlendirildi.</p>

<p>İlk 270 hastanın 36 haftalık değerlendirmesinde idrar protein-kreatinin oranı atrasentan grubunda yaklaşık yüzde 38 azalırken, plasebo grubunda düşüş yaklaşık yüzde 3 düzeyinde kaldı.</p>

<p>Araştırmada sıvı tutulması atrasentan grubunda biraz daha sık görüldü. Bu tür bulgular, yeni tedaviler değerlendirilirken yalnızca etkinliğin değil güvenliğin de neden yakından izlenmesi gerektiğini gösteriyor.</p>

<p>Yeni ilaçlar “mucize tedavi” anlamına gelmiyor</p>

<p>IgA nefropatisinde son yıllarda ortaya çıkan gelişmeler heyecan verici olsa da önemli bir nokta gözden kaçırılmamalı.</p>

<p>Hastalık tek bir mekanizmadan kaynaklanmıyor.</p>

<p>Bağırsaktaki bağışıklık yanıtı, anormal IgA oluşumu, bağışıklık kompleksleri, kompleman sistemi, böbrek içindeki basınç ve iltihabi süreçler hastalığın farklı aşamalarında rol oynayabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle geleceğin IgA nefropatisi tedavisinin, hastanın riskine ve hastalığın baskın mekanizmasına göre farklı tedavilerin seçilmesi veya bazı durumlarda birlikte kullanılması üzerine şekillenmesi bekleniyor.</p>

<p>Yeni seçeneklerin artması önemli bir ilerleme olsa da uzun dönem böbrek sonuçları, ilaçların birbirleriyle nasıl sıralanacağı ve hangi hastanın hangi tedaviden en fazla yarar göreceği konularında araştırmalar devam ediyor.</p>

<p>Beslenme hastalığı ortadan kaldırabilir mi?</p>

<p>IgA nefropatisini ortadan kaldırdığı kanıtlanmış özel bir diyet bulunmuyor.</p>

<p>Ancak böbrekleri korumaya yönelik yaşam tarzı önlemleri tedavinin önemli bir parçası.</p>

<p>Özellikle fazla tuz tüketimi kan basıncını yükseltebilir ve proteinürinin kontrolünü zorlaştırabilir. Bu nedenle tuz tüketiminin azaltılması çoğu hastada böbrek koruyucu yaklaşımın parçalarından biridir.</p>

<p>Protein tüketiminin ise gelişigüzel biçimde aşırı azaltılması doğru değildir. Kişinin böbrek fonksiyonuna ve beslenme durumuna göre ihtiyaçları değişebilir.</p>

<p>Bitkisel ürünlerin de “doğal olduğu için böbreğe zarar vermeyeceği” düşünülmemeli. Bazı bitkisel takviyeler böbreklere zarar verebilir veya kullanılan ilaçlarla etkileşime girebilir.</p>

<p>Ağrı kesiciler konusunda dikkat</p>

<p>Kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerde reçetesiz kullanılan bazı ağrı kesiciler ayrıca önem taşır.</p>

<p>Özellikle nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar olarak bilinen bazı ağrı kesiciler, uygun olmayan kişilerde veya kontrolsüz kullanıldığında böbrek kan akımını etkileyebilir ve böbrek fonksiyonlarının bozulmasına katkıda bulunabilir.</p>

<p>Bu nedenle IgA nefropatisi bulunan bir kişinin sık ağrı kesici kullanması gerekiyorsa bunun sağlık profesyoneli tarafından değerlendirilmesi önemlidir.</p>

<p>Hastalık yıllarca sessiz kalabilir</p>

<p>IgA nefropatisinin önemli özelliklerinden biri, böbrek hasarı ilerlerken kişinin uzun süre ciddi bir şikâyet yaşamayabilmesidir.</p>

<p>Böbrek fonksiyonları belirgin şekilde azalana kadar yorgunluk, bulantı, kaşıntı veya yaygın şişlik gibi ileri dönem belirtiler ortaya çıkmayabilir.</p>

<p>Bu nedenle tanı almış kişilerde yalnızca “kendimi iyi hissediyorum” düşüncesiyle kontrolleri bırakmak doğru değildir.</p>

<p>Kan basıncı, idrardaki protein miktarı ve böbreğin süzme kapasitesinin zaman içindeki değişimi hastalığın gidişini anlamada tek bir ölçümden çok daha değerlidir.</p>

<p>Ne zaman doktora başvurulmalı?</p>

<p>İdrarda gözle görülür kan bulunması değerlendirilmesi gereken bir bulgudur. Bunun nedeni IgA nefropatisi olabileceği gibi idrar yolu enfeksiyonları, taş hastalığı ve başka böbrek veya idrar yolu sorunları da olabilir.</p>

<p>Tekrarlayan kanlı idrar, kalıcı köpüklü idrar, idrar tahlilinde protein saptanması, açıklanamayan yüksek tansiyon veya bacaklarda şişlik varsa tıbbi değerlendirme gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İdrar miktarında belirgin azalma, hızla artan yaygın şişlik, ciddi nefes darlığı veya genel durumda belirgin bozulma ise daha hızlı değerlendirme gerektirebilir.</p>

<p>IgA nefropatisinde asıl mesele yalnızca hastalığa isim koymak değildir. Böbreğin ne kadar risk altında olduğunu erken belirlemek ve böbrek fonksiyonlarını mümkün olduğunca uzun süre korumaktır.</p>

<p>Yeni tedaviler bu hedef için daha fazla seçenek sunuyor. Fakat en güçlü yaklaşım hâlâ hastalığın kişiye özgü riskinin belirlenmesi, proteinürinin yakından izlenmesi, kan basıncının kontrol edilmesi ve uygun tedavinin doğru hastaya seçilmesidir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>Kidney International – Executive summary of the KDIGO 2025 Clinical Practice Guideline for the Management of Immunoglobulin A Nephropathy and Immunoglobulin A Vasculitis – Jürgen Floege ve arkadaşları – 2025 – DOI: 10.1016/j.kint.2025.04.003</li>
 <li>New England Journal of Medicine – Alternative Complement Pathway Inhibition with Iptacopan in IgA Nephropathy – Vlado Perkovic, Jonathan Barratt, Brad Rovin ve arkadaşları; APPLAUSE-IgAN Investigators – 2025 – DOI: 10.1056/NEJMoa2410316</li>
 <li>New England Journal of Medicine – Atrasentan in Patients with IgA Nephropathy – Hiddo J. L. Heerspink, Meg Jardine, Donald E. Kohan ve arkadaşları; ALIGN Study Investigators – 2025 – DOI: 10.1056/NEJMoa2409415</li>
 <li>The Lancet – Efficacy and safety of a targeted-release formulation of budesonide in patients with primary IgA nephropathy (NefIgArd): 2-year results from a randomised phase 3 trial – Richard Lafayette, Jens Kristensen, Andrew Stone ve arkadaşları; NefIgArd Trial Investigators – 2023 – DOI: 10.1016/S0140-6736(23)01554-4</li>
 <li>The Lancet – Efficacy and safety of sparsentan versus irbesartan in patients with IgA nephropathy (PROTECT): 2-year results from a randomised, active-controlled, phase 3 trial – Brad H. Rovin, Jonathan Barratt, Hiddo J. L. Heerspink ve arkadaşları; PROTECT Investigators – 2023 – DOI: 10.1016/S0140-6736(23)02302-4</li>
 <li>Kidney Medicine – IgA Nephropathy: An Overview of the Clinical Trials – 2025 – DOI: 10.1016/j.xkme.2025.101078</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>📖 Sağlık Rehberi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/idrardaki-kan-ve-protein-sessiz-bir-bobrek-hastaliginin-isareti-olabilir</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 20:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8580.jpeg" type="image/jpeg" length="43310"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Motosiklet videolarıyla tanınan Ceyda Yakova trafik kazasında hayatını kaybetti]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/motosiklet-videolariyla-taninan-ceyda-yakova-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/motosiklet-videolariyla-taninan-ceyda-yakova-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sosyal medyada motosiklet sürüş videolarıyla tanınan, geçmişte voleybol oynayan Ceyda Yakova’nın 22 yaşında hayatını kaybettiği bildirildi. Genç yaşta gelen ölüm haberi ailesi, arkadaşları ve takipçilerini yasa boğdu.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Sosyal medyada paylaştığı motosiklet videolarıyla geniş bir takipçi kitlesine ulaşan Ceyda Yakova, 22 yaşında hayatını kaybetti. Yakova’nın 17 Ağustos 2026’da geçirdiği trafik kazasının ardından yaşamını yitirdiği yönündeki haberler kamuoyuna yansıdı.</p>

<p>Genç yaşta gelen ölüm haberi, Yakova’nın ailesi ve yakınlarının yanı sıra sosyal medya takipçileri ile spor çevrelerinde büyük üzüntüye neden oldu.</p>

<p>SPOR GEÇMİŞİ DE VARDI</p>

<p>Ceyda Yakova yalnızca sosyal medya paylaşımlarıyla değil, spor geçmişiyle de tanınıyordu.</p>

<p>17 Aralık 2003 doğumlu olan Yakova’nın bir dönem voleybol oynadığı, Teşvikiye Spor Kulübü ve Kapaklı Site Spor bünyesinde forma giydiği belirtildi. Eski kulüplerinin de genç ismin vefatının ardından taziye mesajları yayımladığı bildirildi.</p>

<p>Yakova’nın İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olduğu da aktarıldı.</p>

<p>MOTOSİKLET VİDEOLARIYLA TANINIYORDU</p>

<p>Ceyda Yakova, özellikle motosiklet kullanırken çektiği görüntüler ve günlük yaşamından kesitlerle sosyal medyada dikkat çekiyordu. Motosiklet temalı içerikleri sayesinde zaman içerisinde geniş bir takipçi kitlesine ulaşmıştı.</p>

<p>Yakova’nın daha önce de bir motosiklet kazası geçirdiği bilgisi gündeme geldi. Bazı kaynaklarda genç içerik üreticisinin Nisan 2026’da yaşadığı bir kazadan sağ kurtulduğu ve motosikletinin hasar gördüğünü sosyal medya hesabından paylaştığı belirtildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>KAZANIN AYRINTILARI HENÜZ NETLEŞMEDİ</p>

<p>Ceyda Yakova’nın 17 Ağustos’ta meydana gelen bir trafik kazasının ardından hayatını kaybettiği çok sayıda haber kaynağında yer alırken, kazanın oluş şekline ilişkin ayrıntılar henüz netlik kazanmadı.</p>

<p>Kazanın nerede ve nasıl meydana geldiği, başka bir aracın kazaya karışıp karışmadığı konusunda kamuoyuna yansıyan doğrulanmış ayrıntılı bir açıklama bulunmuyor.</p>

<p>Bu nedenle sosyal medyada kazanın nasıl gerçekleştiğine ilişkin ileri sürülen iddiaların resmi bilgiler açıklanana kadar ihtiyatla değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Yakova’nın cenazesinin 18 Ağustos’ta ailesi ve sevenlerinin katılımıyla toprağa verildiği bildirildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>🚨 Asayiş</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/motosiklet-videolariyla-taninan-ceyda-yakova-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 19:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8574.jpeg" type="image/jpeg" length="60845"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Genç doktor Can Badlo trafik kazasında hayatını kaybetti]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/genc-doktor-can-badlo-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/genc-doktor-can-badlo-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul’da meydana gelen trafik kazasında İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu Dr. Can Badlo hayatını kaybetti. Basın Ekspres Yolu’nun Bağcılar mevkiinde motosikletiyle seyreden Badlo’nun hafriyat kamyonuyla yaşadığı kazanın ardından yaşamını yitirdiği bildirildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Genç doktor Can Badlo trafik kazasında hayatını kaybetti</p>

<p>İstanbul’da meydana gelen trafik kazası genç bir doktorun hayatına mal oldu. İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu Dr. Can Badlo, Basın Ekspres Yolu’nun Bağcılar mevkiinde motosikletiyle seyir halindeyken meydana gelen kazada yaşamını yitirdi.</p>

<p>Edinilen bilgilere göre kaza saat 11.15 sıralarında meydana geldi. Can Badlo’nun kullandığı motosiklet ile aynı yönde seyreden bir hafriyat kamyonunun karıştığı kazanın ardından çevrede bulunanların ihbarı üzerine bölgeye polis, sağlık ve itfaiye ekipleri sevk edildi.</p>

<p>Ekipler uzun süre kurtarmak için çalıştı</p>

<p>Kaza sonrasında kamyonun altında kalan Badlo’nun bulunduğu yerden çıkarılması için itfaiye ekipleri çalışma başlattı. Polis ekipleri de bölgede güvenlik önlemi alarak trafik akışını kontrollü şekilde sürdürdü.</p>

<p>Yaklaşık 45 dakika süren çalışmanın ardından bulunduğu yerden çıkarılan Can Badlo’nun sağlık ekiplerince yapılan kontrolünde hayatını kaybettiği belirlendi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kazayla ilgili inceleme başlatıldı.</p>

<p>İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuydu</p>

<p>Dr. Can Badlo’nun İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olduğu öğrenildi.</p>

<p>İstanbul Medipol Üniversitesi de Badlo’nun vefatının ardından bir taziye mesajı yayımladı. Üniversitenin açıklamasında, Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Aylin Rezvani’nin oğlu ve Tıp Fakültesi mezunu Can Badlo’nun vefatından duyulan üzüntü dile getirildi.</p>

<p>Üniversite, Badlo’ya Allah’tan rahmet; ailesine, sevenlerine ve üniversite camiasına başsağlığı diledi.</p>

<p>Prof. Dr. Aylin Rezvani’nin oğluydu</p>

<p>Can Badlo’nun, Ferhad Badlo ile Prof. Dr. Aylin Rezvani’nin oğlu olduğu bildirildi.</p>

<p>Prof. Dr. Aylin Rezvani, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon alanındaki akademik çalışmalarıyla tanınıyor. İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürüten Rezvani, tıp eğitimini İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinde tamamladı.</p>

<p>Genç yaşta yaşamını yitiren Dr. Can Badlo’nun vefatı ailesi, yakınları, arkadaşları ve üniversite camiasında büyük üzüntüye neden oldu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>🕊️ Vefatlar</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/genc-doktor-can-badlo-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 19:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8571.jpeg" type="image/jpeg" length="72492"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[18 yaşındaki Ousmane Diabate İngiltere yolunda: Newcastle ile anlaşma]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/18-yasindaki-ousmane-diabate-ingiltere-yolunda-newcastle-ile-anlasma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/18-yasindaki-ousmane-diabate-ingiltere-yolunda-newcastle-ile-anlasma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İngiltere Premier Lig ekibi Newcastle United, Gençlerbirliği forması giyen 18 yaşındaki orta saha oyuncusu Ousmane Diabate’nin transferi için anlaşmaya vardı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Fabrizio Romano’nun aktardığı bilgilere göre genç futbolcu, Avrupa’dan gelen üç farklı teklife rağmen Newcastle projesini tercih etti. Transferin tamamlanmasının ardından Diabate’nin Gençlerbirliği’nde kiralık olarak forma giymeye devam etmesi planlanıyor.</p>

<p>Newcastle, Ousmane Diabate için Gençlerbirliği ile anlaştı</p>

<p>Gençlerbirliği’nin genç yeteneği Ousmane Diabate, İngiltere Premier Lig’in köklü ekiplerinden Newcastle United’a transfer olmaya hazırlanıyor.</p>

<p>Transfer piyasasının önde gelen isimlerinden Fabrizio Romano, Newcastle United’ın 18 yaşındaki orta saha oyuncusunun transferi konusunda Gençlerbirliği ile anlaşmaya vardığını duyurdu.</p>

<p>Romano’nun paylaştığı bilgiye göre Newcastle, Avrupa kulüplerinin de yakından takip ettiği genç futbolcu için yürüttüğü görüşmelerde sonuca ulaştı.</p>

<p>Üç Avrupa kulübü daha istedi</p>

<p>Ousmane Diabate’nin Newcastle dışında Avrupa’dan üç farklı kulübün teklifini değerlendirdiği, ancak tercihini İngiliz kulübünün projesinden yana kullandığı belirtildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Genç oyuncuya yönelik Premier Lig ilgisinin bir süredir devam ettiği, Newcastle’ın ise Diabate’yi uzun vadeli yapılanmasının önemli genç oyuncularından biri olarak değerlendirdiği ifade ediliyor.</p>

<p>İngiliz basınında yer alan bilgilere göre Tottenham ve Brentford gibi Premier Lig ekiplerinin de genç orta saha oyuncusunu takip eden kulüpler arasında bulunduğu öne sürüldü.</p>

<p>Gençlerbirliği’nde kiralık kalacak</p>

<p>Transferin dikkat çeken ayrıntısı ise Ousmane Diabate’nin hemen İngiltere’ye götürülmeyecek olması.</p>

<p>Fabrizio Romano’nun aktardığı plana göre Newcastle United, transfer işlemlerinin tamamlanmasının ardından 18 yaşındaki futbolcuyu Gençlerbirliği’ne kiralayacak.</p>

<p>Böylece Diabate gelişimini ve düzenli forma şansı bulduğu süreci Ankara ekibinde sürdürecek, bonservisi ise Newcastle United’a geçecek.</p>

<p>Bu formülün genç oyuncunun gelişimini kesintiye uğratmadan Premier Lig’e hazırlanmasını sağlamayı amaçladığı değerlendiriliyor.</p>

<p>Gençlerbirliği’nden Premier Lig’e</p>

<p>Gine futbolunun gelecek vadeden isimlerinden biri olarak gösterilen Diabate, Gençlerbirliği’ne ülkesinin Académie SOAR takımından gelmişti.</p>

<p>Orta sahadaki fizik gücü, mücadele kapasitesi ve genç yaşına rağmen gösterdiği performansla dikkat çeken futbolcu kısa sürede Avrupa kulüplerinin radarına girdi.</p>

<p>Newcastle’ın transferi sonuçlandırması halinde Gençlerbirliği, henüz 18 yaşındaki bir futbolcuyu doğrudan Premier Lig’in önemli kulüplerinden birine kazandırmış olacak.</p>

<p>Transferin resmiyet kazanması için kulüplerin resmi açıklamalarının ve işlemlerin tamamlanması bekleniyor.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<ol>
 <li>Fabrizio Romano</li>
 <li>Coming Home Newcastle</li>
 <li>İngiliz basını</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>🔄 Transfer Gündemi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/18-yasindaki-ousmane-diabate-ingiltere-yolunda-newcastle-ile-anlasma</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 19:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8568.jpeg" type="image/jpeg" length="50483"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Galatasaray’dan Ismaila Sarr bombası: Crystal Palace’a resmi teklif]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/galatasaraydan-ismaila-sarr-bombasi-crystal-palacea-resmi-teklif</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/galatasaraydan-ismaila-sarr-bombasi-crystal-palacea-resmi-teklif" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Galatasaray, kanat transferinde rotasını Premier Lig’e çevirdi. Fabrizio Romano’nun aktardığı bilgiye göre sarı-kırmızılılar, Crystal Palace forması giyen Senegalli yıldız Ismaila Sarr için resmi teklif yaptı. Sarr’ın Galatasaray ile görüşmelere açık olduğu belirtilirken, transferde son söz İngiliz kulübünün olacak.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Galatasaray’da transfer hareketliliği hız kazandı. Sarı-kırmızılıların hücum hattını güçlendirmek amacıyla Premier Lig’den dikkat çeken bir isim için resmi girişimde bulunduğu öne sürüldü.</p>

<p>Transfer haberleriyle tanınan İtalyan gazeteci Fabrizio Romano, Galatasaray’ın Crystal Palace’ın Senegalli kanat oyuncusu Ismaila Sarr için resmi teklif yaptığını duyurdu.</p>

<p>Romano’nun paylaştığı bilgilere göre Galatasaray yönetimi, kanat bölgesindeki transfer hedefleri arasında yer alan Sarr için Crystal Palace’ın kapısını resmi teklifle çaldı.</p>

<p>Ismaila Sarr görüşmelere açık</p>

<p>Transferde dikkat çeken bir diğer ayrıntı ise oyuncunun yaklaşımı oldu. Romano, Ismaila Sarr’ın Galatasaray ile olası transfer görüşmelerine açık olduğunu belirtti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ancak transferin gerçekleşmesi için Crystal Palace’ın ikna edilmesi gerekiyor. İngiliz ekibinin Sarr’ı kadrosunun önemli oyuncularından biri olarak gördüğü ve sürecin kulüpler arasındaki görüşmelere bağlı olduğu ifade edildi.</p>

<p>Bu nedenle mevcut aşamada transferin tamamlandığından ya da tarafların anlaşmaya vardığından söz etmek mümkün değil.</p>

<p>Galatasaray kanat transferini hızlandırdı</p>

<p>Sarı-kırmızılı yönetimin Sarr için doğrudan resmi teklif aşamasına geçmesi, kanat transferindeki arayışın somut bir boyuta ulaştığını gösteriyor.</p>

<p>Hızı, açık alandaki etkinliği ve hücum hattının farklı bölgelerinde görev yapabilmesiyle tanınan Senegalli futbolcu, Premier Lig tecrübesiyle de dikkat çekiyor.</p>

<p>25 Şubat 1998 doğumlu Sarr, Senegal Milli Takımı’nın da önemli hücum oyuncuları arasında bulunuyor. 2026 yılı Senegal kadro kayıtlarında da Crystal Palace oyuncusu olarak yer alıyor.</p>

<p>Gözler Crystal Palace’ın kararında</p>

<p>Transfer sürecinin bundan sonraki kritik noktası Crystal Palace’ın Galatasaray’dan gelen teklife vereceği yanıt olacak.</p>

<p>Sarr’ın görüşmelere açık olması sarı-kırmızılılar açısından önemli bir avantaj olarak değerlendirilirken, İngiliz kulübünün oyuncuyu takımın kilit isimlerinden biri olarak görmesi pazarlıkların kolay olmayabileceğine işaret ediyor.</p>

<p>Galatasaray ile Crystal Palace arasında anlaşma sağlanması halinde sarı-kırmızılıların kanat transferinde önemli bir hamle gerçekleştirmesi gündeme gelecek.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<ol>
 <li>Fabrizio Romano</li>
 <li>Crystal Palace</li>
 <li>Confederation of African Football (CAF)</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>🔄 Transfer Gündemi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/galatasaraydan-ismaila-sarr-bombasi-crystal-palacea-resmi-teklif</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 19:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8565.jpeg" type="image/jpeg" length="38455"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Trabzon Ortahisar’da Otomobil Çarptı: Genç Kız Entübe Edildi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’un Ortahisar ilçesinde yolun karşısına geçmeye çalışan genç kıza otomobil çarptı. Ağır yaralanan genç kız hastaneye kaldırılarak entübe edildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Trabzon’un Ortahisar ilçesine bağlı Bahçecik Mahallesi’nde meydana gelen trafik kazasında bir genç kız ağır yaralandı. Olay, dün öğle saatlerinde mahalle içindeki cadde üzerinde yaşandı.</p>

<p>Edinilen bilgilere göre, yolun karşısına geçmeye çalışan genç kıza cadde üzerinde ilerleyen bir otomobil çarptı. Çarpmanın etkisiyle genç kız metrelerce savrularak yere düştü.</p>

<p>Kazayı gören çevredeki vatandaşlar hızla olay yerine koşarak yaralıya ilk müdahaleyi yaptı. Durumun 112 Acil Sağlık ekiplerine bildirilmesi üzerine bölgeye kısa sürede ambulans sevk edildi.</p>

<p>Olay yerine ulaşan sağlık ekipleri, ağır yaralanan genç kıza ilk müdahaleyi olay yerinde gerçekleştirdi. Ardından ambulansla <strong>hastaneye</strong> kaldırılan genç kızın tedavi altına alındığı öğrenildi.</p>

<p>Hastaneden edinilen bilgilere göre genç kızın sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu ve yoğun bakım ünitesinde <strong>entübe edilerek tedavisinin sürdüğü</strong> bildirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kazayla ilgili inceleme başlatıldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/JabDXO75eq4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="56420"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[14 Mart Tıp Bayramı’nın Bilinmeyen Hikâyesi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[14 Mart sadece bir meslek günü değil, bir direnişin hatırasıdır. İşgal altındaki İstanbul’da Tıbbiyeli gençlerin başlattığı o tarihi duruşu Prof. Dr. İhsan Kafadar anlatıyor. Bir bayramın ardındaki vatan, cesaret ve fedakârlık hikâyesi bu videoda.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi</guid>
      <pubDate>Fri, 06 Mar 2026 09:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/bedf6ab0-8103-4cb9-8101-fc233d486602.jpg" type="image/jpeg" length="13172"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SMA Hastalığı Nedir? İlk Belirtiler ve Güncel Tedavi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[SMA hastalığı bebeklerde ve çocuklarda kas kaybına yol açıyor. Erken belirti fark edilmezse tablo ağırlaşıyor. Uzmanlar erken tanı ve tarama uyarısı yapıyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir bebek başını tutamıyorsa, emmede zorlanıyorsa ya da yaşıtlarına göre daha hareketsizse… Bu durum basit bir gelişim geriliği değil, <strong>SMA hastalığı</strong> olabilir.</p>

<p>Son yıllarda hem tarama programlarının yaygınlaşması hem de ailelerin bilinçlenmesiyle <strong>SMA hastalığı</strong> daha fazla konuşuluyor. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi, Çocuk Nörolojisi Uzmanı <strong>Prof. Dr. İhsan Kafadar</strong>, özellikle erken belirti ve tanının hayati önem taşıdığını vurguluyor:<br />
“Bugün artık SMA hastalığında erken tanı, hastalığın seyrini değiştirebiliyor. Ancak belirtiler gözden kaçarsa tablo ağırlaşabiliyor.”<br />
<br />
SMA Hastalığı nedir?</p>

<p><strong>SMA hastalığı (Spinal Müsküler Atrofi)</strong>, omurilikteki hareket sinir hücrelerini etkileyen genetik bir kas hastalığıdır.</p>

<p>Bu hastalıkta, kasları çalıştıran motor nöronlar hasar görür. Sonuç olarak:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Kaslarda güçsüzlük</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hareket kısıtlılığı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Zamanla kas erimesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>İleri vakalarda solunum problemleri</p>
 </li>
</ul>

<p>görülebilir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar’a göre, <strong>SMA hastalığı</strong> doğuştan gelen genetik bir bozukluktur ve SMN1 genindeki eksiklik nedeniyle ortaya çıkar. “Kasın kendisi sağlamdır, sorun kası çalıştıran sinirdedir” diyerek hastalığın mekanizmasını sade bir dille anlatıyor.</p>

<p>SMA hastalığı tiplerine göre farklı şiddette seyreder. Bazı bebeklerde ilk aylarda ağır tablo görülürken, bazı çocuklarda belirtiler daha geç ortaya çıkabilir.</p>

<hr />
<h2>En sinsi belirtiler</h2>

<p>SMA hastalığı çoğu zaman sessiz başlar. Aileler ilk etapta fark etmeyebilir.</p>

<p>Dikkat edilmesi gereken belirtiler:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Baş kontrolünde gecikme</p>
 </li>
 <li>
 <p>Emme ve yutma güçlüğü</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yaşıtlarına göre daha az hareket</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kol ve bacaklarda gevşeklik</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sık solunum yolu enfeksiyonu</p>
 </li>
 <li>
 <p>Oturamama ya da yürüyememe</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Bebek çok sakin diye sevinen aileler oluyor. Oysa aşırı hareketsizlik bazen <strong>SMA hastalığı belirtisi</strong> olabilir” uyarısında bulunuyor.</p>

<p>Özellikle bacaklarda güçsüzlük ön plandadır. Bazı vakalarda dilde titreme bile görülebilir. Bu belirtiler erken dönemde yakalanırsa, tedavi seçenekleri daha etkili olabilir.</p>

<hr />
<h2>Kimler risk altında?</h2>

<p>SMA hastalığı kalıtsal bir hastalıktır.</p>

<p>Risk grupları şunlardır:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<ul>
 <li>
 <p>Anne ve babanın taşıyıcı olduğu bebekler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Akraba evliliği bulunan aileler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ailesinde SMA öyküsü olanlar</p>
 </li>
</ul>

<p>Türkiye’de taşıyıcılık oranının yaklaşık 1/40–1/50 civarında olduğu belirtilmektedir. Bu da toplumda azımsanmayacak bir genetik risk bulunduğunu gösterir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar, “Anne ve baba sağlıklı olabilir. Taşıyıcı olduklarını bilmeyebilirler. Bu nedenle evlilik öncesi ve gebelik öncesi taramalar çok önemlidir” diyor.</p>

<hr />
<h2>Neden artıyor?</h2>

<p>Son yıllarda “SMA hastalığı artıyor mu?” sorusu sıkça soruluyor.</p>

<p>Uzmanlara göre artışın birkaç nedeni var:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Yenidoğan tarama programlarının yaygınlaşması</p>
 </li>
 <li>
 <p>Genetik testlere erişimin artması</p>
 </li>
 <li>
 <p>Toplumsal farkındalığın yükselmesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Akraba evliliklerinin devam etmesi</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Eskiden tanı alamayan vakalar vardı. Bugün erken tarama sayesinde SMA hastalığını daha erken yakalayabiliyoruz” diyerek görünürdeki artışın tanı kapasitesiyle ilişkili olduğunu vurguluyor.</p>

<p>Ayrıca son yıllarda geliştirilen gen tedavileri ve yeni ilaç seçenekleri de hastalığın daha fazla gündeme gelmesine yol açtı.</p>

<hr />
<h2>Ne zaman doktora gidilmeli?</h2>

<p>Aşağıdaki durumlarda vakit kaybetmeden bir çocuk nörolojisi uzmanına başvurulmalı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Bebek başını 3–4 ayda tutamıyorsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>6–7 ayda desteksiz oturamıyorsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>1 yaşında yürümeye başlamamışsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kol ve bacaklarda belirgin güçsüzlük varsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>Emme ve beslenme problemi sürüyorsa</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar, “SMA hastalığında erken tanı hayat kurtarır. Gecikme kas kaybını artırabilir” diyerek aileleri uyarıyor.</p>

<p>Bugün <strong>SMA hastalığı tedavisi</strong> için kullanılan ilaçlar, hastalığın ilerlemesini yavaşlatabiliyor. Bazı vakalarda gen tedavisi uygulanabiliyor. Ancak tedavinin başarısı büyük ölçüde erken teşhise bağlı.</p>

<hr />
<h2>Nasıl korunulur?</h2>

<p>SMA hastalığı tamamen önlenebilir bir hastalık değildir. Ancak risk azaltılabilir.</p>

<p>Korunma yolları:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Evlilik öncesi taşıyıcılık testi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Gebelik öncesi genetik danışmanlık</p>
 </li>
 <li>
 <p>Aile öyküsü varsa ileri genetik testler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yenidoğan tarama programlarına katılım</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Toplumsal bilinç en güçlü silahtır. Taşıyıcı olduğunuzu bilmek kader değildir, önlem alma fırsatıdır” diyor.</p>

<p>Türkiye’de yenidoğan tarama programlarının genişlemesi sayesinde <strong>SMA hastalığı</strong> artık daha erken evrede tespit edilebiliyor. Bu da çocukların yaşam kalitesini artırma açısından umut verici bir gelişme olarak değerlendiriliyor.</p>

<hr />
<h2>Uzman Uyarısı: Erken Tanı Hayat Değiştiriyor</h2>

<p>SMA hastalığı kader değil, geç kalınmış tanı kader olabilir.</p>

<p>Kas kaybı başladıktan sonra geri dönüş sınırlıdır. Bu nedenle belirti, risk, genetik öykü ve erken tarama hayati önemdedir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar son olarak şu mesajı veriyor:<br />
“Her hareketsizlik masum değildir. Aileler gelişim basamaklarını yakından takip etmeli. Şüphe varsa zaman kaybetmeden uzmana başvurulmalı.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Mar 2026 23:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Nw0exSzCb4o/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="12610"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Epilepsi Nedir? Prof. Dr. İhsan Kafadar’dan Kritik Uyarılar]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Epilepsi (sara) nedir, belirtileri nelerdir? Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Çocuk Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. İhsan Kafadar çocuklarda epilepsi, nöbet anında yapılması gerekenler ve tedaviyi anlattı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Beyin bazen kendi içinde bir fırtına çıkarır. Sessiz, görünmez ama etkisi sarsıcı bir elektrik dalgası… İşte epilepsi, bu dalganın kontrolsüzce yayılmasıyla ortaya çıkan nörolojik bir hastalık.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Çocuk Nöroloji Uzmanı <strong>Prof. Dr. İhsan Kafadar</strong>, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada epilepsinin toplumda hâlâ yanlış bilinen yönleri olduğunu vurguladı.</p>

<hr />
<h2>Epilepsi (Sara) Nedir?</h2>

<p>Epilepsi, beyindeki sinir hücrelerinin ani ve kontrolsüz elektriksel boşalımları sonucu ortaya çıkan, tekrarlayan nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Halk arasında “sara” olarak bilinir.</p>

<p>Prof. Dr. Kafadar’a göre:</p>

<blockquote>
<p>“Epilepsi tek bir hastalık değil, birçok farklı nedeni ve türü olan bir beyin hastalıkları grubudur. Her nöbet epilepsi değildir; tanı için nöbetlerin tekrarlayıcı olması gerekir.”</p>
</blockquote>

<hr />
<h2>Nöbet Nasıl Ortaya Çıkar?</h2>

<p>Beynimiz milyarlarca sinir hücresinin uyumlu çalışmasıyla görev yapar. Ancak bazı durumlarda bu hücreler bir anda aşırı ve düzensiz elektrik sinyali üretir. Sonuç?</p>

<ul>
 <li>
 <p>Ani bilinç kaybı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kasılmalar</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sabit bir noktaya dalıp kalma</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ağızda köpürme</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kısa süreli hafıza kaybı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Garip kokular ya da tatlar hissetme</p>
 </li>
</ul>

<p>Bazı nöbetler dramatiktir, bazıları ise sadece birkaç saniyelik “donma” şeklinde geçer. Bu nedenle birçok epilepsi vakası uzun süre fark edilmeden devam edebilir.</p>

<hr />
<h2>Çocuklarda Epilepsi Daha mı Farklı?</h2>

<p>Prof. Dr. Kafadar, özellikle çocukluk çağında epilepsinin farklı belirtilerle ortaya çıkabileceğini belirtiyor:</p>

<blockquote>
<p>“Çocuklarda dalıp gitme, ders sırasında kısa süreli kopmalar, ani sıçramalar ya da sebepsiz düşmeler epilepsi belirtisi olabilir. Ailelerin bu belirtileri hafife almaması gerekir.”</p>
</blockquote>

<p>Çocukluk çağı epilepsilerinin bir kısmı yaşla birlikte düzelebilirken, bazı türleri uzun süreli takip gerektirir.</p>

<hr />
<h2>Epilepsinin Nedenleri Neler?</h2>

<p>Epilepsi her zaman tek bir nedene bağlı değildir. Olası sebepler arasında:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Doğum sırasında beyin hasarı</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
 <li>
 <p>Genetik yatkınlık</p>
 </li>
 <li>
 <p>Beyin enfeksiyonları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kafa travmaları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Beyin tümörleri</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nedeni bilinmeyen (idiopatik) durumlar</p>
 </li>
</ul>

<p>Vakaların önemli bir kısmında ise net bir sebep saptanamayabilir.</p>

<hr />
<h2>Tanı Nasıl Konur?</h2>

<p>Epilepsi tanısında en önemli testlerden biri <strong>EEG (Elektroensefalografi)</strong>’dir. EEG, beynin elektriksel aktivitesini kaydeder.</p>

<p>Bunun yanında:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Beyin MR görüntülemesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ayrıntılı nörolojik muayene</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nöbet öyküsünün detaylı değerlendirilmesi</p>
 </li>
</ul>

<p>Tanı sürecinde büyük önem taşır.</p>

<hr />
<h2>Tedavisi Var mı?</h2>

<p>Evet. Epilepsi hastalarının büyük bir kısmı düzenli ilaç tedavisiyle nöbetsiz bir yaşam sürebilir.</p>

<p>Prof. Dr. Kafadar’ın altını çizdiği en önemli nokta şu:</p>

<blockquote>
<p>“Epilepsi tedavi edilebilir bir hastalıktır. İlaçlar düzenli kullanıldığında hastaların yaklaşık yüzde 70’inde nöbetler tamamen kontrol altına alınabilir.”</p>
</blockquote>

<p>Dirençli vakalarda ise:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Ketojenik diyet</p>
 </li>
 <li>
 <p>Vagus sinir stimülasyonu</p>
 </li>
 <li>
 <p>Cerrahi tedavi</p>
 </li>
</ul>

<p>gibi seçenekler gündeme gelebilir.</p>

<hr />
<h2>Nöbet Anında Ne Yapılmalı?</h2>

<p>Toplumda en sık yapılan yanlış, nöbet geçiren kişinin ağzına bir şey koymaya çalışmaktır. Bu son derece tehlikelidir.</p>

<p>Doğru yaklaşım:</p>

<p>✔️ Kişiyi yan yatırmak<br />
✔️ Başını sert bir zeminden korumak<br />
✔️ Süreyi takip etmek<br />
✔️ Nöbet 5 dakikayı aşarsa acil yardım çağırmak</p>

<hr />
<h2>Toplumsal Yanlış Algılar</h2>

<p>Epilepsi bulaşıcı değildir.<br />
Ruhsal bir hastalık değildir.<br />
Akıl hastalığı değildir.</p>

<p>Bu hastalık, beynin elektriksel düzeniyle ilgilidir. Doğru tedavi ve takip ile bireyler eğitimlerine, iş hayatlarına ve sosyal yaşamlarına devam edebilir.</p>

<hr />
<h2>Son Söz</h2>

<p>Epilepsi korkulacak değil, bilinmesi gereken bir hastalıktır. Bilgi, ön yargının panzehiridir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar’ın da ifade ettiği gibi, erken tanı ve düzenli takip hayat kalitesini belirleyen en kritik faktördür.</p>

<p>Beynin elektriği bazen kontrolden çıkabilir. Önemli olan, o dalgayı doğru yönetmektir. ⚡<br />
Epilepsi (Sara Hastalığı) Nedir? Epilepsi Çeşitleri Nelerdir? Epilepsi Neden Olur? Epilepsi Belirtileri Nelerdir? Epilepsi Nasıl Teşhis Edilir? Epilepsi Tedavisi Nasıl Yapılır? Epilepsi Risk Faktörleri Nelerdir? Epilepsi öldürür mü? Epilepsi nasıl anlaşılır? Epilepsi geçer mi? Stres epilepsiyi etkiler mi? Epilepsi nöbeti uyurken olur mu? Epilepsi nöbeti geçirdikten sonra kişi neler hisseder? Anksiyete epilepsiye neden olur mu?</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 16:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Qo87l9ftCJg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="69156"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Salmonella Nedir? Salmonella Belirtileri Nelerdir?]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Salmonella nedir, nasıl bulaşır, belirtileri neler? Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Asuman İnan, Tıbbiye Bülteni’ne konuştu.”]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir lokma… Ve saatler içinde başlayan ateş, kramp, halsizlik.<br />
Adı sık duyuluyor ama ciddiyeti çoğu zaman hafife alınıyor: <strong>Salmonella</strong>.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı <strong>Prof. Dr. Asuman İnan</strong>, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada özellikle yaz aylarında artan vakalara dikkat çekti.</p>

<p>Prof. Dr. İnan, “Salmonella en sık gıdalar yoluyla bulaşır. Çiğ veya iyi pişmemiş tavuk, yumurta, pastörize edilmemiş süt ürünleri ve iyi yıkanmamış sebzeler risk taşır” dedi.</p>

<hr />
<h2>🧫 Salmonella Nedir?</h2>

<p>Salmonella, bağırsak sistemini etkileyen bir bakteri grubudur. Halk arasında çoğu zaman “gıda zehirlenmesi” olarak bilinen tabloya neden olur. Ancak her gıda zehirlenmesi Salmonella değildir.</p>

<p>Uzmanlara göre bakteri, uygun sıcaklıkta hızla çoğalır ve özellikle hijyen kurallarına uyulmayan mutfaklarda kolayca yayılır.</p>

<hr />
<h2>⚠️ Salmonella Belirtileri Nelerdir?</h2>

<p>Prof. Dr. İnan’ın verdiği bilgilere göre belirtiler genellikle bakterinin alınmasından <strong>6–72 saat sonra</strong> ortaya çıkıyor:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Yüksek ateş</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sulu veya kanlı ishal</p>
 </li>
 <li>
 <p>Karın ağrısı ve kramp</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bulantı ve kusma</p>
 </li>
 <li>
 <p>Halsizlik</p>
 </li>
</ul>

<p>Çoğu vaka 4–7 gün içinde düzeliyor. Ancak bağışıklık sistemi zayıf kişilerde enfeksiyon kana karışabiliyor ve ciddi sonuçlar doğurabiliyor.</p>

<hr />
<h2>🚨 Kimler Risk Altında?</h2>

<p>Uzman isim özellikle şu grupları uyardı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Bebekler</p>
 </li>
 <li>
 <p>65 yaş üstü bireyler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hamileler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kronik hastalığı olanlar</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
 <li>
 <p>Bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler</p>
 </li>
</ul>

<p>Bu kişilerde tablo daha ağır seyredebilir ve hastane tedavisi gerekebilir.</p>

<hr />
<h2>🛡 Nasıl Korunmalı?</h2>

<p>Prof. Dr. İnan’a göre korunmanın temel anahtarı mutfak hijyeni:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Çiğ et ve sebzeler ayrı kesme tahtasında hazırlanmalı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tavuk ve et iyice pişirilmeli</p>
 </li>
 <li>
 <p>Eller en az 20 saniye sabunla yıkanmalı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Soğuk zincir korunmalı</p>
 </li>
</ul>

<p>“Salmonella gözle görülmez, tadı değişmez. Bu nedenle en güçlü silahımız temizliktir” uyarısında bulundu.</p>

<hr />
<h2>📌 Uzmandan Net Mesaj</h2>

<p>Salmonella hafife alınacak bir enfeksiyon değil. Basit görünen bir ishal tablosu bazı gruplarda hayati risk oluşturabiliyor. Uzmanlar özellikle yaz aylarında açıkta satılan ve iyi muhafaza edilmeyen gıdalara karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 15:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/p38tMWwaAvY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="55676"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kanserden korunmanın 12 altın kuralı: Mucize formül değil, bilim öneriyor]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uzmanlara göre kanserden korunmanın en etkili yolu tek bir mucize diyet değil; sigaradan uzak durmaktan güneşten korunmaya kadar uzanan 12 bilimsel yaşam alışkanlığı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Kanser, dünyada ve Türkiye’de en önemli sağlık sorunlarının başında geliyor. Sosyal medyada “alkali diyetle kanser yok olur” ya da “tek bitkiyle tümör erir” gibi iddialar yayılırken, bilimsel araştırmalar kansere karşı en güçlü korumanın <strong>günlük yaşam alışkanlıklarında</strong> saklı olduğunu gösteriyor.<br />
 </p>

<h2>Uzmanların ortak mesajı</h2>

<p>“Mucize aramayın.<br />
Bilimsel önlemlerle ve sağlıklı yaşamla riskleri azaltın.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kanser riskini tamamen sıfırlamak mümkün olmasa da, bu 12 başlıkla risk belirgin biçimde azaltılabiliyor.</p>

<p>Uzmanlara göre kanserden korunma bir günde değil, bir yaşam tarzıyla mümkün. İşte bilimsel kanıtlarla desteklenen <strong>12 altın kural</strong>:</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>GALERİ</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor</guid>
      <pubDate>Sat, 03 Jan 2026 16:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/01/1.jpg" type="image/jpeg" length="63378"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
