<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Tıbbiye Bülteni</title>
    <link>https://www.tibbiyebulteni.com</link>
    <description>Tıbbiye Bülteni; sağlık, tıp ve bilim başta olmak üzere ilaç, beslenme, sağlık teknolojileri, mevzuat, kariyer, üniversiteler ve güncel gelişmeleri güvenilir kaynaklardan aktaran dijital haber platformudur.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.tibbiyebulteni.com/rss" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 19 Aug 2026 21:21:32 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/rss"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Ankara’da Üretildi, Çin’e Gönderildi: 1938’in Unutulan Aşı Yardımı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/ankarada-uretildi-cine-gonderildi-1938in-unutulan-asi-yardimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/ankarada-uretildi-cine-gonderildi-1938in-unutulan-asi-yardimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çin 1938’de kolera salgınıyla mücadele ederken Türkiye 1 milyon doz aşıyla yardım çağrısına karşılık verdi. Bu az bilinen olay, Hıfzıssıhha’nın erken Cumhuriyet dönemindeki üretim gücünü gösteriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>1938 yazında Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Çin’e önemli bir sağlık yardımı gönderildi: 1 milyon doz kolera aşısı.<br />
Henüz 15 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti, salgın hastalıklarla mücadele amacıyla oluşturduğu laboratuvar ve aşı üretim kapasitesini yalnızca ülke içinde kullanmıyor, ihtiyaç halinde başka ülkelere de destek sağlayabiliyordu.<br />
Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye’de aşı üretiminin tarihine ilişkin kayıtlarında, 1938 yılında Çin’deki kolera salgını için aşı gönderildiği açık biçimde belirtiliyor.<br />
Tıp tarihi araştırmaları ise bu yardımın miktarını ve nasıl gerçekleştiğini daha ayrıntılı ortaya koyuyor. Cumhuriyet Arşivi belgelerini inceleyen çalışmalar, Çin’e gönderilen kolera aşısının miktarının 1 milyon doz olduğunu gösteriyor.<br />
Bu olay yalnızca iki ülke arasındaki bir yardım girişimi değildi. Aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk yıllarında koruyucu sağlık hizmetlerine yapılan yatırımın, Ankara’da oluşturulan laboratuvar altyapısının ve aşı üretim kapasitesinin ulaştığı seviyenin dikkat çekici örneklerinden biriydi.<br />
Çin neden kolera aşısına ihtiyaç duyuyordu?<br />
1930’ların sonlarında Çin, hem savaşın hem de bulaşıcı hastalıkların ağır baskısı altındaydı.<br />
1937’de başlayan Çin-Japon Savaşı milyonlarca insanın yaşadığı geniş bir coğrafyada sağlık hizmetlerini ve günlük yaşamı ciddi biçimde etkiliyordu. Aynı dönemde Çin’in bazı bölgelerinde kolera salgınları görülüyordu.<br />
Ancak savaş ile kolera arasında doğrudan ve tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru değil. Koleranın yayılmasında temel sorun, hastalığa yol açan bakterinin kirlenmiş su veya gıda aracılığıyla insanlara ulaşmasıdır. Savaş, kitlesel nüfus hareketleri ve altyapı sorunları ise salgınlarla mücadeleyi daha da güçleştirebilir.<br />
Kolera, Vibrio cholerae adlı bakterinin yol açtığı ciddi bir bağırsak enfeksiyonudur.<br />
Hastalık özellikle güvenli olmayan içme suyu ve kirlenmiş yiyeceklerle bulaşır. Ağır vakalarda çok miktarda sulu ishal gelişebilir ve vücut kısa sürede önemli miktarda sıvı ve tuz kaybedebilir.<br />
Günümüzde uygun sıvı tedavisiyle koleraya bağlı ölümlerin büyük bölümü önlenebiliyor. Ancak temiz su, kanalizasyon sistemleri ve modern sağlık hizmetlerinin bugünkü düzeyde olmadığı 1930’larda büyük kolera salgınları toplumlar için çok daha ciddi bir tehlike oluşturuyordu.<br />
Çin’in yardım çağrısı Türkiye’ye nasıl ulaştı?<br />
Tarih araştırmaları olayın arkasındaki diplomatik ve sağlık örgütlenmesini de ortaya koyuyor.<br />
Çin Sağlık İdaresi, ülkedeki kolera salgını nedeniyle uluslararası yardım talebinde bulundu. Yardım çağrısı, merkezi Cenevre’de bulunan Milletler Cemiyeti’nin sağlık teşkilatı aracılığıyla çeşitli ülkelere iletildi.<br />
Türkiye de bu çağrıya karşılık veren ülkelerden biri oldu.<br />
Cumhuriyet Arşivi belgelerine dayanan araştırmalara göre Sağlık Bakanlığı, 1938 yazında Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’nin Çin için kolera aşısı sağlayıp sağlayamayacağını değerlendirdi.<br />
Sonuçta 1 milyon doz kolera aşısının Çin’e gönderilmesine karar verildi.<br />
Bu ayrıntı tarihsel açıdan önemli. Çünkü olay zaman zaman yanlış biçimde Birleşmiş Milletler üzerinden gerçekleşmiş gibi anlatılabiliyor.<br />
Oysa Birleşmiş Milletler 1945 yılında kuruldu.<br />
1938’de uluslararası sağlık iş birliğinde rol oynayan kuruluş Milletler Cemiyeti idi.<br />
Dönemin gazeteleri de yardımı yazdı<br />
Türkiye’nin Çin’e yaptığı aşı yardımı yalnızca resmî belgelerde kalmadı.<br />
Dönemin Türk basını da olayı kamuoyuna duyurdu.<br />
30 Temmuz 1938 tarihli Ulus gazetesinde Çin’deki kolera salgınına karşı Türkiye’den aşı gönderildiği haberleştirildi.<br />
6 Ağustos 1938 tarihli Tan gazetesi de yardımın ayrıntılarına yer verdi.<br />
Olayın Çin ve uluslararası basındaki yansımaları üzerine yapılan tarih araştırmalarında dönemin North-China Herald gazetesindeki kayıtlar da incelendi.<br />
Böylece 1938’deki yardımın hem Türkiye’deki resmî belgelerle hem de dönemin basın kayıtlarıyla izlenebildiği görülüyor.<br />
Aşıların arkasında Ankara’daki Hıfzıssıhha vardı<br />
Türkiye’nin böyle bir yardımı gerçekleştirebilmesinin arkasında, erken Cumhuriyet döneminde bulaşıcı hastalıklarla mücadeleye verilen önem bulunuyordu.<br />
Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi 1928 yılında Ankara’da kuruldu.<br />
“Hıfzıssıhha” günümüzde sık kullanılmayan bir kelime. En basit ifadeyle sağlığın korunması ve halk sağlığı anlamına geliyor.<br />
Kurumun görevi yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra laboratuvar incelemesi yapmak değildi.<br />
Aşı ve serum üretmek, bulaşıcı hastalıkların teşhisinde kullanılan laboratuvar yöntemlerini geliştirmek, biyolojik ürünlerin kontrolünü yapmak, salgın hastalıklarla mücadeleyi desteklemek ve bilimsel araştırmalar yürütmek kurumun temel işlevleri arasındaydı.<br />
Bu yaklaşım, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki sağlık politikasının önemli bir yönünü de ortaya koyuyordu.<br />
Amaç yalnızca hastalanan kişiyi tedavi etmek değil, hastalığın toplum içinde yayılmasını önlemekti.<br />
Türkiye’de aşı üretiminin geçmişi Cumhuriyet’ten daha eski<br />
Türkiye’nin aşı üretme tecrübesi Hıfzıssıhha Müessesesi ile başlamadı.<br />
Osmanlı döneminde de aşı üretimine yönelik önemli çalışmalar yürütülmüştü.<br />
Tıp tarihi araştırmaları, İstanbul’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane bünyesinde çiçek aşısı üretimine yönelik çalışmaların 1840’lı yıllara kadar uzandığını ortaya koyuyor.<br />
1892 yılında ise çiçek aşısı üretiminin daha kurumsal hale gelmesini sağlayan Telkihhâne-i Şâhâne, yani Çiçek Aşısı Üretim Merkezi kuruldu.<br />
Bu nedenle “Türkiye’de aşı üretimi 1892’de başladı” demek tarihsel olarak eksik olur.<br />
Daha doğru ifade, 1892 yılında çiçek aşısı üretimi için özel ve kurumsal bir merkezin oluşturulduğu şeklindedir.<br />
Sonraki yıllarda üretim alanı genişledi.<br />
Sağlık Bakanlığı tarihçesine göre 1911’de tifo aşısı, 1913’te ise kolera, dizanteri ve veba aşıları hazırlanıp uygulanmaya başlandı.<br />
Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinin son derece zor koşullarında bile aşı ve serum üretiminin farklı merkezlerde sürdürüldüğü biliniyor.<br />
1928’de Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’nin kurulmasıyla bu bilgi birikimi daha güçlü ve merkezi bir kurumsal yapı içinde geliştirildi.<br />
Hıfzıssıhha 1938’de hangi kapasiteye sahipti?<br />
Hıfzıssıhha’nın tarihini anlatırken farklı yıllarda başlayan üretimleri tek bir tarihte varmış gibi göstermemek gerekiyor.<br />
1938’de Çin’e kolera aşısı gönderilebilmiş olması, kurumun kolera aşısı üretiminde önemli bir kapasiteye ulaştığını açıkça gösteriyor.<br />
Ancak Hıfzıssıhha’nın daha sonraki yıllarda ürettiği bütün aşı ve biyolojik ürünlerin 1938’de aynı anda üretildiğini söylemek doğru değil.<br />
Örneğin Sağlık Bakanlığı kayıtlarına göre tifüs aşısı üretimine 1942 yılında başlandı.<br />
Bu nedenle tifo, tifüs, difteri, BCG, kolera, boğmaca, tetanos ve kuduz gibi hastalıklara yönelik üretim kapasitesinin Hıfzıssıhha tarihinde zaman içinde genişlediğini söylemek daha doğru.<br />
Kurumun biyolojik ürün üretme kapasitesi ilerleyen yıllarda daha da gelişti.<br />
1947’de Biyolojik Kontrol Laboratuvarı kuruldu.<br />
1950’de İnfluenza Laboratuvarı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel İnfluenza Merkezi olarak tanındı ve grip aşısı üretimine geçildi.<br />
Bütün bu gelişmeler Hıfzıssıhha’nın yalnızca bir aşı üretim merkezi olmadığını gösteriyor.<br />
Kurum aynı zamanda laboratuvar araştırmaları, salgın takibi, biyolojik ürünlerin kontrolü ve halk sağlığı politikalarının bilimsel altyapısında önemli rol oynuyordu.<br />
Çin’e gerçekten 1 milyon doz aşı mı gönderildi?<br />
Evet, mevcut tarih araştırmaları bu miktarı destekliyor.<br />
Sağlık Bakanlığı’nın resmî tarihçesi 1938’de Çin’e kolera aşısı gönderildiğini belirtmekle birlikte miktar konusunda ayrıntı vermiyor.<br />
Ancak Nuran Yıldırım’ın Cumhuriyet Arşivi belgelerini de kullandığı 2024 tarihli kapsamlı çalışmada, Çin’e 1 milyon doz kolera aşısı gönderildiği belirtiliyor.<br />
Araştırmada 27 Temmuz 1938 tarihli resmî yazışmalara da yer veriliyor.<br />
Refik Saydam’ın bulaşıcı hastalıklarla mücadeledeki rolünü inceleyen akademik bir değerlendirme de Türkiye’nin Çin’e 1938 yılında 1 milyon doz kolera aşısı bağışladığını aktarıyor.<br />
Giray Fidan’ın 1938 kolera salgını sırasında gönderilen aşıların Çin basınındaki yansımalarını ele alan tarih çalışması ise olayın uluslararası boyutunu tamamlayan kaynaklardan biri.<br />
Bu nedenle “Türkiye 1938’de Çin’e 1 milyon doz kolera aşısı gönderdi” ifadesi tarihsel kaynaklarla desteklenebilen bir bilgi olarak kullanılabilir.<br />
1938 mi, 1940 mı?<br />
Bu olayla ilgili internette en sık karşılaşılan karışıklıklardan biri tarih konusunda.<br />
Bazı eski haberlerde ve sosyal medya paylaşımlarında yardımın 1940 yılında yapıldığı ileri sürülebiliyor.<br />
Ancak daha güçlü tarihsel kanıtlar 1938 yılını gösteriyor.<br />
Sağlık Bakanlığı’nın resmî aşı tarihçesi 1938 tarihini veriyor.<br />
Cumhuriyet Arşivi’ndeki 27 Temmuz 1938 tarihli yazışmalar da aynı yılı doğruluyor.<br />
Dönemin 1938 tarihli gazete kayıtlarının bulunması da yardımın gerçekleştiği yıl konusunda önemli bir kanıt oluşturuyor.<br />
Dolayısıyla tarihsel açıdan kullanılabilecek doğru tarih 1938.<br />
1938’de kullanılan kolera aşısı bugünkü aşılarla aynı mıydı?<br />
Hayır.<br />
Aşı teknolojisi yaklaşık doksan yılda büyük ölçüde değişti.<br />
1930’larda kullanılan kolera aşılarının üretim yöntemleri, içerikleri ve uygulama biçimleri günümüzde kullanılan kolera aşılarıyla aynı değildi.<br />
Günümüzde koleradan korunmak amacıyla ağızdan uygulanan kolera aşıları kullanılabiliyor.<br />
Ancak aşı tek başına kolera salgınlarının önlenmesi için yeterli görülmüyor.<br />
Güvenli içme suyuna erişim, iyi çalışan kanalizasyon sistemleri, hijyen, hastaların erken fark edilmesi ve özellikle kaybedilen sıvının hızla yerine konması kolerayla mücadelenin temel unsurları arasında bulunuyor.<br />
Bu nedenle 1938’deki aşı yardımını bugünkü kolera aşılarıyla teknik olarak doğrudan karşılaştırmak yerine dönemin bilimsel imkânları içinde değerlendirmek gerekiyor.<br />
Hıfzıssıhha kapatıldı mı? Hizmetler bugün nasıl devam ediyor?<br />
Hıfzıssıhha’nın tarihini anlatırken sık sorulan bir başka soru da şu: Bu kurum bugün hâlâ var mı?<br />
Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı, 2011 yılında sağlık sisteminde gerçekleştirilen yeniden yapılanmayla ayrı bir kurum olarak sona erdi. Görevleri yeni oluşturulan sağlık kurumlarına devredildi. Daha sonraki düzenlemelerle halk sağlığı alanındaki bu görevlerin önemli bölümü Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü çatısı altında sürdürüldü.<br />
Bu nedenle “Hıfzıssıhha kapatıldı ve verdiği hizmetler sona erdi” demek eksik bir değerlendirme olur.<br />
Kurumun adı ve idari yapısı değişti; halk sağlığı hizmetleri ise farklı bir örgütlenme içinde devam etti ve kapsamı zaman içinde daha geniş sağlık başlıklarına yayıldı.<br />
Bugün Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bünyesinde aşı ile önlenebilir hastalıklar ve bağışıklama hizmetlerinden bulaşıcı hastalıkların izlenmesine, mikrobiyoloji referans laboratuvarlarından biyolojik ürünlere kadar çok sayıda alanda çalışmalar yürütülüyor.<br />
Halk sağlığı laboratuvarları da bu sistemin önemli parçalarından biri olmaya devam ediyor. 2026 yılı itibarıyla 81 ilde 84 halk sağlığı laboratuvarı bulunuyor. Bu laboratuvarlar ile ulusal referans laboratuvarları; hastalıkların izlenmesi, salgınların araştırılması, çeşitli biyolojik ve çevresel örneklerin incelenmesi ve halk sağlığını ilgilendiren çok sayıda analizde görev üstleniyor.<br />
Türkiye’nin bağışıklama programları da bugün geniş bir organizasyon içinde yürütülüyor. Çocukluk çağı aşılamaları, risk gruplarına yönelik uygulamalar, aşıyla önlenebilir hastalıkların takibi ve sürveyans çalışmaları Halk Sağlığı Genel Müdürlüğünün önemli görevleri arasında yer alıyor.<br />
Dolayısıyla Hıfzıssıhha’nın mirası yalnızca tarih kitaplarında kalan bir kurum adı olarak görülmemeli.<br />
1938’de Çin’e kolera aşısı gönderebilen yapının temelindeki koruyucu sağlık, laboratuvar, salgın takibi, bağışıklama ve toplum sağlığını koruma anlayışı, bugün farklı kurum ve birimler üzerinden çok daha geniş bir hizmet ağı içinde yaşamaya devam ediyor.<br />
Kurumların adı ve teşkilat yapısı zaman içinde değişse de halk sağlığını koruma amacı, yeni teknolojiler, laboratuvar imkânları ve ülke çapındaki sağlık hizmetleriyle sürdürülüyor.<br />
Bu hikâye bugün neden önemli?<br />
1938’de Çin’e gönderilen 1 milyon doz kolera aşısının önemi yalnızca tarihî bir sağlık yardımından ibaret değil.<br />
Olay, salgınlarla mücadelede kurumsal kapasitenin ne kadar önemli olduğunu gösteren dikkat çekici bir örnek.<br />
Bir ülkenin büyük bir salgın ortaya çıktığında hızlı hareket edebilmesi için laboratuvarlarını, yetişmiş insan gücünü, üretim altyapısını ve halk sağlığı sistemlerini salgın başlamadan çok önce oluşturması gerekiyor.<br />
Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında Hıfzıssıhha çevresinde geliştirilen yapı bunun tarihsel örneklerinden biri oldu.<br />
1928’de kurulan bir halk sağlığı kurumunun yaklaşık on yıl sonra başka bir ülkedeki salgınla mücadele için büyük miktarda aşı sağlayabilmesi, halk sağlığı yatırımlarının uzun vadeli değerini gösteriyor.<br />
Aynı zamanda bulaşıcı hastalıkların sınır tanımadığını da hatırlatıyor.<br />
Ankara ile Çin arasındaki binlerce kilometrelik mesafe, 1938 yılında uluslararası sağlık dayanışmasına engel olmadı.<br />
Cumhuriyet sağlık tarihinin az bilinen sayfalarından biri<br />
1938 yazında gazetelere yansıyan aşı sevkiyatı, aradan geçen yaklaşık doksan yılın ardından Cumhuriyet sağlık tarihinin dikkat çekici olaylarından biri olarak karşımıza çıkıyor.<br />
Bir tarafta kolera salgınıyla mücadele eden Çin, diğer tarafta kendi halk sağlığı kurumlarını ve biyolojik ürün üretim kapasitesini oluşturmaya çalışan genç Türkiye Cumhuriyeti vardı.<br />
Bu iki hikâye 1938 yılında kolera aşısı üzerinden kesişti.<br />
Türkiye’den Çin’e gönderilen 1 milyon doz kolera aşısı, yalnızca Hıfzıssıhha tarihinin ilginç bir ayrıntısı değil; koruyucu sağlık hizmetlerine yatırımın, yerli biyolojik üretim kapasitesinin ve uluslararası salgın dayanışmasının erken örneklerinden biri olarak sağlık tarihindeki yerini koruyor.<br />
KAYNAKLAR<br />
Nuran Yıldırım – Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi/Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı, Aşı ve Serum Üretimi – Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları – 2024 – Sayı 29, s. 64-87.<br />
Sağlık Bakanlığı – Türkiye’de Aşının Tarihçesi – Resmî aşı tarihçesi.<br />
Infectious Diseases and Clinical Microbiology – Refik Saydam: A Pioneer in the Fight Against Infectious Diseases – Cem Hakan Başaran – 2021 – Cilt 3, s. 173-176 – DOI: 10.36519/idcm.2021.109<br />
Giray Fidan – 1938 Çin Kolera Salgınında Türkiye’den Gönderilen Aşılar ve Çin Basınındaki Yansımaları – Toplumsal Tarih – 2020 – Sayı 318, s. 50-52.<br />
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı – Sağlık Hizmetlerinde 50 Yıl – Ankara – 1973.<br />
Dünya Sağlık Örgütü – Cholera – Bilgi Notu – 2024.<br />
Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü – Halk sağlığı laboratuvarları, bağışıklama ve referans laboratuvar hizmetlerine ilişkin kurumsal bilgiler – 2026.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>📚 Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/ankarada-uretildi-cine-gonderildi-1938in-unutulan-asi-yardimi</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 21:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/1938-turkiye-cin-kolera-asi-1200x750.webp" type="image/jpeg" length="31252"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İdrardaki Kan ve Protein Sessiz Bir Böbrek Hastalığının İşareti Olabilir]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/idrardaki-kan-ve-protein-sessiz-bir-bobrek-hastaliginin-isareti-olabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/idrardaki-kan-ve-protein-sessiz-bir-bobrek-hastaliginin-isareti-olabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İdrarda kan veya protein bazen hiçbir ağrıya yol açmadan ortaya çıkabiliyor. IgA nefropatisi yıllarca sessiz ilerleyebilen bir böbrek hastalığı. Erken tanı ve proteinürinin kontrolü böbrekleri korumada önem taşıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir idrar tahlilinde tesadüfen kan veya protein görülmesi, özellikle kişi kendisini tamamen sağlıklı hissediyorsa kolayca göz ardı edilebilir. Oysa bazı böbrek hastalıkları uzun süre ağrı, belirgin şişlik ya da ciddi bir yakınma oluşturmadan ilerleyebilir.</p>

<p>Bunlardan biri IgA nefropatisi.</p>

<p>Berger hastalığı olarak da bilinen IgA nefropatisi, bağışıklık sisteminin bir parçası olan immünoglobulin A ile ilişkili maddelerin böbreğin kanı süzen küçük yapılarında birikmesiyle ortaya çıkan bir böbrek hastalığıdır.</p>

<p>Hastalığın seyri kişiden kişiye büyük farklılık gösterebilir. Bazı kişilerde böbrek fonksiyonları uzun yıllar korunurken, bazı hastalarda zaman içinde kronik böbrek hastalığı ve böbrek yetmezliğine doğru ilerleme görülebilir.</p>

<p>Son yıllarda IgA nefropatisinin nasıl geliştiğinin daha iyi anlaşılması, tedavide de önemli bir değişimin kapısını açtı. Artık yalnızca kan basıncını ve idrardaki protein miktarını azaltmaya yönelik klasik yaklaşımlar değil, hastalığın oluşum mekanizmalarının farklı noktalarını hedefleyen tedaviler de gündemde.</p>

<p>IgA nefropatisi nedir?</p>

<p>Böbreklerde milyonlarca küçük süzme birimi bulunur. Glomerül adı verilen bu yapılar kandaki atıkların ve fazla sıvının süzülmesinde kritik görev üstlenir.</p>

<p>IgA nefropatisinde bağışıklık sistemiyle ilişkili IgA içeren bağışıklık kompleksleri bu bölgelerde birikir. Bunun sonucunda iltihabi süreç başlayabilir ve böbreğin süzme sistemi zaman içinde zarar görebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hastalığın oluşumunda tek bir neden bulunmuyor. Genetik yatkınlık, bağışıklık sisteminin çalışma biçimi ve özellikle solunum ve sindirim sistemi gibi mukozal bölgelerdeki bağışıklık yanıtının hastalığın gelişiminde rol oynadığı düşünülüyor.</p>

<p>Bu nedenle IgA nefropatisi yalnızca “böbrekte başlayan” bir hastalık olarak görülmüyor. Bağışıklık sistemi ile böbrek arasındaki karmaşık ilişkinin sonucu olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>En dikkat çekici belirtilerden biri idrarda kan</p>

<p>IgA nefropatisinin klasik bulgularından biri idrarda kandır.</p>

<p>Bazı kişilerde özellikle üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında veya hemen sonrasında idrar çay, kola ya da koyu kahverengiye benzeyen bir renk alabilir.</p>

<p>Ancak idrardaki kan her zaman çıplak gözle fark edilmez. Bazen yalnızca idrar tahlilinde mikroskobik düzeyde saptanır.</p>

<p>Daha da önemlisi, hastalık hiçbir belirgin şikâyet oluşturmadan rutin tetkikler sırasında ortaya çıkabilir.</p>

<p>Görülebilecek bulgular arasında:</p>

<ul>
 <li>İdrarda gözle görülebilen veya yalnızca tahlilde saptanan kan</li>
 <li>İdrarda protein</li>
 <li>Köpüklü idrar</li>
 <li>Ayak ve ayak bileklerinde şişlik</li>
 <li>Yüksek tansiyon</li>
 <li>Böbrek fonksiyonlarında zamanla bozulma</li>
</ul>

<p>yer alabilir.</p>

<p>Köpüklü idrar tek başına IgA nefropatisi anlamına gelmez. İdrarın hızlı yapılması veya yoğun olması da köpük oluşturabilir. Ancak kalıcı ve belirgin köpüklenme, özellikle idrar tahlilinde protein saptanıyorsa değerlendirilmelidir.</p>

<p>İdrardaki protein neden bu kadar önemli?</p>

<p>IgA nefropatisinin izlenmesinde en önemli göstergelerden biri proteinüri, yani idrarla normalden fazla protein kaybedilmesidir.</p>

<p>Sağlıklı böbrekler kandaki önemli proteinlerin büyük bölümünü vücutta tutar. Böbreğin süzme sistemi zarar gördüğünde ise protein idrara geçmeye başlayabilir.</p>

<p>IgA nefropatisinde proteinüri yalnızca hastalığın varlığını gösteren bir laboratuvar bulgusu değildir. Protein kaybının miktarı, hastalığın gelecekte nasıl seyredeceği konusunda da önemli bilgiler verebilir.</p>

<p>KDIGO’nun güncel IgA nefropatisi rehberinde tedavinin temel hedeflerinden biri proteinürinin günlük 0,5 gramın altına indirilmesi, mümkünse 0,3 gramın altına yaklaştırılması olarak belirtiliyor.</p>

<p>Bu değişiklik önemli. Çünkü geçmişte daha yüksek proteinüri düzeyleri üzerinde durulurken, yeni veriler daha düşük miktardaki kalıcı protein kaybının bile uzun vadede tamamen önemsiz kabul edilmemesi gerektiğini gösteriyor.</p>

<p>Her IgA nefropatisi böbrek yetmezliğine ilerler mi?</p>

<p>Hayır.</p>

<p>IgA nefropatisi tanısı alan herkesin böbrek yetmezliği yaşayacağı düşüncesi doğru değildir.</p>

<p>Hastalığın seyri oldukça değişkendir. Bazı kişilerde böbrek fonksiyonları uzun süre korunabilir. Bazılarında ise proteinüri devam eder, tansiyon yükselir ve böbreğin süzme kapasitesi yıllar içerisinde azalabilir.</p>

<p>Risk değerlendirilirken yalnızca tek bir idrar sonucu değil;</p>

<ul>
 <li>İdrardaki protein miktarı</li>
 <li>Böbreğin süzme kapasitesi</li>
 <li>Kan basıncı</li>
 <li>Proteinürinin zaman içerisindeki seyri</li>
 <li>Böbrek biyopsisindeki bulgular</li>
 <li>Hastalığın klinik gidişi</li>
</ul>

<p>birlikte değerlendirilir.</p>

<p>Bu nedenle bir kişinin gelecekteki riskini yalnızca “IgA nefropatisi var” cümlesinden hareketle tahmin etmek mümkün değildir.</p>

<p>Tanı nasıl konulur?</p>

<p>İdrarda kan veya protein saptandığında ilk aşamada idrar ve kan testleriyle böbrek fonksiyonları değerlendirilir.</p>

<p>Kanda kreatinin ölçümü ve buradan hesaplanan tahmini glomerüler filtrasyon hızı, böbreğin süzme kapasitesi hakkında bilgi verir.</p>

<p>İdrarda ise protein veya albümin kaybının miktarı araştırılır.</p>

<p>Ancak IgA nefropatisinin kesin tanısı çoğunlukla böbrek biyopsisiyle konulur. Biyopside böbrekten çok küçük bir doku örneği alınarak mikroskop altında incelenir ve IgA birikimi araştırılır.</p>

<p>Güncel yaklaşımda biyopsi yalnızca hastalığın adını koymak için değil, böbrekte oluşmuş hasarın özelliklerini değerlendirmek açısından da önem taşıyor.</p>

<p>Tedavinin ilk hedefi böbreğin üzerindeki yükü azaltmak</p>

<p>IgA nefropatisinde herkese uygulanabilecek tek bir tedavi şeması yoktur.</p>

<p>Tedavi; böbrek fonksiyonlarına, proteinüri miktarına, kan basıncına, biyopsi bulgularına, hastalığın ilerleme riskine ve kişinin diğer sağlık sorunlarına göre belirlenir.</p>

<p>Temel amaç mümkün olduğunca az proteinin idrara kaçmasını sağlamak, kan basıncını kontrol altında tutmak ve böbrek fonksiyonlarındaki yıllık kaybı en aza indirmektir.</p>

<p>Renin-anjiyotensin sistemini etkileyen bazı tansiyon ilaçları uzun süredir proteinürinin azaltılması ve böbreğin korunması amacıyla tedavinin önemli parçalarından biri olarak kullanılıyor.</p>

<p>Uygun hastalarda SGLT2 inhibitörleri gibi kronik böbrek hastalığında böbreği koruyucu etkileri gösterilmiş tedaviler de genel koruyucu yaklaşımın parçası olabiliyor.</p>

<p>Tuz tüketiminin azaltılması, sigaradan uzak durulması, düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı vücut ağırlığının korunması ve kan basıncının kontrolü de tedavinin ilaç dışındaki önemli parçalarını oluşturuyor.</p>

<p>IgA nefropatisinde neden yeni bir tedavi dönemi başladı?</p>

<p>IgA nefropatisinin biyolojisinin daha iyi anlaşılması, araştırmacıların hastalığın farklı aşamalarını hedeflemesine olanak sağladı.</p>

<p>Bunlardan biri bağırsaktaki bağışıklık sistemini hedefleyen özel salımlı budesonid tedavisidir.</p>

<p>NefIgArd adlı faz 3 klinik araştırmasında biyopsiyle doğrulanmış ve destek tedavisine rağmen proteinürisi devam eden yetişkinler incelendi. Çalışma, hedeflenmiş salımlı budesonidin proteinürinin azaltılması ve böbrek fonksiyonlarının korunması açısından yarar sağlayabildiğini gösterdi.</p>

<p>Bu ilaç klasik sistemik kortizon tedavisiyle tamamen aynı kabul edilmemeli. İlacın özel formülasyonu bağırsaktaki belirli bağışıklık dokularını hedefleyecek şekilde geliştirilmiştir. Bununla birlikte bir kortikosteroiddir ve yan etki olasılığı bulunduğundan hasta seçimi önemlidir.</p>

<p>Sparsentan farklı bir mekanizmayı hedefliyor</p>

<p>IgA nefropatisindeki yeni seçeneklerden biri de sparsentan.</p>

<p>Bu ilaç, böbrekte hasar ve protein kaçağıyla ilişkili iki farklı hormonal yolu aynı anda etkileyen bir tedavi olarak geliştirildi.</p>

<p>PROTECT adlı uluslararası faz 3 araştırmasında sparsentan, uzun süredir böbrek hastalıklarında kullanılan irbesartan ile karşılaştırıldı.</p>

<p>Araştırmanın erken değerlendirmesinde sparsentan grubunda idrar protein-kreatinin oranındaki düşüş yaklaşık yüzde 50, irbesartan grubunda ise yaklaşık yüzde 15 olarak bulundu. İki yıllık takip sonuçları da tedavinin proteinüri ve böbrek fonksiyonlarının korunması üzerindeki etkisini değerlendiren önemli veriler sağladı.</p>

<p>Ancak bu sonuçlar, IgA nefropatisi bulunan herkesin aynı ilacı kullanması gerektiği anlamına gelmiyor. Tedavinin uygunluğu kişinin klinik özelliklerine göre belirleniyor.</p>

<p>Bağışıklık sisteminin “kompleman” kolu da hedefte</p>

<p>Araştırmalar IgA nefropatisinde kompleman sistemi adı verilen bağışıklık mekanizmasının da böbrek hasarına katkıda bulunabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Bu mekanizmayı hedefleyen ilaçlardan biri iptacopan.</p>

<p>New England Journal of Medicine’da yayımlanan APPLAUSE-IgAN faz 3 araştırmasının ara analizinde, biyopsiyle doğrulanmış IgA nefropatisi bulunan ve destek tedavisine rağmen belirgin proteinürisi devam eden hastalar değerlendirildi.</p>

<p>Ana çalışma grubuna 443 hasta alındı. Önceden planlanan ara etkinlik analizinde ilk 250 hasta incelendi.</p>

<p>Dokuzuncu ayda idrar protein-kreatinin oranı iptacopan alanlarda plaseboya kıyasla yaklaşık yüzde 38 daha düşük bulundu.</p>

<p>Bu bulgu önemli olmakla birlikte araştırmanın ara analizinin temel hedefi proteinürideki değişimdi. Böbrek fonksiyonlarının uzun dönem korunması ayrı ve daha uzun takip gerektiren bir klinik sonuçtur.</p>

<p>Bu ayrım özellikle önem taşıyor: İdrardaki proteinin azalması umut verici bir gösterge olsa da tek başına uzun vadede böbrek yetmezliğinin kesin olarak önlendiği anlamına gelmez.</p>

<p>Atrasentan araştırmaları da proteinüriye odaklandı</p>

<p>Bir diğer yeni yaklaşım, endotelin adı verilen ve böbrekte damar yapısı ile protein kaçağında rol oynayan sistemi hedefliyor.</p>

<p>Atrasentan ile gerçekleştirilen ALIGN faz 3 araştırmasının önceden planlanmış ara analizinde, biyopsiyle doğrulanmış IgA nefropatisi bulunan yetişkinler değerlendirildi.</p>

<p>İlk 270 hastanın 36 haftalık değerlendirmesinde idrar protein-kreatinin oranı atrasentan grubunda yaklaşık yüzde 38 azalırken, plasebo grubunda düşüş yaklaşık yüzde 3 düzeyinde kaldı.</p>

<p>Araştırmada sıvı tutulması atrasentan grubunda biraz daha sık görüldü. Bu tür bulgular, yeni tedaviler değerlendirilirken yalnızca etkinliğin değil güvenliğin de neden yakından izlenmesi gerektiğini gösteriyor.</p>

<p>Yeni ilaçlar “mucize tedavi” anlamına gelmiyor</p>

<p>IgA nefropatisinde son yıllarda ortaya çıkan gelişmeler heyecan verici olsa da önemli bir nokta gözden kaçırılmamalı.</p>

<p>Hastalık tek bir mekanizmadan kaynaklanmıyor.</p>

<p>Bağırsaktaki bağışıklık yanıtı, anormal IgA oluşumu, bağışıklık kompleksleri, kompleman sistemi, böbrek içindeki basınç ve iltihabi süreçler hastalığın farklı aşamalarında rol oynayabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle geleceğin IgA nefropatisi tedavisinin, hastanın riskine ve hastalığın baskın mekanizmasına göre farklı tedavilerin seçilmesi veya bazı durumlarda birlikte kullanılması üzerine şekillenmesi bekleniyor.</p>

<p>Yeni seçeneklerin artması önemli bir ilerleme olsa da uzun dönem böbrek sonuçları, ilaçların birbirleriyle nasıl sıralanacağı ve hangi hastanın hangi tedaviden en fazla yarar göreceği konularında araştırmalar devam ediyor.</p>

<p>Beslenme hastalığı ortadan kaldırabilir mi?</p>

<p>IgA nefropatisini ortadan kaldırdığı kanıtlanmış özel bir diyet bulunmuyor.</p>

<p>Ancak böbrekleri korumaya yönelik yaşam tarzı önlemleri tedavinin önemli bir parçası.</p>

<p>Özellikle fazla tuz tüketimi kan basıncını yükseltebilir ve proteinürinin kontrolünü zorlaştırabilir. Bu nedenle tuz tüketiminin azaltılması çoğu hastada böbrek koruyucu yaklaşımın parçalarından biridir.</p>

<p>Protein tüketiminin ise gelişigüzel biçimde aşırı azaltılması doğru değildir. Kişinin böbrek fonksiyonuna ve beslenme durumuna göre ihtiyaçları değişebilir.</p>

<p>Bitkisel ürünlerin de “doğal olduğu için böbreğe zarar vermeyeceği” düşünülmemeli. Bazı bitkisel takviyeler böbreklere zarar verebilir veya kullanılan ilaçlarla etkileşime girebilir.</p>

<p>Ağrı kesiciler konusunda dikkat</p>

<p>Kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerde reçetesiz kullanılan bazı ağrı kesiciler ayrıca önem taşır.</p>

<p>Özellikle nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar olarak bilinen bazı ağrı kesiciler, uygun olmayan kişilerde veya kontrolsüz kullanıldığında böbrek kan akımını etkileyebilir ve böbrek fonksiyonlarının bozulmasına katkıda bulunabilir.</p>

<p>Bu nedenle IgA nefropatisi bulunan bir kişinin sık ağrı kesici kullanması gerekiyorsa bunun sağlık profesyoneli tarafından değerlendirilmesi önemlidir.</p>

<p>Hastalık yıllarca sessiz kalabilir</p>

<p>IgA nefropatisinin önemli özelliklerinden biri, böbrek hasarı ilerlerken kişinin uzun süre ciddi bir şikâyet yaşamayabilmesidir.</p>

<p>Böbrek fonksiyonları belirgin şekilde azalana kadar yorgunluk, bulantı, kaşıntı veya yaygın şişlik gibi ileri dönem belirtiler ortaya çıkmayabilir.</p>

<p>Bu nedenle tanı almış kişilerde yalnızca “kendimi iyi hissediyorum” düşüncesiyle kontrolleri bırakmak doğru değildir.</p>

<p>Kan basıncı, idrardaki protein miktarı ve böbreğin süzme kapasitesinin zaman içindeki değişimi hastalığın gidişini anlamada tek bir ölçümden çok daha değerlidir.</p>

<p>Ne zaman doktora başvurulmalı?</p>

<p>İdrarda gözle görülür kan bulunması değerlendirilmesi gereken bir bulgudur. Bunun nedeni IgA nefropatisi olabileceği gibi idrar yolu enfeksiyonları, taş hastalığı ve başka böbrek veya idrar yolu sorunları da olabilir.</p>

<p>Tekrarlayan kanlı idrar, kalıcı köpüklü idrar, idrar tahlilinde protein saptanması, açıklanamayan yüksek tansiyon veya bacaklarda şişlik varsa tıbbi değerlendirme gerekir.</p>

<p>İdrar miktarında belirgin azalma, hızla artan yaygın şişlik, ciddi nefes darlığı veya genel durumda belirgin bozulma ise daha hızlı değerlendirme gerektirebilir.</p>

<p>IgA nefropatisinde asıl mesele yalnızca hastalığa isim koymak değildir. Böbreğin ne kadar risk altında olduğunu erken belirlemek ve böbrek fonksiyonlarını mümkün olduğunca uzun süre korumaktır.</p>

<p>Yeni tedaviler bu hedef için daha fazla seçenek sunuyor. Fakat en güçlü yaklaşım hâlâ hastalığın kişiye özgü riskinin belirlenmesi, proteinürinin yakından izlenmesi, kan basıncının kontrol edilmesi ve uygun tedavinin doğru hastaya seçilmesidir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>Kidney International – Executive summary of the KDIGO 2025 Clinical Practice Guideline for the Management of Immunoglobulin A Nephropathy and Immunoglobulin A Vasculitis – Jürgen Floege ve arkadaşları – 2025 – DOI: 10.1016/j.kint.2025.04.003</li>
 <li>New England Journal of Medicine – Alternative Complement Pathway Inhibition with Iptacopan in IgA Nephropathy – Vlado Perkovic, Jonathan Barratt, Brad Rovin ve arkadaşları; APPLAUSE-IgAN Investigators – 2025 – DOI: 10.1056/NEJMoa2410316</li>
 <li>New England Journal of Medicine – Atrasentan in Patients with IgA Nephropathy – Hiddo J. L. Heerspink, Meg Jardine, Donald E. Kohan ve arkadaşları; ALIGN Study Investigators – 2025 – DOI: 10.1056/NEJMoa2409415</li>
 <li>The Lancet – Efficacy and safety of a targeted-release formulation of budesonide in patients with primary IgA nephropathy (NefIgArd): 2-year results from a randomised phase 3 trial – Richard Lafayette, Jens Kristensen, Andrew Stone ve arkadaşları; NefIgArd Trial Investigators – 2023 – DOI: 10.1016/S0140-6736(23)01554-4</li>
 <li>The Lancet – Efficacy and safety of sparsentan versus irbesartan in patients with IgA nephropathy (PROTECT): 2-year results from a randomised, active-controlled, phase 3 trial – Brad H. Rovin, Jonathan Barratt, Hiddo J. L. Heerspink ve arkadaşları; PROTECT Investigators – 2023 – DOI: 10.1016/S0140-6736(23)02302-4</li>
 <li>Kidney Medicine – IgA Nephropathy: An Overview of the Clinical Trials – 2025 – DOI: 10.1016/j.xkme.2025.101078</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>📖 Sağlık Rehberi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/idrardaki-kan-ve-protein-sessiz-bir-bobrek-hastaliginin-isareti-olabilir</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 20:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8580.jpeg" type="image/jpeg" length="58537"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Motosiklet videolarıyla tanınan Ceyda Yakova trafik kazasında hayatını kaybetti]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/motosiklet-videolariyla-taninan-ceyda-yakova-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/motosiklet-videolariyla-taninan-ceyda-yakova-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sosyal medyada motosiklet sürüş videolarıyla tanınan, geçmişte voleybol oynayan Ceyda Yakova’nın 22 yaşında hayatını kaybettiği bildirildi. Genç yaşta gelen ölüm haberi ailesi, arkadaşları ve takipçilerini yasa boğdu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medyada paylaştığı motosiklet videolarıyla geniş bir takipçi kitlesine ulaşan Ceyda Yakova, 22 yaşında hayatını kaybetti. Yakova’nın 17 Ağustos 2026’da geçirdiği trafik kazasının ardından yaşamını yitirdiği yönündeki haberler kamuoyuna yansıdı.</p>

<p>Genç yaşta gelen ölüm haberi, Yakova’nın ailesi ve yakınlarının yanı sıra sosyal medya takipçileri ile spor çevrelerinde büyük üzüntüye neden oldu.</p>

<p>SPOR GEÇMİŞİ DE VARDI</p>

<p>Ceyda Yakova yalnızca sosyal medya paylaşımlarıyla değil, spor geçmişiyle de tanınıyordu.</p>

<p>17 Aralık 2003 doğumlu olan Yakova’nın bir dönem voleybol oynadığı, Teşvikiye Spor Kulübü ve Kapaklı Site Spor bünyesinde forma giydiği belirtildi. Eski kulüplerinin de genç ismin vefatının ardından taziye mesajları yayımladığı bildirildi.</p>

<p>Yakova’nın İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olduğu da aktarıldı.</p>

<p>MOTOSİKLET VİDEOLARIYLA TANINIYORDU</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ceyda Yakova, özellikle motosiklet kullanırken çektiği görüntüler ve günlük yaşamından kesitlerle sosyal medyada dikkat çekiyordu. Motosiklet temalı içerikleri sayesinde zaman içerisinde geniş bir takipçi kitlesine ulaşmıştı.</p>

<p>Yakova’nın daha önce de bir motosiklet kazası geçirdiği bilgisi gündeme geldi. Bazı kaynaklarda genç içerik üreticisinin Nisan 2026’da yaşadığı bir kazadan sağ kurtulduğu ve motosikletinin hasar gördüğünü sosyal medya hesabından paylaştığı belirtildi.</p>

<p>KAZANIN AYRINTILARI HENÜZ NETLEŞMEDİ</p>

<p>Ceyda Yakova’nın 17 Ağustos’ta meydana gelen bir trafik kazasının ardından hayatını kaybettiği çok sayıda haber kaynağında yer alırken, kazanın oluş şekline ilişkin ayrıntılar henüz netlik kazanmadı.</p>

<p>Kazanın nerede ve nasıl meydana geldiği, başka bir aracın kazaya karışıp karışmadığı konusunda kamuoyuna yansıyan doğrulanmış ayrıntılı bir açıklama bulunmuyor.</p>

<p>Bu nedenle sosyal medyada kazanın nasıl gerçekleştiğine ilişkin ileri sürülen iddiaların resmi bilgiler açıklanana kadar ihtiyatla değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Yakova’nın cenazesinin 18 Ağustos’ta ailesi ve sevenlerinin katılımıyla toprağa verildiği bildirildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🚨 Asayiş</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/motosiklet-videolariyla-taninan-ceyda-yakova-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 19:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8574.jpeg" type="image/jpeg" length="29263"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Genç doktor Can Badlo trafik kazasında hayatını kaybetti]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/genc-doktor-can-badlo-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/genc-doktor-can-badlo-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul’da meydana gelen trafik kazasında İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu Dr. Can Badlo hayatını kaybetti. Basın Ekspres Yolu’nun Bağcılar mevkiinde motosikletiyle seyreden Badlo’nun hafriyat kamyonuyla yaşadığı kazanın ardından yaşamını yitirdiği bildirildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Genç doktor Can Badlo trafik kazasında hayatını kaybetti</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İstanbul’da meydana gelen trafik kazası genç bir doktorun hayatına mal oldu. İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu Dr. Can Badlo, Basın Ekspres Yolu’nun Bağcılar mevkiinde motosikletiyle seyir halindeyken meydana gelen kazada yaşamını yitirdi.</p>

<p>Edinilen bilgilere göre kaza saat 11.15 sıralarında meydana geldi. Can Badlo’nun kullandığı motosiklet ile aynı yönde seyreden bir hafriyat kamyonunun karıştığı kazanın ardından çevrede bulunanların ihbarı üzerine bölgeye polis, sağlık ve itfaiye ekipleri sevk edildi.</p>

<p>Ekipler uzun süre kurtarmak için çalıştı</p>

<p>Kaza sonrasında kamyonun altında kalan Badlo’nun bulunduğu yerden çıkarılması için itfaiye ekipleri çalışma başlattı. Polis ekipleri de bölgede güvenlik önlemi alarak trafik akışını kontrollü şekilde sürdürdü.</p>

<p>Yaklaşık 45 dakika süren çalışmanın ardından bulunduğu yerden çıkarılan Can Badlo’nun sağlık ekiplerince yapılan kontrolünde hayatını kaybettiği belirlendi.</p>

<p>Kazayla ilgili inceleme başlatıldı.</p>

<p>İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuydu</p>

<p>Dr. Can Badlo’nun İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olduğu öğrenildi.</p>

<p>İstanbul Medipol Üniversitesi de Badlo’nun vefatının ardından bir taziye mesajı yayımladı. Üniversitenin açıklamasında, Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Aylin Rezvani’nin oğlu ve Tıp Fakültesi mezunu Can Badlo’nun vefatından duyulan üzüntü dile getirildi.</p>

<p>Üniversite, Badlo’ya Allah’tan rahmet; ailesine, sevenlerine ve üniversite camiasına başsağlığı diledi.</p>

<p>Prof. Dr. Aylin Rezvani’nin oğluydu</p>

<p>Can Badlo’nun, Ferhad Badlo ile Prof. Dr. Aylin Rezvani’nin oğlu olduğu bildirildi.</p>

<p>Prof. Dr. Aylin Rezvani, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon alanındaki akademik çalışmalarıyla tanınıyor. İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürüten Rezvani, tıp eğitimini İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinde tamamladı.</p>

<p>Genç yaşta yaşamını yitiren Dr. Can Badlo’nun vefatı ailesi, yakınları, arkadaşları ve üniversite camiasında büyük üzüntüye neden oldu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🕊️ Vefatlar</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/genc-doktor-can-badlo-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 19:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8571.jpeg" type="image/jpeg" length="70568"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[18 yaşındaki Ousmane Diabate İngiltere yolunda: Newcastle ile anlaşma]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/18-yasindaki-ousmane-diabate-ingiltere-yolunda-newcastle-ile-anlasma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/18-yasindaki-ousmane-diabate-ingiltere-yolunda-newcastle-ile-anlasma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İngiltere Premier Lig ekibi Newcastle United, Gençlerbirliği forması giyen 18 yaşındaki orta saha oyuncusu Ousmane Diabate’nin transferi için anlaşmaya vardı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Fabrizio Romano’nun aktardığı bilgilere göre genç futbolcu, Avrupa’dan gelen üç farklı teklife rağmen Newcastle projesini tercih etti. Transferin tamamlanmasının ardından Diabate’nin Gençlerbirliği’nde kiralık olarak forma giymeye devam etmesi planlanıyor.</p>

<p>Newcastle, Ousmane Diabate için Gençlerbirliği ile anlaştı</p>

<p>Gençlerbirliği’nin genç yeteneği Ousmane Diabate, İngiltere Premier Lig’in köklü ekiplerinden Newcastle United’a transfer olmaya hazırlanıyor.</p>

<p>Transfer piyasasının önde gelen isimlerinden Fabrizio Romano, Newcastle United’ın 18 yaşındaki orta saha oyuncusunun transferi konusunda Gençlerbirliği ile anlaşmaya vardığını duyurdu.</p>

<p>Romano’nun paylaştığı bilgiye göre Newcastle, Avrupa kulüplerinin de yakından takip ettiği genç futbolcu için yürüttüğü görüşmelerde sonuca ulaştı.</p>

<p>Üç Avrupa kulübü daha istedi</p>

<p>Ousmane Diabate’nin Newcastle dışında Avrupa’dan üç farklı kulübün teklifini değerlendirdiği, ancak tercihini İngiliz kulübünün projesinden yana kullandığı belirtildi.</p>

<p>Genç oyuncuya yönelik Premier Lig ilgisinin bir süredir devam ettiği, Newcastle’ın ise Diabate’yi uzun vadeli yapılanmasının önemli genç oyuncularından biri olarak değerlendirdiği ifade ediliyor.</p>

<p>İngiliz basınında yer alan bilgilere göre Tottenham ve Brentford gibi Premier Lig ekiplerinin de genç orta saha oyuncusunu takip eden kulüpler arasında bulunduğu öne sürüldü.</p>

<p>Gençlerbirliği’nde kiralık kalacak</p>

<p>Transferin dikkat çeken ayrıntısı ise Ousmane Diabate’nin hemen İngiltere’ye götürülmeyecek olması.</p>

<p>Fabrizio Romano’nun aktardığı plana göre Newcastle United, transfer işlemlerinin tamamlanmasının ardından 18 yaşındaki futbolcuyu Gençlerbirliği’ne kiralayacak.</p>

<p>Böylece Diabate gelişimini ve düzenli forma şansı bulduğu süreci Ankara ekibinde sürdürecek, bonservisi ise Newcastle United’a geçecek.</p>

<p>Bu formülün genç oyuncunun gelişimini kesintiye uğratmadan Premier Lig’e hazırlanmasını sağlamayı amaçladığı değerlendiriliyor.</p>

<p>Gençlerbirliği’nden Premier Lig’e</p>

<p>Gine futbolunun gelecek vadeden isimlerinden biri olarak gösterilen Diabate, Gençlerbirliği’ne ülkesinin Académie SOAR takımından gelmişti.</p>

<p>Orta sahadaki fizik gücü, mücadele kapasitesi ve genç yaşına rağmen gösterdiği performansla dikkat çeken futbolcu kısa sürede Avrupa kulüplerinin radarına girdi.</p>

<p>Newcastle’ın transferi sonuçlandırması halinde Gençlerbirliği, henüz 18 yaşındaki bir futbolcuyu doğrudan Premier Lig’in önemli kulüplerinden birine kazandırmış olacak.</p>

<p>Transferin resmiyet kazanması için kulüplerin resmi açıklamalarının ve işlemlerin tamamlanması bekleniyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kaynaklar</p>

<ol>
 <li>Fabrizio Romano</li>
 <li>Coming Home Newcastle</li>
 <li>İngiliz basını</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔄 Transfer Gündemi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/18-yasindaki-ousmane-diabate-ingiltere-yolunda-newcastle-ile-anlasma</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 19:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8568.jpeg" type="image/jpeg" length="22689"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Galatasaray’dan Ismaila Sarr bombası: Crystal Palace’a resmi teklif]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/galatasaraydan-ismaila-sarr-bombasi-crystal-palacea-resmi-teklif</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/galatasaraydan-ismaila-sarr-bombasi-crystal-palacea-resmi-teklif" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Galatasaray, kanat transferinde rotasını Premier Lig’e çevirdi. Fabrizio Romano’nun aktardığı bilgiye göre sarı-kırmızılılar, Crystal Palace forması giyen Senegalli yıldız Ismaila Sarr için resmi teklif yaptı. Sarr’ın Galatasaray ile görüşmelere açık olduğu belirtilirken, transferde son söz İngiliz kulübünün olacak.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Galatasaray’da transfer hareketliliği hız kazandı. Sarı-kırmızılıların hücum hattını güçlendirmek amacıyla Premier Lig’den dikkat çeken bir isim için resmi girişimde bulunduğu öne sürüldü.</p>

<p>Transfer haberleriyle tanınan İtalyan gazeteci Fabrizio Romano, Galatasaray’ın Crystal Palace’ın Senegalli kanat oyuncusu Ismaila Sarr için resmi teklif yaptığını duyurdu.</p>

<p>Romano’nun paylaştığı bilgilere göre Galatasaray yönetimi, kanat bölgesindeki transfer hedefleri arasında yer alan Sarr için Crystal Palace’ın kapısını resmi teklifle çaldı.</p>

<p>Ismaila Sarr görüşmelere açık</p>

<p>Transferde dikkat çeken bir diğer ayrıntı ise oyuncunun yaklaşımı oldu. Romano, Ismaila Sarr’ın Galatasaray ile olası transfer görüşmelerine açık olduğunu belirtti.</p>

<p>Ancak transferin gerçekleşmesi için Crystal Palace’ın ikna edilmesi gerekiyor. İngiliz ekibinin Sarr’ı kadrosunun önemli oyuncularından biri olarak gördüğü ve sürecin kulüpler arasındaki görüşmelere bağlı olduğu ifade edildi.</p>

<p>Bu nedenle mevcut aşamada transferin tamamlandığından ya da tarafların anlaşmaya vardığından söz etmek mümkün değil.</p>

<p>Galatasaray kanat transferini hızlandırdı</p>

<p>Sarı-kırmızılı yönetimin Sarr için doğrudan resmi teklif aşamasına geçmesi, kanat transferindeki arayışın somut bir boyuta ulaştığını gösteriyor.</p>

<p>Hızı, açık alandaki etkinliği ve hücum hattının farklı bölgelerinde görev yapabilmesiyle tanınan Senegalli futbolcu, Premier Lig tecrübesiyle de dikkat çekiyor.</p>

<p>25 Şubat 1998 doğumlu Sarr, Senegal Milli Takımı’nın da önemli hücum oyuncuları arasında bulunuyor. 2026 yılı Senegal kadro kayıtlarında da Crystal Palace oyuncusu olarak yer alıyor.</p>

<p>Gözler Crystal Palace’ın kararında</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Transfer sürecinin bundan sonraki kritik noktası Crystal Palace’ın Galatasaray’dan gelen teklife vereceği yanıt olacak.</p>

<p>Sarr’ın görüşmelere açık olması sarı-kırmızılılar açısından önemli bir avantaj olarak değerlendirilirken, İngiliz kulübünün oyuncuyu takımın kilit isimlerinden biri olarak görmesi pazarlıkların kolay olmayabileceğine işaret ediyor.</p>

<p>Galatasaray ile Crystal Palace arasında anlaşma sağlanması halinde sarı-kırmızılıların kanat transferinde önemli bir hamle gerçekleştirmesi gündeme gelecek.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<ol>
 <li>Fabrizio Romano</li>
 <li>Crystal Palace</li>
 <li>Confederation of African Football (CAF)</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔄 Transfer Gündemi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/galatasaraydan-ismaila-sarr-bombasi-crystal-palacea-resmi-teklif</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 19:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8565.jpeg" type="image/jpeg" length="55210"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Evde Tansiyon Ölçerken Yapılan 7 Hata Sonucu Değiştirebilir]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/evde-tansiyon-olcerken-yapilan-7-hata-sonucu-degistirebilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/evde-tansiyon-olcerken-yapilan-7-hata-sonucu-degistirebilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tansiyon aletinin gösterdiği rakam her zaman gerçek dinlenme tansiyonunuzu yansıtmayabilir. Kolun konumundan manşet ölçüsüne kadar günlük ayrıntılar sonucu belirgin biçimde etkileyebilir.<br />
HABER<br />
Evde Tansiyon Ölçerken Yapılan 7 Hata Sonucu Değiştirebilir<br />
Tansiyon aletini kolunuza taktınız, düğmeye bastınız ve ekranda beklediğinizden yüksek bir değer gördünüz. İlk düşünceniz “Tansiyonum yükseldi” olabilir. Oysa bazen sorun tansiyonun kendisinden çok, ölçümün nasıl yapıldığıyla ilgilidir.<br />
Merdiven çıktıktan hemen sonra ölçmek, kolu aşağıda bırakmak, konuşmak, bacak bacak üstüne atmak veya kola uygun olmayan manşet kullanmak tansiyon değerini değiştirebilir. Bu nedenle evde tansiyon takibinde yalnızca ekrandaki rakama değil, o rakamın hangi koşullarda elde edildiğine de bakmak gerekir.<br />
Araştırmalar, özellikle yanlış manşet seçimi ve kolun yanlış konumlandırılmasının bazı kişilerde klinik açıdan önemli ölçüm hatalarına yol açabileceğini gösteriyor.<br />
Doğru bir ev ölçümünün temel kuralı basit: Aynı cihazla, doğru teknikle ve mümkün olduğunca benzer koşullarda ölçüm yapmak.<br />
Tansiyon neden her ölçümde aynı çıkmıyor?<br />
Tansiyon, kanın damar duvarlarına uyguladığı basıncı gösterir ve gün boyunca doğal olarak değişir.<br />
Ölçüm ekranındaki üst sayı sistolik tansiyondur. Kalbin kasılıp kanı vücuda pompaladığı sıradaki basıncı gösterir.<br />
Alttaki sayı ise diyastolik tansiyondur. Kalbin iki atım arasında gevşediği dönemdeki basıncı ifade eder.<br />
Fiziksel aktivite, stres, ağrı, uyku, kafein, sigara, bazı ilaçlar ve ölçüm sırasındaki vücut pozisyonu tansiyonu etkileyebilir. Bu nedenle birbirinden birkaç dakika arayla yapılan iki ölçümün bile tamamen aynı olması beklenmez.<br />
Evde tansiyon ölçmenin avantajı, tek bir rakam yerine günler boyunca alınan ölçümlerden kişinin genel tansiyon seyrinin görülebilmesidir.<br />
Ancak bunun için ölçüm tekniğinin doğru olması gerekir.<br />
1. Ölçmeden önce dinlenmemek<br />
Marketten geldiniz, hızlı yürüdünüz, merdiven çıktınız veya ev işi yaptınız. Ardından hemen tansiyonunuzu ölçtünüz.<br />
Bu durumda cihazın gösterdiği değer, gerçek dinlenme tansiyonunuzdan farklı olabilir.<br />
Standart ölçümden önce kişinin sakin bir ortamda yaklaşık 5 dakika oturarak dinlenmesi önerilir.<br />
Bu sırada sırt desteklenmeli, ayaklar yerde olmalı ve konuşulmamalıdır.<br />
Amaç tansiyonu yapay biçimde düşürmek değil, vücudun dinlenme koşullarındaki kan basıncını ölçebilmektir.<br />
2. Kahve, sigara veya egzersizden hemen sonra ölçmek<br />
Sabah kahvenizi içerken tansiyonunuzu ölçmek pratik görünebilir. Ancak kafein bazı kişilerde tansiyonun kısa süreli yükselmesine neden olabilir.<br />
Benzer şekilde sigara ve egzersiz de ölçüm öncesindeki kan basıncını etkileyebilir.<br />
Bu nedenle standart bir ev ölçümü yapılacaksa yaklaşık 30 dakika öncesinde kafein tüketilmemesi, sigara içilmemesi ve egzersiz yapılmaması önerilir.<br />
Dolmuş mesane de gözden kaçan etkenlerden biridir. Tansiyon ölçümünden önce tuvalet ihtiyacının giderilmesi daha doğru sonuç alınmasına yardımcı olabilir.<br />
Buradaki amaç kahveyi veya egzersizi kötü bir alışkanlık olarak göstermek değil, ölçüm koşullarını mümkün olduğunca standart hale getirmektir.<br />
3. Yanlış oturmak ve bacak bacak üstüne atmak<br />
Tansiyon koldan ölçüldüğü için oturma biçiminin önemsiz olduğu düşünülebilir. Oysa vücudun pozisyonu sonucu etkileyebilir.<br />
Doğru ölçüm sırasında:<br />
Sırt bir sandalye veya koltuk tarafından desteklenmeli.<br />
Her iki ayak zemine düz basmalı.<br />
Bacaklar çaprazlanmamalı.<br />
Kişi rahat biçimde oturmalı.<br />
Ölçüm sırasında hareket edilmemeli.<br />
Koltukta kaykılarak oturmak, ayakları havada bırakmak veya bacak bacak üstüne atmak standart ölçüm koşullarını bozar.<br />
Birkaç mmHg'lik fark bile özellikle hipertansiyon sınırına yakın değerlerde önem kazanabilir.<br />
4. Kolu aşağıda bırakmak veya desteksiz tutmak<br />
Evde tansiyon ölçerken en sık gözden kaçan ayrıntılardan biri kolun bulunduğu yüksekliktir.<br />
Ölçüm yapılan kol desteklenmeli ve manşetin orta bölümü yaklaşık kalp hizasında bulunmalıdır.<br />
JAMA Internal Medicine’da yayımlanan randomize çapraz çalışmada 133 yetişkin farklı kol pozisyonlarında değerlendirildi. Kolun masa üzerinde kalp hizasında desteklendiği standart pozisyonla karşılaştırıldığında, elin kucakta tutulması sistolik tansiyonu ortalama yaklaşık 4 mmHg daha yüksek gösterdi.<br />
Kolun vücudun yanında desteksiz bırakılması ise sistolik ölçümü ortalama yaklaşık 6,5 mmHg yükseltti. Diyastolik tansiyonda da anlamlı farklılıklar görüldü.<br />
Bu araştırma, “Kolu nereye koyduğum ne kadar önemli olabilir?” sorusunun pratik bir karşılığının bulunduğunu gösteriyor.<br />
En doğru yaklaşım, kolu masa veya uygun yükseklikte başka bir yüzey üzerinde rahat biçimde desteklemektir.<br />
5. Kola uygun olmayan manşet kullanmak<br />
Tansiyon cihazının kolu saran bölümüne manşet denir.<br />
Manşetin büyüklüğünün kişinin üst kol çevresine uygun olması gerekir. Gereğinden küçük manşet özellikle daha geniş kollarda tansiyonun olduğundan yüksek ölçülmesine yol açabilir. Gereğinden büyük manşet ise bazı kişilerde daha düşük değerler oluşturabilir.<br />
JAMA Internal Medicine’da yayımlanan Cuff(SZ) randomize çapraz çalışmasına 195 yetişkin katıldı.<br />
Araştırmada herkeste standart büyüklükte tek manşet kullanmanın ciddi ölçüm hatalarına yol açabildiği görüldü. Ekstra büyük manşete ihtiyaç duyan kişilerde standart manşet kullanılması, sistolik tansiyonu uygun manşetle yapılan ölçüme göre ortalama yaklaşık 19,5 mmHg daha yüksek gösterdi.<br />
Bu fark küçük değildir. Bazı kişilerde tansiyonun hangi kategoride değerlendirileceğini bile değiştirebilir.<br />
Bu nedenle ev tipi tansiyon cihazı seçerken yalnızca cihazın özelliklerine değil, manşetin kişinin kol çevresine uygun olup olmadığına da bakılmalıdır.<br />
Manşet mümkün olduğunca çıplak üst kola yerleştirilmeli; kalın kıyafetlerin üzerinden ölçüm yapılmamalıdır.<br />
6. Ölçüm sırasında konuşmak veya hareket etmek<br />
“Tansiyonumu ölçüyorum, sen anlat ben dinliyorum.”<br />
Günlük hayatta sık rastlanan bu durum doğru tansiyon ölçümü için uygun değildir.<br />
Konuşmak, hareket etmek, telefonla ilgilenmek veya ölçüm sırasında başka bir işle uğraşmak kan basıncını etkileyebilir.<br />
Cihaz çalışmaya başladıktan sonra kişi sessiz ve hareketsiz kalmalıdır.<br />
Televizyonda heyecanlı bir karşılaşmayı izlerken, telefonda tartışırken veya yoğun stres yaşarken alınan bir değerin standart dinlenme tansiyonu gibi değerlendirilmesi doğru değildir.<br />
Tansiyon ölçümü için birkaç dakikalık sakin bir ortam oluşturmak yeterlidir.<br />
7. Tek ölçüm yapıp sonuca karar vermek<br />
Evde tansiyon takibinin en önemli kurallarından biri tek rakama gereğinden fazla anlam yüklememektir.<br />
Tansiyon doğal olarak değişkendir. İlk ölçüm ikinci ölçümden daha yüksek veya düşük olabilir.<br />
Evde takip yapılırken genellikle aynı oturumda 1–2 dakika arayla iki ölçüm alınması önerilir.<br />
2024 Avrupa Kardiyoloji Derneği kılavuzu, evde tansiyon takibinde sabah ve akşam ölçüm yapılmasını ve her ölçüm oturumunda iki değer alınmasını öneriyor.<br />
Ölçümlerin en az 3 gün, 7 güne kadar sürdürülmesi önerilir. İlk günlerde elde edilen ortalama karar sınırına yakınsa ölçümlerin 7 güne tamamlanması daha güvenilir bir tablo sağlayabilir.<br />
Amaç bir hafta boyunca en yüksek veya en düşük rakamı bulmak değil, standart koşullarda alınan ölçümlerin ortalamasını değerlendirmektir.<br />
Sabah tansiyonu ne zaman ölçülmeli?<br />
Sabah ölçümünün zamanı da önemlidir.<br />
Evde düzenli takip yapılıyorsa sabah tansiyonunun genellikle kahvaltıdan ve tansiyon ilacı alınmadan önce, ancak yataktan kalkar kalkmaz değil, birkaç dakikalık dinlenmenin ardından ölçülmesi önerilir.<br />
Akşam ölçümleri de mümkün olduğunca benzer koşullarda yapılmalıdır.<br />
Her gün tamamen aynı saatte ölçüm zorunlu değildir; ancak benzer zamanlarda ve benzer koşullarda yapılan ölçümler karşılaştırmayı kolaylaştırır.<br />
Kişinin hekimi farklı bir takip planı önermişse o programa uyulması gerekir.<br />
Evde tansiyon ölçmenin doğru yolu nedir?<br />
Evde güvenilir bir ölçüm için şu sıra izlenebilir:<br />
Mümkünse doğruluğu bağımsız standartlara göre değerlendirilmiş, üst koldan ölçüm yapan otomatik bir cihaz kullanın.<br />
Kola uygun büyüklükte manşet seçin.<br />
Ölçümden önce yaklaşık 5 dakika dinlenin.<br />
Son 30 dakika içinde egzersiz, sigara ve kafeinden kaçının.<br />
Tuvalet ihtiyacınızı giderin.<br />
Sırtınızı destekleyerek oturun.<br />
Ayaklarınızı yere düz basın.<br />
Bacak bacak üstüne atmayın.<br />
Manşeti çıplak üst kola yerleştirin.<br />
Kolu destekleyin ve manşeti yaklaşık kalp hizasında tutun.<br />
Ölçüm sırasında konuşmayın ve hareket etmeyin.<br />
İlk ölçümden 1–2 dakika sonra ikinci ölçümü yapın.<br />
Sonuçları tarih ve saatle kaydedin.<br />
Bu küçük ayrıntılar, günler veya aylar boyunca tutulan tansiyon kayıtlarının çok daha anlamlı olmasını sağlar.<br />
Evde hangi tansiyon değeri yüksek kabul edilir?<br />
Burada önemli bir ayrıntı vardır: Evde ölçülen tansiyon ile sağlık kuruluşunda ölçülen tansiyon için kullanılan değerlendirme eşikleri her zaman aynı değildir.<br />
2024 Avrupa Kardiyoloji Derneği kılavuzuna göre, doğru teknikle yapılan ev ölçümlerinin ortalamasının 135/85 mmHg veya üzerinde olması hipertansiyon açısından değerlendirilmesi gereken düzeydir.<br />
Ancak tek bir ölçümün 135/85 mmHg veya üzerinde olması tek başına hipertansiyon tanısı koydurmaz.<br />
Tanıda farklı günlerde yapılan ölçümler, kişinin genel kalp-damar riski, kullandığı ilaçlar, eşlik eden hastalıklar ve gerektiğinde 24 saatlik tansiyon takibi birlikte değerlendirilebilir.<br />
Ayrıca farklı ülkelerde ve farklı kılavuzlarda tansiyon sınıflandırmaları arasında bazı farklılıklar bulunabilir.<br />
Bu nedenle özellikle sınırda değerlerde tek bir internet tablosuna bakarak kendi kendine tanı koymak doğru değildir.<br />
İlk ölçüm yüksek, ikincisi düşük çıkarsa ne anlama gelir?<br />
Bu durum oldukça sık görülebilir.<br />
İlk ölçüm sırasında kişi henüz tam olarak dinlenmemiş olabilir veya ölçümün oluşturduğu heyecan tansiyonu etkileyebilir.<br />
Bir iki dakika sonra yapılan ikinci ölçümde daha düşük bir değer görülebilir.<br />
Bu nedenle iki ölçümün birbirinden farklı olması tek başına cihazın bozuk olduğu anlamına gelmez.<br />
Ancak ölçümler arasında sürekli çok büyük farklar varsa veya evdeki cihaz sağlık kuruluşundaki ölçümlerden belirgin biçimde farklı sonuçlar veriyorsa cihazın ve ölçüm tekniğinin kontrol edilmesi yararlı olabilir.<br />
Sağ ve sol kolda tansiyon farklı çıkabilir mi?<br />
Evet. İki kol arasında küçük tansiyon farklılıkları görülebilir.<br />
İlk klinik değerlendirmede tansiyonun her iki koldan ölçülmesi önerilir.<br />
Tekrarlanan ölçümlerde iki kolun sistolik değerleri arasında 10 mmHg’den fazla ve kalıcı bir fark bulunuyorsa sonraki takiplerde genellikle daha yüksek tansiyon ölçülen kol kullanılır.<br />
Belirgin farkın devam etmesi sağlık profesyoneli tarafından değerlendirilmelidir.<br />
Evde düzenli takip yaparken de mümkün olduğunca aynı kolun kullanılması, günler arasındaki karşılaştırmayı daha güvenilir hale getirir.<br />
Bilekten ölçen tansiyon aletleri güvenilir mi?<br />
Bilekten ölçen cihazlar taşınabilir ve kullanımı kolay olabilir. Ancak bileğin kalp hizasında tutulması gibi teknik ayrıntılara oldukça duyarlıdır.<br />
Bu nedenle standart ev takibinde, uygun büyüklükte manşeti bulunan ve doğruluğu değerlendirilmiş üst kol cihazları genellikle tercih edilir.<br />
Cihazın pahalı olması tek başına doğru ölçtüğü anlamına gelmez. Asıl önemli olan kullanılan modelin doğrulanmış olması, manşetin uygun büyüklükte seçilmesi ve cihazın doğru teknikle kullanılmasıdır.<br />
Tansiyon cihazını sağlık kuruluşundaki cihazla karşılaştırmak gerekir mi?<br />
Evdeki cihazın sürekli beklenmedik değerler vermesi halinde ölçüm tekniği önce yeniden gözden geçirilmelidir.<br />
Cihazın sağlık kuruluşuna götürülerek profesyonel ölçümle karşılaştırılması da yararlı olabilir.<br />
Özellikle uzun süredir kullanılan cihazlarda veya ev ölçümleriyle sağlık kuruluşundaki değerler arasında sürekli büyük fark bulunduğunda bu kontrol önem kazanır.<br />
Tek bir yüksek değer acil durum anlamına gelir mi?<br />
Çoğu zaman hayır.<br />
Tek bir yüksek ölçüm görüldüğünde önce kişinin sakinleşmesi, doğru pozisyonda oturması ve ölçümün yeniden yapılması gerekir.<br />
Ancak çok yüksek değerler ölçüm hatası olduğu düşünülerek görmezden gelinmemelidir.<br />
Sistolik tansiyon 180 mmHg’nin üzerinde ve/veya diyastolik tansiyon 120 mmHg’nin üzerinde ölçülürse, ölçüm kısa bir süre sonra doğru teknikle tekrarlanmalıdır.<br />
Değer ikinci ölçümde de bu düzeydeyse, ciddi bir belirti bulunmasa bile sağlık profesyoneliyle hızlı biçimde iletişime geçilmesi gerekir.<br />
Çok yüksek tansiyona göğüs ağrısı, belirgin nefes darlığı, ani konuşma bozukluğu, yüzde, kolda veya bacakta ani güçsüzlük ya da uyuşma, görmede ani değişiklik veya bilinç değişikliği gibi belirtiler eşlik ediyorsa acil sağlık hizmetine gecikmeden başvurulmalıdır.<br />
“Tansiyonum bir kez normal çıktı, sorun yok” düşüncesi de yanıltabilir<br />
Ölçüm hataları yalnızca yüksek değer oluşturmaz. Bir kişinin tansiyonu bazı zamanlarda normal, bazı zamanlarda yüksek olabilir.<br />
Bu nedenle hipertansiyon değerlendirmesinde tek bir normal ölçüm de her zaman yeterli değildir.<br />
Evde düzenli takip özellikle sağlık kuruluşunda yüksek çıkan ancak evde normal seyreden kişilerde “beyaz önlük hipertansiyonunun”, sağlık kuruluşunda normal olduğu halde evde veya günlük yaşamda yüksek seyreden kişilerde ise “maskeli hipertansiyonun” fark edilmesine yardımcı olabilir.<br />
Kesin değerlendirme gerektiğinde 24 saat boyunca belirli aralıklarla tansiyon ölçen ambulatuvar cihazlardan da yararlanılabilir.<br />
Evde tansiyon takibinde amaç en düşük rakamı bulmak değildir<br />
Bazı kişiler cihaz yüksek değer gösterdiğinde tekrar tekrar ölçüm yaparak daha düşük bir sayı görmeye çalışır.<br />
Bu yaklaşım sağlıklı bir takip yöntemi değildir.<br />
Amaç “iyi” bir rakam yakalamak değil, vücudun gerçek durumunu mümkün olduğunca doğru biçimde kaydetmektir.<br />
Bunun için ölçüm koşullarının standart olması, sonuçların kaydedilmesi ve tek bir rakamdan çok günler boyunca elde edilen ortalamanın ve eğilimin değerlendirilmesi gerekir.<br />
Kolun birkaç santimetre aşağıda olması, yanlış manşet kullanılması veya ölçüm sırasında sohbet etmek küçük ayrıntılar gibi görünebilir. Ancak bilimsel araştırmalar bazı hataların ölçülen değeri klinik kararları etkileyebilecek kadar değiştirebildiğini gösteriyor.<br />
Tansiyon takibinde doğru kararın ilk şartı doğru ölçümdür.<br />
KAYNAKLAR<br />
European Heart Journal – 2024 ESC Guidelines for the management of elevated blood pressure and hypertension – McEvoy JW, McCarthy CP, Bruno RM ve çalışma grubu – 2024 – DOI: 10.1093/eurheartj/ehae178<br />
JAMA Internal Medicine – Arm Position and Blood Pressure Readings: The ARMS Crossover Randomized Clinical Trial – Liu H, Zhao D, Sabit A ve çalışma grubu – 2024 – DOI: 10.1001/jamainternmed.2024.5213<br />
JAMA Internal Medicine – Effects of Cuff Size on the Accuracy of Blood Pressure Readings: The Cuff(SZ) Randomized Crossover Trial – Ishigami J, Charleston J, Miller ER III, Matsushita K, Appel LJ, Brady TM – 2023 – DOI: 10.1001/jamainternmed.2023.3264<br />
Hypertension – Measurement of Blood Pressure in Humans: A Scientific Statement From the American Heart Association – Muntner P, Shimbo D, Carey RM ve çalışma grubu – 2019 – DOI: 10.1161/HYP.0000000000000087<br />
Journal of Hypertension – Sources of inaccuracy in the measurement of adult patients’ resting blood pressure in clinical settings: a systematic review – Kallioinen N, Hill A, Horswill MS, Ward HE, Watson MO – 2017 – DOI: 10.1097/HJH.0000000000001197<br />
Journal of Hypertension – 2021 European Society of Hypertension practice guidelines for office and out-of-office blood pressure measurement – Stergiou GS, Palatini P, Parati G, O’Brien E ve çalışma grubu – 2021 – DOI: 10.1097/HJH.0000000000002843<br />
Circulation – 2025 AHA/ACC/AANP/AAPA/ABC/ACCP/ACPM/AGS/AMA/ASPC/NMA/PCNA/SGIM Guideline for the Prevention, Detection, Evaluation, and Management of High Blood Pressure in Adults: A Report of the American College of Cardiology/American Heart Association Joint Committee on Clinical Practice Guidelines – Writing Committee Members – 2025 – DOI: 10.1161/CIR.0000000000001356</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>📖 Sağlık Rehberi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/evde-tansiyon-olcerken-yapilan-7-hata-sonucu-degistirebilir</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 17:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/evde-tansiyon-7-hata-200kb.webp" type="image/jpeg" length="41268"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gece İki Kez veya Daha Fazla Tuvalete Kalkıyorsanız Nedeni Sadece Mesane Olmayabilir]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/gece-iki-kez-veya-daha-fazla-tuvalete-kalkiyorsaniz-nedeni-sadece-mesane-olmayabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/gece-iki-kez-veya-daha-fazla-tuvalete-kalkiyorsaniz-nedeni-sadece-mesane-olmayabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gece bir kez tuvalete kalkmak özellikle yaş ilerledikçe sık görülebilir; ancak düzenli olarak iki veya daha fazla kez uyanmak, uyku bozukluğundan]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gece Kaç Kez İdrara Kalkmak Normal? Noktüri Ne Zaman Önemli?<br />
Gece derin uykudayken tuvalet ihtiyacıyla uyanmak pek çok kişinin yaşadığı bir durum. Bir kez kalkıp yeniden uyumak çoğu zaman fazla önemsenmez. Ancak bu durum her gece tekrarlıyor, gece boyunca iki, üç hatta daha fazla kez yatağınızdan kalkmanıza neden oluyorsa mesele yalnızca “fazla su içmek” olmayabilir.<br />
Gece ana uyku döneminde idrar yapmak için uyanmaya tıpta noktüri adı veriliyor. Noktüri özellikle ileri yaşlarda daha sık görülse de yalnızca yaşlanmaya bağlanabilecek bir durum değil. Mesane ve prostat sorunlarından diyabete, uyku apnesinden kalp ve dolaşım sistemiyle ilişkili sorunlara kadar farklı nedenlerle ortaya çıkabiliyor.<br />
Peki gece kaç kez tuvalete kalkmak normal kabul edilebilir?<br />
Kısa cevap şu: Herkes için geçerli kesin bir “normal sayı” yok. Bir kişinin yaşı, ne kadar ve ne zaman sıvı tükettiği, kullandığı ilaçlar, uyku düzeni ve mevcut hastalıkları değerlendirmeyi değiştirebilir.<br />
Gece bir kez tuvalete kalkmak hastalık anlamına gelir mi?<br />
Uluslararası Kontinans Derneği’nin tanımına göre noktüri, kişinin ana uyku döneminde idrar yapmak amacıyla uyanmasıdır.<br />
Tanımsal olarak ana uyku döneminde idrar yapmak için bir kez bile uyanmak noktüri sayılabilir. Noktüri olarak kabul edilen gece idrarının öncesinde ve sonrasında uyku bulunması gerekir. Bu nedenle kişi sabah uykusunu tamamen bitirip kalktıktan sonra yaptığı ilk idrar noktüri kapsamında değerlendirilmez.<br />
Ancak bu, gece bir kez idrara kalkan herkesin hasta olduğu veya tedaviye ihtiyaç duyduğu anlamına gelmez.<br />
Özellikle yatmadan önce fazla sıvı tüketildiyse, akşam saatlerinde çay veya kahve içildiyse ya da yaş ilerlemişse gece bir kez idrara kalkmak oldukça sık görülebilir.<br />
Burada yalnızca sayı değil; durumun ne kadar sık tekrarlandığı, kişinin uykusunu ve gündüz yaşamını ne ölçüde etkilediği ve başka belirtilerin bulunup bulunmadığı önemlidir.<br />
Bilimsel çalışmalar, noktürinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisinin özellikle gecede iki veya daha fazla kez idrara kalkıldığında daha belirgin hale gelebildiğini gösteriyor.<br />
Bu nedenle her gece düzenli olarak iki veya daha fazla kez tuvalete kalkmak, özellikle uykuyu bozuyor, yeni başlamış veya giderek artıyorsa tıbbi değerlendirmeyi daha önemli hale getirir.<br />
Yaş ilerledikçe gece idrara kalkmak neden artıyor?<br />
Noktüri yaşla birlikte daha sık görülür. Bunun tek bir nedeni yoktur.<br />
Yaş ilerledikçe mesanenin idrar depolama kapasitesinde değişiklikler olabilir. Böbreklerin gündüz ve gece idrar üretimini düzenleyen biyolojik ritmi de farklılaşabilir. Bazı kişilerde vücudun gece saatlerinde idrar üretimini azaltmasına yardımcı olan hormonal düzen eskisi kadar etkili çalışmayabilir.<br />
Ayrıca ileri yaşlarda prostat büyümesi, aşırı aktif mesane, diyabet, kalp ve damar hastalıkları, uyku sorunları ve idrar söktürücü ilaç kullanımı daha sık görülür.<br />
Bu nedenle “Yaşlandım, gece tuvalete kalkmam normal” düşüncesi her zaman doğru değildir.<br />
Yaş noktürinin görülme ihtimalini artırabilir ancak sık ve rahatsız edici gece idrara çıkmanın nedeninin araştırılmasına engel olmamalıdır.<br />
Sorun mesane değil, gece fazla idrar üretmek olabilir<br />
Noktüride en önemli ayrımlardan biri kişinin neden uyandığını anlamaktır.<br />
Bazı insanların mesanesi gece boyunca yeterince idrar depolayamaz. Bazılarında ise mesane kapasitesinden bağımsız olarak vücut gece saatlerinde normalden fazla idrar üretir.<br />
Bu duruma noktürnal poliüri, yani gece üretilen idrar miktarının orantısız biçimde artması denir.<br />
Doktorlar bunu anlayabilmek için bazen kişinin gün boyunca ve gece ne kadar sıvı tükettiğini, ne zaman idrara çıktığını ve yaklaşık ne kadar idrar yaptığını kaydettiği bir mesane günlüğü tutulmasını isteyebilir.<br />
Bu kayıt, gece sık idrara çıkmanın mesane kapasitesinden mi, fazla idrar üretiminden mi yoksa her ikisinden mi kaynaklandığını anlamada önemli bilgiler sağlayabilir.<br />
Gece sık idrara çıkmanın nedenleri neler?<br />
Noktürinin tek bir nedeni yoktur. Aynı kişide birden fazla neden birlikte bulunabilir.<br />
Akşam saatlerinde fazla sıvı tüketmek<br />
Yatmaya yakın çok miktarda su veya başka içecek tüketildiğinde gece idrar üretimi artabilir.<br />
Ancak çözüm gün boyunca gereğinden az su içmek değildir. Amaç sıvı tüketimini aşırı kısıtlamak değil, kişinin sağlık durumuna uygun biçimde gün içine dengeli dağıtmaktır.<br />
Kahve, çay ve alkol<br />
Kafein içeren içecekler bazı kişilerde idrar üretimini ve mesane hassasiyetini artırabilir. Alkol ise hem idrar üretimini hem de uyku kalitesini etkileyebilir.<br />
Özellikle akşam saatlerinde yoğun tüketim gece tuvalet ihtiyacını artırabilir.<br />
Aşırı aktif mesane<br />
Ani ve güçlü idrar sıkışması, gündüz sık idrara çıkma ve bazen idrar kaçırmanın eşlik ettiği aşırı aktif mesane, noktürinin nedenlerinden biri olabilir.<br />
Prostat büyümesi<br />
Erkeklerde yaşla birlikte büyüyebilen prostat idrar akışını etkileyebilir.<br />
Gece sık idrara çıkmaya idrarı başlatmakta zorlanma, ince veya kesik idrar akımı, mesanenin tam boşalmadığı hissi ve gündüz sık idrara çıkma eşlik ediyorsa prostat ve alt idrar yollarının değerlendirilmesi gerekebilir.<br />
Ancak erkeklerde gece idrara kalkmanın her zaman prostat büyümesinden kaynaklanmadığını bilmek önemlidir.<br />
Diyabet gece idrara çıkmaya neden olabilir mi?<br />
Evet.<br />
Kan şekeri belirgin şekilde yükseldiğinde böbrekler fazla şekeri idrarla uzaklaştırmaya çalışır. Şekerle birlikte daha fazla su da atıldığı için idrar miktarı artabilir.<br />
Bu durumda yalnızca gece değil gündüz saatlerinde de sık veya fazla miktarda idrara çıkma görülebilir.<br />
Sık idrara çıkmaya aşırı susama, ağız kuruluğu, halsizlik, açıklanamayan kilo kaybı veya bulanık görme gibi belirtiler eşlik ediyorsa kan şekeri açısından değerlendirme önem kazanır.<br />
Uykuda nefes durması gece tuvalet ihtiyacını artırabilir<br />
Noktürinin daha az bilinen nedenlerinden biri obstrüktif uyku apnesidir.<br />
Uyku sırasında solunumun tekrar tekrar durması veya azalması vücuttaki bazı hormonal ve dolaşımsal mekanizmaları etkileyerek gece idrar üretimini artırabilir.<br />
Yüksek sesle horlama, uykuda nefesin durduğunun fark edilmesi, sabah baş ağrısı, dinlenmeden uyanma ve gün içinde aşırı uyku haliyle birlikte noktüri görülüyorsa uyku apnesi ihtimali de değerlendirilmelidir.<br />
Bu nedenle gece sık idrara çıkma bazen doğrudan mesane veya prostata bağlı olmaktan çok bir uyku bozukluğuyla ilişkili olabilir.<br />
Ayak ve bacaklarda şişlik varsa neden önemli?<br />
Gün içinde özellikle ayak bilekleri ve bacaklarda biriken sıvının bir bölümü kişi yatağa uzandığında yeniden kan dolaşımına katılabilir.<br />
Böbrekler bu sıvının bir kısmını idrar olarak uzaklaştırdığı için gece üretilen idrar miktarı artabilir.<br />
Bu durum özellikle bacaklarında ödem bulunan kişilerde görülebilir.<br />
Yeni başlayan veya belirginleşen bacak şişmesine nefes darlığı, çabuk yorulma ya da yatınca nefes almakta zorlanma eşlik ediyorsa durumun yalnızca noktüri olarak değerlendirilmemesi önemlidir.<br />
Bazen önce uyanırız, sonra tuvalete gideriz<br />
Noktüride sık gözden kaçan ayrıntılardan biri de budur.<br />
Her gece tuvalete giden kişinin mutlaka dolu mesane nedeniyle uyandığı düşünülebilir. Oysa bazı kişiler önce uykusuzluk, ağrı, stres, huzursuz bacak veya başka bir uyku problemi nedeniyle uyanır, ardından uyanmışken tuvalete gider.<br />
Bu durumda asıl sorun mesaneden çok uykunun bölünmesi olabilir.<br />
Bu nedenle değerlendirmede “Tuvalet ihtiyacı mı sizi uyandırıyor, yoksa uyandıktan sonra mı tuvalete gitmeye karar veriyorsunuz?” sorusu önemli ipuçları sağlayabilir.<br />
Bazı ilaçlar gece idrarını artırabilir<br />
Özellikle idrar söktürücü ilaçlar idrar miktarını artırabilir.<br />
Ancak bu ilaçlar yüksek tansiyon, kalp yetmezliği veya başka hastalıkların tedavisinde önemli olabilir. Bu nedenle ilaç saatinin veya dozunun kişinin kendi kararıyla değiştirilmesi doğru değildir.<br />
Noktürinin kullanılan bir ilaçla ilişkili olabileceği düşünülüyorsa ilaçların kullanım zamanı ve tedavi planı hekim tarafından değerlendirilmelidir.<br />
Bazı başka ilaçlar da sıvı dengesi, uyku veya mesane fonksiyonlarını etkileyerek gece idrara çıkma sıklığını değiştirebilir.<br />
Üç günlük mesane günlüğü önemli ipuçları verebilir<br />
Gece sık idrara çıkmanın nedenini araştırırken en yararlı araçlardan biri birkaç günlük mesane günlüğüdür.<br />
Genellikle en az üç gün boyunca şu bilgilerin kaydedilmesi değerlendirmeyi kolaylaştırabilir:<br />
Ne zaman ve ne kadar sıvı içildiği<br />
Gündüz kaç kez idrara çıkıldığı<br />
Gece kaç kez kalkıldığı<br />
Her idrarda yaklaşık ne kadar idrar yapıldığı<br />
Ani sıkışma veya idrar kaçırma olup olmadığı<br />
Uyuma ve uyanma saatleri<br />
Bu kayıt sayesinde yalnızca “gecede üç kez kalkıyorum” bilgisi değil, neden üç kez kalkıldığına ilişkin ipuçları da elde edilebilir.<br />
Ne zaman doktora başvurmak gerekir?<br />
Ara sıra, özellikle fazla sıvı tüketilen bir gecede bir kez tuvalete kalkmak tek başına ciddi bir hastalığa işaret etmeyebilir.<br />
Ancak her gece düzenli olarak iki veya daha fazla kez idrara kalkmak, özellikle durum yeni başlamışsa, giderek sıklaşıyorsa, uykuyu belirgin biçimde bozuyorsa veya gündüz yorgunluğuna neden oluyorsa değerlendirilmesi yararlı olabilir.<br />
Ayrıca gece idrara çıkmaya şu belirtilerden biri eşlik ediyorsa neden araştırılmalıdır:<br />
İdrar yaparken yanma veya ağrı<br />
İdrarda gözle görülür kan<br />
Ani ve güçlü idrar sıkışması<br />
İdrar kaçırma<br />
İdrar akımında belirgin zayıflama<br />
Mesanenin tam boşalmadığı hissi<br />
Aşırı susama<br />
Açıklanamayan kilo kaybı<br />
Bacaklarda belirgin şişlik<br />
Horlama ve uykuda nefes durması<br />
Gündüz de olağandan çok sık veya fazla miktarda idrar yapma<br />
İdrarda kan görülürse beklememek gerekir<br />
İdrarda gözle görülür kan bir kez bile fark edilirse nedeninin araştırılması gerekir.<br />
İdrarda kanın pek çok farklı nedeni olabilir ve her zaman ciddi bir hastalık anlamına gelmez. Ancak yalnızca tekrar edip etmediğine bakarak göz ardı edilmemelidir.<br />
Kanamanın yoğun veya pıhtılı olması, buna idrar yapamama, belirgin ağrı veya genel durumda bozulma eşlik etmesi daha hızlı değerlendirme gerektirebilir.<br />
Hangi durumlarda gecikmeden değerlendirme gerekir?<br />
İdrar yapamama ve alt karında giderek artan ağrılı şişkinlik, ateşle birlikte şiddetli yan veya bel ağrısı, belirgin nefes darlığı ya da göğüs ağrısı gibi belirtiler varsa gecikmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.<br />
Gece idrara çıkmanın yanında kişinin genel durumunu etkileyen yeni ve ciddi belirtilerin bulunması halinde yalnızca noktüriye odaklanılmamalıdır.<br />
Gece tuvalete kalkmayı azaltmak için neler yapılabilir?<br />
Noktürinin tedavisi nedenine göre değişir. Ancak bazı günlük alışkanlıkların düzenlenmesi yardımcı olabilir.<br />
Sıvı ihtiyacını gün içine dengeli biçimde yaymak, yatmaya yakın çok miktarda sıvı tüketmemek, akşam saatlerinde kafein ve alkol tüketimini azaltmak ve düzenli uyku alışkanlığı geliştirmek bazı kişilerde yarar sağlayabilir.<br />
Bacaklarında şişme olan kişilerde öncelikle ödemin nedeni belirlenmelidir. Uygun kişilerde gün içinde hareket etmek ve akşam saatlerinde bacakları bir süre yükseltmek gece sıvı dönüşümünü azaltmaya yardımcı olabilir.<br />
Gece tuvalete kalkmak zorunda olan özellikle ileri yaştaki kişiler için yatak ile tuvalet arasındaki yolun iyi aydınlatılması, kaygan halıların ve takılmaya neden olabilecek eşyaların kaldırılması da önemlidir.<br />
Çünkü noktüri yalnızca uykuyu bozmaz; özellikle ileri yaşlarda gece karanlıkta sık kalkmak düşme riskinin artmasıyla da ilişkilidir.<br />
Noktüri için herkese uygun tek bir ilaç yok<br />
Gece sık idrara çıkmanın tedavisi yalnızca “noktüri ilacı” seçmekten ibaret değildir.<br />
Neden aşırı aktif mesane ise yaklaşım farklı, prostatla ilişkiliyse farklı, diyabet veya uyku apnesi söz konusuysa tamamen farklı olabilir.<br />
Gece aşırı idrar üretimi saptanan bazı hastalarda gece idrar üretimini azaltmaya yönelik ilaçlar kullanılabilir. Ancak bu ilaçlardan bazıları kandaki sodyum düzeyinin tehlikeli biçimde düşmesine yol açabileceğinden herkes için uygun değildir ve özellikle ileri yaştaki kişilerde dikkatli değerlendirme ve takip gerektirir.<br />
Bu nedenle tedavinin ilk adımı kaç kez idrara çıkıldığından çok neden çıkıldığının anlaşılmasıdır.<br />
Sonuç: Sayı önemli ama tek başına yeterli değil<br />
Gece bir kez idrara kalkmak oldukça yaygındır ve tek başına hastalık anlamına gelmez.<br />
Buna karşılık gecede iki veya daha fazla kez düzenli olarak uyanmak, özellikle uykuyu bozuyor, gündüz yorgunluğuna yol açıyor, yeni başlamış veya giderek artıyorsa klinik açıdan daha anlamlı hale gelir.<br />
En önemli nokta ise noktürinin yalnızca mesane veya prostata ait bir belirti olmadığını bilmektir.<br />
Bazen neden akşam saatlerinde fazla sıvı tüketimi, bazen mesane kapasitesindeki değişikliklerdir. Bazı kişilerde ise diyabet, uyku apnesi, kullanılan ilaçlar veya vücudun sıvı dengesini etkileyen başka sağlık sorunları rol oynayabilir.<br />
Bu nedenle gece tuvalete kaç kez kalktığınız kadar, neden kalktığınız da önemlidir.<br />
Kaynaklar<br />
European Association of Urology – EAU Guidelines on the Management of Non-neurogenic Male Lower Urinary Tract Symptoms – 2026.<br />
European Association of Urology – EAU Guidelines on Non-neurogenic Female Lower Urinary Tract Symptoms – 2026.<br />
Neurourology and Urodynamics – International Continence Society report on the terminology for nocturia and nocturnal lower urinary tract function – Hashim H, Blanker MH, Drake MJ ve ark. – 2019 – DOI: 10.1002/nau.23917<br />
Neurourology and Urodynamics – International Continence Society consensus on the diagnosis and treatment of nocturia – Everaert K, Hervé F, Bosch R ve ark. – 2019 – DOI: 10.1002/nau.23939<br />
Nature Reviews Urology – Nocturia: aetiology and treatment in adults – Dani H, Esdaille A, Weiss JP – 2016 – DOI: 10.1038/nrurol.2016.134<br />
European Urology – Nocturia frequency, bother, and quality of life: how often is too often? A population-based study in Finland – Tikkinen KAO, Johnson TM, Tammela TLJ ve ark. – 2010 – DOI: 10.1016/j.eururo.2009.03.080<br />
The Journal of Urology – The Impact of Nocturia on Falls and Fractures: A Systematic Review and Meta-Analysis – Pesonen JS ve ark. – 2020 – DOI: 10.1097/JU.0000000000000459</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🧬 Longevity</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/gece-iki-kez-veya-daha-fazla-tuvalete-kalkiyorsaniz-nedeni-sadece-mesane-olmayabilir</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 17:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/nokturi-haber-gorseli-200kb.webp" type="image/jpeg" length="87370"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yarım Asra Yakın Hekimlik Yaptı: Dr. Selahattin Çakıroğlu Hayatını Kaybetti]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/yarim-asra-yakin-hekimlik-yapti-dr-selahattin-cakiroglu-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/yarim-asra-yakin-hekimlik-yapti-dr-selahattin-cakiroglu-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uşak’ta uzun yıllar iç hastalıkları uzmanı olarak görev yapan Uzm. Dr. Selahattin Çakıroğlu hayatını kaybetti. 1985’ten 2009’a kadar Uşak Devlet Hastanesi’nde görev yapan, emeklilik sonrasında da hekimliği sürdüren Çakıroğlu’nun vefatı sağlık camiasını ve hastalarını üzdü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Uşak sağlık camiasının uzun yıllardır tanıdığı hekimlerden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Selahattin Çakıroğlu, 18 Ağustos 2026 tarihinde hayatını kaybetti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yaklaşık yarım asra uzanan meslek yaşamında kamu ve özel sağlık kuruluşlarında görev yapan Çakıroğlu, özellikle Uşak’ta geçirdiği uzun çalışma yıllarıyla kentin sağlık hafızasında yer edinen hekimlerden biri oldu.</p>

<p>24 yıl Uşak Devlet Hastanesi’nde görev yaptı</p>

<p>Dr. Selahattin Çakıroğlu, 1972 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Meslek hayatının ilk dönemlerinde Siirt’in Kurtalan ilçesi ile Banaz’da pratisyen hekim olarak görev yaptı.</p>

<p>İç Hastalıkları uzmanlık eğitimini Ankara Numune Hastanesi’nde tamamlayan Çakıroğlu, 1982 yılında dahiliye uzmanı oldu. Çankırı Devlet Hastanesi’ndeki görevinin ardından 1985 yılında Uşak Devlet Hastanesi’nde çalışmaya başladı.</p>

<p>Çakıroğlu, Uşak Devlet Hastanesi’nde 1985-2009 yılları arasında 24 yıl boyunca İç Hastalıkları Uzmanı olarak hizmet verdi.</p>

<p>Bu uzun görev süresi boyunca farklı kuşaklardan çok sayıda Uşaklının tedavisinde görev alan Çakıroğlu, kentte yakından tanınan hekimlerden biri haline geldi.</p>

<p>Emeklilikten sonra da hastalarını bırakmadı</p>

<p>Dr. Selahattin Çakıroğlu’nun hekimlik yolculuğu kamu görevinden ayrılmasıyla sona ermedi.</p>

<p>Uşak Devlet Hastanesi’ndeki uzun çalışma döneminin ardından özel sağlık kuruluşlarında mesleğini sürdüren Çakıroğlu, ilerleyen yıllarda Öztan Hastanesi’nde dahiliye uzmanı olarak hasta kabul etmeye devam etti.</p>

<p>İleri yaşlarına rağmen mesleğinden kopmayan Çakıroğlu’nun vefatı, birlikte çalıştığı sağlık çalışanlarının yanı sıra yıllar boyunca kendisine başvuran hastaları arasında da üzüntüyle karşılandı.</p>

<p>Son yolculuğuna uğurlanıyor</p>

<p>Dr. Selahattin Çakıroğlu için 19 Ağustos 2026 Çarşamba günü saat 11.00’de Öztan Hastanesi önünde tören düzenlenmesi, ardından cenazesinin Uşak merkeze bağlı Ortaköy’de öğle namazının ardından toprağa verilmesi bekleniyor<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🕊️ Vefatlar</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/yarim-asra-yakin-hekimlik-yapti-dr-selahattin-cakiroglu-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 16:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8563.jpeg" type="image/jpeg" length="44232"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trabzon Köprübaşı’nda Ayı Dehşeti: İneğini Parçaladı, Sahibi Canını Zor Kurtardı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzon-koprubasinda-ayi-dehseti-inegini-parcaladi-sahibi-canini-zor-kurtardi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/trabzon-koprubasinda-ayi-dehseti-inegini-parcaladi-sahibi-canini-zor-kurtardi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’un Köprübaşı ilçesine bağlı Görnek Yaylası’nda otlayan bir inek ayının saldırısına uğrayarak telef oldu. Hayvanını kurtarmaya çalışan Nihat Yılmaz’ın üzerine de yönelen ayı durdurulamadı. Yılmaz kaçarak canını kurtarırken olay, yaylalarda yaban hayvanlarıyla karşılaşan vatandaşların nasıl hareket etmesi gerektiğini yeniden gündeme getirdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Trabzon’un Köprübaşı ilçesine bağlı Görnek Yaylası’nda yaşanan ayı saldırısı korku dolu anlara neden oldu.</p>

<p>Hayvancılıkla uğraşan Nihat Yılmaz’a ait inek, yaylada otladığı sırada bir ayının saldırısına uğradı. Ayı, ineği öldürerek parçaladı.</p>

<p>Hayvanının saldırıya uğradığını gören Nihat Yılmaz, ineğini kurtarmak için müdahale etmeye çalıştı. Ancak ayı bu kez Yılmaz’a yöneldi.</p>

<p>Ayının saldırısından kaçarak uzaklaşmayı başaran Yılmaz, canını kurtardı. İnek ise saldırı sonucu telef oldu.</p>

<p>Yaylalarda ayı karşılaşmalarına dikkat</p>

<p>Olay, Doğu Karadeniz’de özellikle hayvancılığın yoğun olarak sürdürüldüğü yaylalarda insan ile yaban hayatının karşı karşıya gelmesiyle ortaya çıkan tehlikeyi yeniden gündeme taşıdı.</p>

<p>Ayıların bulunduğu bölgelerde vatandaşların, özellikle yavrusu bulunan ya da besin kaynağını koruyan bir ayıya yaklaşmaması büyük önem taşıyor. Uzmanların genel güvenlik tavsiyelerinde, ayıyla karşılaşıldığında hayvana yaklaşılmaması, ani hareketlerden ve onu kışkırtabilecek davranışlardan kaçınılması, güvenli mesafenin korunması ve mümkün olduğunca sakin biçimde bölgeden uzaklaşılması öne çıkıyor.</p>

<p>Telef olan hayvanı kurtarmak için hayatınızı riske atmayın</p>

<p>Görnek Yaylası’ndaki olayın ortaya koyduğu en önemli noktalardan biri de saldırıya uğrayan büyükbaş veya küçükbaş hayvanı kurtarmaya çalışırken insanların kendilerini doğrudan tehlikeye atabilmesi.</p>

<p>Ayının avına veya telef ettiği hayvana yakın bulunması halinde bölgeye yaklaşmak son derece riskli olabilir. Böyle bir durumda vatandaşların ayıya doğrudan müdahale etmek yerine güvenli bir noktaya çekilerek ilgili kamu birimlerine haber vermesi gerekiyor.</p>

<p>Yaylada tek başına çalışanların yakınlarına bulundukları bölgeyi bildirmeleri, mümkün olduğunca iletişim imkânı bulundurmaları ve yaban hayvanlarının yoğun görüldüğü alanlarda daha dikkatli hareket etmeleri de hayati önem taşıyor.</p>

<p>Hem insanı hem yaban hayatını koruyan tedbirler önemli</p>

<p>Ayıların doğal yaşam alanlarında bulunması olağan olmakla birlikte, yerleşim ve hayvancılık alanlarıyla yaban hayatının kesiştiği bölgelerde koruyucu tedbirlerin güçlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Hayvan yemlerinin ve yiyecek atıklarının açıkta bırakılmaması, çöplerin güvenli şekilde muhafaza edilmesi, sürülerin mümkün olduğunca kontrol altında tutulması ve tekrarlayan ayı hareketlerinin yetkili birimlere bildirilmesi riski azaltabilecek önlemler arasında bulunuyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Köprübaşı Görnek Yaylası’nda yaşanan olayda Nihat Yılmaz’ın saldırıdan kurtulması teselli olurken, geçim kaynağı olan büyükbaş hayvanının telef olması aile için maddi kayba neden oldu.</p>

<p>Yetkililerin ve vatandaşların birlikte alacağı önleyici tedbirler, hem yaylacılık ve hayvancılığın güvenli biçimde sürdürülmesi hem de bölgenin yaban hayatının korunması açısından büyük önem taşıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🚨 Asayiş</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzon-koprubasinda-ayi-dehseti-inegini-parcaladi-sahibi-canini-zor-kurtardi</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 13:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8559.jpeg" type="image/jpeg" length="62403"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yoğun Bakımda Yeni Dönem: Tansiyonu İğnesiz ve Kesintisiz İzlediler]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/yogun-bakimda-yeni-donem-tansiyonu-ignesiz-ve-kesintisiz-izlediler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/yogun-bakimda-yeni-donem-tansiyonu-ignesiz-ve-kesintisiz-izlediler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Johns Hopkins Üniversitesi araştırmacıları, göğüs ve parmağa yerleştirilen giyilebilir sensörlerden alınan verileri yapay zekâyla işleyerek yoğun bakım hastalarının tansiyonunu her kalp atımında kesintisiz tahmin eden bir sistem geliştirdi. Computers in Biology and Medicine’da yayımlanan 28 hastalık ilk çalışmada sonuçlar, doğrudan atardamara yerleştirilen kateter ölçümlerine yaklaştı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yoğun bakımda hastanın tansiyonunu saniye saniye takip etmek için kullanılan damar içi kateterlere gelecekte daha az ihtiyaç duyulmasını sağlayabilecek yeni bir teknoloji geliştirildi. Johns Hopkins Üniversitesi araştırmacılarının giyilebilir sensörlerle yapay zekâyı birleştirdiği sistem, 28 yoğun bakım hastasında yapılan ilk çalışmada atardamardan doğrudan alınan tansiyon ölçümlerine yakın sonuçlar verdi.</p>

<p>Computers in Biology and Medicine’da yayımlanan araştırma, özellikle durumu kritik hastalarda tansiyonun sürekli fakat vücuda damar içi kateter yerleştirilmeden izlenebilmesi açısından dikkat çekiyor.</p>

<p>Tansiyon neden yoğun bakımda sürekli izleniyor?</p>

<p>Yoğun bakım hastalarında kan basıncı kısa süre içinde önemli ölçüde değişebiliyor. Tansiyonun aşırı düşmesi beyin ve diğer hayati organlara yeterli kan ulaşmasını engelleyebilirken, aşırı yükselmesi de ciddi sağlık sorunlarıyla ilişkili olabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle bazı kritik hastalarda kola takılan klasik tansiyon aleti yeterli görülmüyor. Çünkü manşetli cihazlar belirli aralıklarla ölçüm yapıyor ve iki ölçüm arasında yaşanan ani değişiklikleri kaçırabiliyor.</p>

<p>Sürekli ölçüm gerektiğinde ise günümüzde en güvenilir yöntemlerden biri, doğrudan atardamar içine ince bir kateter yerleştirilmesi.</p>

<p>Bu yöntem oldukça hassas ölçüm sağlıyor ancak girişimsel olması nedeniyle kanama, damar hasarı, pıhtılaşma ve enfeksiyon gibi komplikasyon risklerini beraberinde getirebiliyor. Ayrıca hastanın hareket kabiliyetini de sınırlayabiliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Göğüste ve parmakta iki sensör</p>

<p>Araştırmacıların geliştirdiği MOSAIC adlı sistem bu noktada farklı bir yaklaşım kullanıyor.</p>

<p>Hastanın göğsüne ve parmağına yerleştirilen iki giyilebilir sensör, kalbin elektriksel faaliyetini ve dolaşımla ilişkili optik sinyalleri sürekli kaydediyor.</p>

<p>Sistem, elektrokardiyografi olarak bilinen EKG ile fotopletismografi adı verilen ve dokudaki kan hacmi değişikliklerini ışık yardımıyla algılayan yöntemin verilerini birlikte değerlendiriyor.</p>

<p>Bu sinyaller daha sonra derin öğrenme algoritmasına aktarılıyor.</p>

<p>Yapay zekâ yalnızca ekranda tek bir büyük ve küçük tansiyon değeri üretmek yerine, atardamar basıncının her kalp atımında nasıl değiştiğini gösteren sürekli basınç dalgasını yeniden oluşturmaya çalışıyor.</p>

<p>Bu ayrıntı özellikle yoğun bakım açısından önemli. Çünkü hekimler kritik hastalarda yalnızca tek bir tansiyon değerini değil, kan basıncının zaman içindeki seyrini de yakından izliyor.</p>

<p>28 yoğun bakım hastasında denendi</p>

<p>Araştırmaya Johns Hopkins Hastanesi’nin dört yoğun bakım ünitesinde tedavi gören 28 hasta dahil edildi.</p>

<p>Araştırmacılar hastalardan elde edilen 15 bin 489 adet beş saniyelik EKG ve optik nabız sinyali bölümünü analiz etti.</p>

<p>Yapay zekâ sisteminin oluşturduğu kan basıncı dalgaları, aynı anda hastaların atardamar kateterlerinden elde edilen gerçek ölçümlerle karşılaştırıldı.</p>

<p>Hakemli çalışmanın nihai sonuçlarında sistemin kan basıncı dalgasını tahmin etmedeki ortalama mutlak hatası 6,42 mmHg olarak hesaplandı.</p>

<p>Büyük tansiyon için ortalama hata 6,21 mmHg, küçük tansiyon için ise 3,41 mmHg düzeyinde bulundu.</p>

<p>Araştırmacılar ayrıca modelin ürettiği tahminlerdeki belirsizliği gösterebilecek istatistiksel bir yöntem kullandı. Bu yaklaşımın ileride sağlık çalışanlarına yalnızca tahmini tansiyon değerini değil, sistemin o tahmine ne ölçüde güvenebileceğine ilişkin ek bilgi sağlaması hedefleniyor.</p>

<p>Amaç damar içi kateteri hemen kaldırmak değil</p>

<p>Çalışmanın sonuçları umut verici olsa da teknoloji henüz standart yoğun bakım uygulamasının yerini alabilecek aşamada değil.</p>

<p>Araştırmanın yalnızca 28 hastayla gerçekleştirilmiş olması en önemli sınırlılıklardan biri. Farklı yaş gruplarında, hastalıklarda, cilt özelliklerinde ve dolaşım bozukluklarında sistemin aynı doğrulukla çalışıp çalışmadığının daha büyük hasta gruplarında gösterilmesi gerekiyor.</p>

<p>Giyilebilir tansiyon teknolojilerinde hareket, sensörün yerleşimi, sinyal kalitesi ve hastanın fizyolojik özellikleri ölçümlerin doğruluğunu etkileyebiliyor.</p>

<p>Bu nedenle araştırmacılar sistemi daha geniş bir Johns Hopkins yoğun bakım hasta grubunda doğrulamaya devam ediyor.</p>

<p>Yoğun bakımın dışına da taşınabilir</p>

<p>Teknolojinin daha büyük araştırmalarda doğrulanması halinde potansiyel kullanım alanı yalnızca yoğun bakımla sınırlı olmayabilir.</p>

<p>Araştırmacılar sistemin ileride normal hastane servislerinde de sürekli tansiyon takibi sağlayabileceğini düşünüyor.</p>

<p>Böyle bir kullanım, yoğun bakımdan servise çıkarılan ancak yakından takip edilmesi gereken hastalarda özellikle değerli olabilir. Günümüzde bu hastalarda tansiyon çoğunlukla belirli aralıklarla ölçülüyor.</p>

<p>Daha uzun vadeli hedeflerden biri ise teknolojinin ev ortamına taşınması.</p>

<p>Hipertansiyonda yeni bir takip modeli doğabilir</p>

<p>Araştırmacıların dikkat çektiği en iddialı kullanım alanlarından biri hipertansiyon.</p>

<p>Bugünkü tansiyon ölçümleri çoğunlukla günün belirli anlarından alınan değerleri gösteriyor. Oysa kan basıncı uyku, hareket, stres, egzersiz, beslenme ve günlük faaliyetlerle sürekli değişiyor.</p>

<p>Giyilebilir ve manşetsiz bir sistem yeterli klinik doğruluğa ulaşırsa, gelecekte tansiyonun gün boyunca nasıl değiştiğini çok daha ayrıntılı biçimde izlemek mümkün olabilir.</p>

<p>Araştırma ekibi bu yaklaşımın, diyabet hastalarında sürekli glikoz ölçüm cihazlarının oluşturduğu değişime benzer bir takip modelinin hipertansiyon alanında da ortaya çıkmasına katkı sağlayabileceğini değerlendiriyor.</p>

<p>Ancak bunun gerçekleşebilmesi için teknolojinin daha geniş ve farklı hasta gruplarında sınanması, klinik standartlara göre doğrulanması ve gerçek yaşam koşullarındaki performansının gösterilmesi gerekiyor.</p>

<p>Bu nedenle çalışma, damar içi tansiyon ölçümünün yerini aldığı kanıtlanmış yeni bir yöntemden çok, bu hedefe doğru atılmış dikkat çekici bir ilk klinik adım olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>• Johns Hopkins Üniversitesi<br />
• Johns Hopkins Medicine<br />
• Computers in Biology and Medicine<br />
• Johns Hopkins Hastanesi<br />
• Johns Hopkins Institute for Clinical and Translational Research<br />
• ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🤖 Sağlık Teknolojileri</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/yogun-bakimda-yeni-donem-tansiyonu-ignesiz-ve-kesintisiz-izlediler</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 13:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8557.jpeg" type="image/jpeg" length="21880"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zayıflama Ameliyatı Sonrası Tehlikeli Kan Şekeri Düşüşlerine Yeni Tedavi Eşiği]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/zayiflama-ameliyati-sonrasi-tehlikeli-kan-sekeri-dususlerine-yeni-tedavi-esigi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/zayiflama-ameliyati-sonrasi-tehlikeli-kan-sekeri-dususlerine-yeni-tedavi-esigi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD merkezli Amylyx Pharmaceuticals’ın Faz III LUCIDITY çalışmasında avexitide, gastrik bypass sonrası tekrarlayan hipoglisemisi bulunan 78 yetişkinde ciddi kan şekeri düşüşlerinin birleşik oranını plaseboya kıyasla yüzde 55 azalttı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Zayıflama Ameliyatı Sonrası Tehlikeli Kan Şekeri Düşüşlerine Yeni İlaç Umudu</p>

<p>Obezite cerrahisinin ardından bazı hastalarda ortaya çıkabilen tekrarlayan ve tehlikeli kan şekeri düşüşlerine karşı geliştirilen avexitide adlı deneysel ilaçtan güçlü Faz III sonuçları geldi.</p>

<p>Amylyx Pharmaceuticals, 18 Ağustos 2026’da açıkladığı üst düzey sonuçlarda, avexitide’in Roux-en-Y gastrik bypass ameliyatı sonrasında post-bariatrik hipoglisemi gelişen yetişkinlerde Faz III LUCIDITY çalışmasının temel hedefini karşıladığını duyurdu.</p>

<p>Ciddi kan şekeri düşüşleri yüzde 55 azaldı</p>

<p>Çalışmanın en dikkat çekici sonucu, klinik açıdan önemli kan şekeri düşüşlerinde görüldü.</p>

<p>Avexitide kullanan grupta Seviye 2 ve Seviye 3 hipoglisemi olaylarının birleşik görülme oranı, 16 haftalık tedavi döneminde plasebo grubuna kıyasla yüzde 55 daha düşük bulundu.</p>

<p>Sonuç istatistiksel olarak da oldukça güçlüydü.</p>

<p>Araştırmada Seviye 2 hipoglisemi, kan şekerinin ciddi biçimde düştüğü olayları; Seviye 3 ise kişinin yardım almak zorunda kalabileceği ağır hipoglisemi tablolarını ifade ediyor. Şiddetli ataklar bilinç kaybı, nöbet veya ciddi fiziksel ve zihinsel bozulmayla sonuçlanabiliyor.</p>

<p>Faz III çalışmaya 78 yetişkin katıldı</p>

<p>LUCIDITY, çok merkezli, randomize, çift kör ve plasebo kontrollü bir Faz III klinik araştırma olarak yürütüldü.</p>

<p>Çalışmaya Roux-en-Y gastrik bypass ameliyatından sonra post-bariatrik hipoglisemi gelişen 78 yetişkin dahil edildi.</p>

<p>Katılımcılar 3’e 2 oranında iki gruba ayrıldı. Bir gruba günde bir kez deri altından 90 miligram avexitide uygulanırken diğer grup plasebo aldı.</p>

<p>Çift kör tedavi dönemi 16 hafta sürdü. Çalışmada ayrıca yaklaşık 32 haftalık açık etiketli uzatma dönemi bulunuyor.</p>

<p>Yalnızca ana hedef değil, diğer ölçümler de olumlu</p>

<p>Şirketin açıkladığı sonuçlara göre LUCIDITY yalnızca temel hedefini karşılamakla kalmadı, araştırmanın bildirilen ikincil hedeflerinin tamamında da olumlu sonuç verdi.</p>

<p>Hastaların kendi kan şekeri ölçümleriyle belirlenen Seviye 2 hipoglisemi olaylarında, sürekli glikoz takip cihazlarının tespit ettiği ciddi düşüşlerde ve bağımsız olarak değerlendirilen Seviye 3 olaylarda avexitide lehine sonuç elde edildi.</p>

<p>Ancak bu sonuçlar şu aşamada şirket tarafından açıklanan üst düzey Faz III verileri niteliğinde. Gruplardaki olay sayıları ve bütün güvenlilik verilerinin ayrıntılı bilimsel sunum veya hakemli yayınla değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Zayıflama ameliyatından sonra neden kan şekeri düşebiliyor?</p>

<p>Post-bariatrik hipoglisemi, özellikle Roux-en-Y gastrik bypass ameliyatından sonra bazı kişilerde gelişebilen kronik bir metabolizma sorunu.</p>

<p>Yemeklerden sonra bağırsaklardan GLP-1 adlı hormonun aşırı miktarda salgılanması, pankreasın gereğinden fazla insülin üretmesine neden olabiliyor.</p>

<p>Bunun sonucunda kan şekeri yemekten bir süre sonra normal sınırların çok altına düşebiliyor.</p>

<p>Bazı hastalarda bu durum yalnızca hafif halsizlik veya terlemeye yol açarken, daha ağır vakalarda kafa karışıklığı, görme bozukluğu, bilinç kaybı, nöbet ve dışarıdan yardım gerektiren ciddi ataklar görülebiliyor.</p>

<p>GLP-1 ilaçlarının ters yönünde çalışıyor</p>

<p>Avexitide’in bilimsel açıdan ilginç taraflarından biri, son yıllarda obezite ve diyabet tedavisinin merkezine yerleşen GLP-1 mekanizmasını ters yönde hedeflemesi.</p>

<p>Semaglutid ve benzeri yaygın ilaçlar GLP-1 reseptörünü aktive ederken, avexitide bir GLP-1 reseptör antagonisti, yani bu reseptörün etkisini engelleyen bir molekül olarak geliştiriliyor.</p>

<p>Post-bariatrik hipoglisemide sorun, GLP-1 etkisinin yetersiz olması değil, bazı hastalarda aşırı güçlü hale gelmesi.</p>

<p>Avexitide, pankreastaki beta hücrelerinde GLP-1 reseptörünü bloke ederek aşırı insülin salınımını azaltmayı ve böylece kan şekerinin tehlikeli düzeylere düşmesini önlemeyi amaçlıyor.</p>

<p>Diyet tedavisine rağmen sorun yaşayan hastalar seçildi</p>

<p>LUCIDITY çalışmasına yalnızca ameliyat geçirmiş herkes alınmadı.</p>

<p>Katılımcıların Roux-en-Y gastrik bypass operasyonunun üzerinden en az bir yıl geçmiş olması, post-bariatrik hipoglisemi tanısının doğrulanması ve beslenme düzenlemelerine rağmen hipoglisemi ataklarının devam etmesi gerekiyordu.</p>

<p>Çalışmanın başlangıcındaki üç haftalık takip döneminde hastaların en az üç ayrı hipoglisemi olayı yaşamış olması da katılım koşulları arasında yer aldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle sonuçlar, özellikle diyet ve yaşam tarzı önlemleriyle yeterince kontrol edilemeyen hasta grubunu ilgilendiriyor.</p>

<p>Güvenlilik açısından yeni bir büyük sorun açıklanmadı</p>

<p>Amylyx, avexitide’in çalışma boyunca genel olarak iyi tolere edildiğini ve güvenlilik profilinin olumlu olduğunu bildirdi.</p>

<p>Ancak üst düzey açıklamada yan etkilerin bütün ayrıntıları ve gruplar arasındaki oranları henüz paylaşılmadı.</p>

<p>Bu nedenle ilacın yarar-risk dengesine ilişkin kesin değerlendirme için tam Faz III verilerinin görülmesi önem taşıyor.</p>

<p>Henüz onaylanmış bir ilaç değil</p>

<p>Faz III çalışmasının başarılı olması, avexitide’in hastalarda rutin kullanılmak üzere FDA tarafından onaylandığı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Avexitide hâlen araştırma aşamasında bulunuyor.</p>

<p>Bununla birlikte FDA daha önce avexitide’e post-bariatrik hipoglisemi için Breakthrough Therapy, yani Çığır Açan Tedavi statüsü vermişti. Bu statü, ciddi hastalıklarda mevcut seçeneklere göre anlamlı iyileşme potansiyeli gösteren tedavilerin geliştirme ve değerlendirme sürecini hızlandırmayı amaçlıyor.</p>

<p>İlk onaylı tedavi olma potansiyeli taşıyor</p>

<p>Post-bariatrik hipogliseminin yönetiminde beslenme düzenlemeleri temel yaklaşım olmaya devam ediyor. Ancak ağır ve tekrarlayan atakları bulunan kişiler için tedavi seçenekleri sınırlı.</p>

<p>Amylyx, avexitide’in bu hasta grubuna yönelik ilk onaylı tedavi olma potansiyelini taşıdığını belirtiyor.</p>

<p>Faz III çalışmasının FDA ile önceden üzerinde anlaşılmış temel hedefi karşılamış olması, olası ruhsat başvurusu açısından önemli bir eşik niteliğinde. Yine de nihai karar ancak düzenleyici kurumun tüm etkinlik ve güvenlilik verilerini değerlendirmesinden sonra verilecek.</p>

<p>Türkiye’deki hastalar açısından ne anlama geliyor?</p>

<p>Türkiye’de de obezite cerrahisi uygulanan hasta sayısının artması, operasyon sonrası uzun dönem metabolik sorunların takibini önemli hale getiriyor.</p>

<p>LUCIDITY sonuçlarının ruhsat sürecine dönüşmesi halinde avexitide, özellikle Roux-en-Y gastrik bypass sonrasında tekrarlayan ciddi hipoglisemi yaşayan ve beslenme düzenlemeleriyle yeterli kontrol sağlanamayan belirli hastalar için yeni bir tedavi seçeneği oluşturabilir.</p>

<p>Türkiye’de kullanıma girebilmesi için ise uluslararası ruhsat sürecinin ardından TİTCK değerlendirmesi, erişim koşulları ve olası geri ödeme kararları gibi aşamaların ayrıca tamamlanması gerekecek.</p>

<p>Güçlü sonuç, ancak tam veriler henüz bekleniyor</p>

<p>LUCIDITY’nin yüzde 55’lik azalma göstermesi, post-bariatrik hipoglisemi gibi tedavi seçeneğinin sınırlı olduğu bir hastalık açısından dikkat çekici.</p>

<p>Bununla birlikte mevcut açıklama henüz hakemli tam Faz III makalesi değil.</p>

<p>Asıl tablo; hipoglisemi olaylarının mutlak sayıları, hastaların günlük yaşamına etkisi, uzun dönem güvenlilik verileri ve açık etiketli uzatma çalışmasının sonuçlarının ayrıntılı biçimde açıklanmasıyla netleşecek.</p>

<p>Bu nedenle gelişme güçlü bir Faz III başarısı olarak değerlendirilebilir, ancak henüz onaylanmış yeni bir tedavi olarak sunulmamalı.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>• Amylyx Pharmaceuticals<br />
• LUCIDITY Faz III klinik araştırması<br />
• Stanford University School of Medicine<br />
• PREVENT klinik araştırması<br />
• Metabolism: Clinical and Experimental</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/zayiflama-ameliyati-sonrasi-tehlikeli-kan-sekeri-dususlerine-yeni-tedavi-esigi</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 12:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8553.jpeg" type="image/jpeg" length="44261"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir Zayıflama Modası İlaç Güvenliğini Nasıl Değiştirdi? DNP Vakası]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/bir-zayiflama-modasi-ilac-guvenligini-nasil-degistirdi-dnp-vakasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/bir-zayiflama-modasi-ilac-guvenligini-nasil-degistirdi-dnp-vakasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[1930’larda hızlı kilo kaybı vaadiyle kullanılan dinitrofenol, vücudun enerji üretim sistemini bozarak metabolizmayı hızlandırıyordu. Aynı mekanizma tehlikeli ateş, katarakt ve ölümlere de yol açtı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Diyet yapmadan daha fazla kalori yakmak, metabolizmayı hızlandırmak ve kısa sürede kilo vermek… Bu vaatler bugün olduğu gibi yaklaşık bir asır önce de insanların ilgisini çekiyordu. Ancak 1930’larda hızla yayılan bir kimyasal, kısa süre içinde tıp ve ilaç güvenliği tarihinin en çarpıcı örneklerinden birine dönüştü.<br />
Maddenin adı 2,4-dinitrofenol, kısa adıyla DNP idi.<br />
DNP kullananlarda kilo kaybı görülebiliyordu. Bunun nedeni, hücrelerin enerji üretim sistemine müdahale ederek vücudun daha fazla enerji harcamasına yol açmasıydı. Fakat kilo kaybına neden olan mekanizma ile ağır zehirlenmeye neden olan mekanizma birbirinden ayrı değildi.<br />
Sistem kontrolden çıktığında sonuç yalnızca kilo kaybı değildi. Vücut sıcaklığında tehlikeli yükselme, aşırı terleme, hızlı kalp atımı, solunum güçlüğü, organ hasarı ve ölüm görülebiliyordu.<br />
DNP’nin öyküsü bu nedenle yalnızca eski bir zayıflama ürününün hikâyesi değil. Bir maddenin kilo verdirmesinin, onun güvenli bir tedavi olduğu anlamına gelmediğini gösteren önemli bir tıp tarihi dersi.<br />
Dinitrofenol aslında neydi?<br />
DNP başlangıçta obezite tedavisi için geliştirilmiş klasik bir ilaç değildi. Sanayide kullanılan bir kimyasaldı; boya, kimya ve mühimmat üretimi gibi farklı alanlarda kullanım geçmişi bulunuyordu.<br />
Birinci Dünya Savaşı döneminde DNP ile çalışan mühimmat işçilerinde aşırı terleme, vücut sıcaklığında yükselme ve kilo kaybı gibi etkilerin fark edilmesi, kimyasalın metabolizma üzerindeki etkisine dikkat çekti.<br />
Bu gözlemler daha sonra araştırmacıları DNP’nin kilo verme amacıyla kullanılıp kullanılamayacağını incelemeye yöneltti.<br />
1933 yılında Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Maurice L. Tainter, A. B. Stockton ve W. C. Cutting, JAMA’da 113 ardışık obezite vakasına ilişkin sonuçlarını yayımladı.<br />
Araştırmacılar DNP’nin metabolizma hızını belirgin biçimde artırabildiğini ve kilo kaybına yol açabildiğini bildiriyordu.<br />
Dönemin koşullarında bu sonuç oldukça dikkat çekiciydi.<br />
Kilo vermek isteyen insanlara, vücudun daha fazla enerji harcamasını sağlayan bir madde sunulmuştu.<br />
Ancak kısa süre içinde bunun ağır bir bedeli olabileceği anlaşılmaya başladı.<br />
DNP vücutta nasıl kilo kaybına yol açıyordu?<br />
İnsan hücrelerinde enerji üretiminin büyük bölümü mitokondri adı verilen küçük yapılarda gerçekleşir. Mitokondriler, besinlerden gelen enerjinin hücrenin kullanabileceği biçime dönüştürülmesinde önemli rol oynar.<br />
DNP bu sistemdeki normal eşleşmeyi bozar.<br />
Normal koşullarda besinlerden elde edilen enerjinin önemli bir bölümü hücrelerin kullanabileceği enerji molekülü olan ATP’ye dönüştürülür. DNP ise bu sürecin verimliliğini düşürür ve enerjinin daha büyük bölümünün ısı olarak açığa çıkmasına neden olur.<br />
Bunun sonucunda vücut aynı işi yapabilmek için daha fazla yakıt tüketmeye başlar. Enerji harcaması yükselir ve kilo kaybı görülebilir.<br />
Ancak burada güvenli biçimde çevrilebilecek bir “metabolizma düğmesi” yoktur.<br />
Enerjinin kontrolsüz biçimde ısıya dönüşmesi vücut sıcaklığını tehlikeli düzeylere yükseltebilir. Kalp ve solunum sistemi hızlanırken hücrelerin normal enerji dengesi de bozulabilir.<br />
Başka bir ifadeyle DNP’nin kilo verdiren özelliği, aynı zamanda onu tehlikeli yapan özelliğidir.<br />
1934’te en az 100 bin kişinin kullandığı tahmin ediliyordu<br />
DNP’nin kilo kaybı üzerindeki etkisinin duyulmasının ardından kullanım olağanüstü hızla yayıldı.<br />
1934 yılında yayımlanan dönem verilerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde muhtemelen en az 100 bin kişinin DNP ile tedavi edildiği tahmin ediliyordu.<br />
Bu rakam modern bir ulusal kayıt sisteminden elde edilmiş kesin bir kullanıcı sayısı değildir. Dönemin araştırmacılarının, piyasadaki kullanım hacmine dayanarak yaptığı tahmindir. Ancak DNP’nin yalnızca kısa bir süre içinde ne ölçüde yaygınlaştığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.<br />
Çok sayıda üretici DNP içeren zayıflama ürünlerini piyasaya sürdü. Bazı ürünler doğrudan tüketiciye ulaşıyordu.<br />
Burada dönemin ilaç mevzuatı büyük önem taşıyordu.<br />
1930’ların başında Amerika Birleşik Devletleri’nde bugün bildiğimiz anlamda, yeni bir ilacın piyasaya çıkmadan önce güvenli olduğunun FDA’ya gösterilmesini zorunlu tutan sistem henüz yoktu.<br />
Bu nedenle DNP’yi bugünkü anlamıyla “FDA onaylı bir zayıflama ilacı” olarak tanımlamak doğru değildir. DNP 1930’larda hekimler tarafından kilo verme amacıyla kullanılmış olsa da FDA tarafından farmasötik bir ürün olarak onaylanmış değildi.<br />
Kilo kaybının ardından ciddi yan etkiler ortaya çıktı<br />
DNP kullananların sayısı arttıkça sağlık sorunlarına ilişkin bildirimler de çoğalmaya başladı.<br />
DNP kullanımı ve zehirlenmesiyle ilişkilendirilen etkiler arasında:<br />
aşırı terleme,<br />
vücut sıcaklığında belirgin yükselme,<br />
hızlı kalp atımı,<br />
hızlı solunum,<br />
bulantı ve kusma,<br />
cilt döküntüleri,<br />
sinir sistemi sorunları,<br />
kas hasarı,<br />
organ yetmezliği<br />
yer alıyordu.<br />
En dikkat çekici komplikasyonlardan biri ise katarakt oldu.<br />
1930’ların ortalarında DNP kullanan kişilerde göz merceğinin saydamlığını kaybetmesine yol açan katarakt vakaları bildirilmeye başlandı. Vakaların artması, DNP’nin güvenliği konusundaki endişelerin büyümesine önemli ölçüde katkıda bulundu.<br />
Ölüm vakaları da bildiriliyordu.<br />
Modern toksikoloji bilgileri, DNP zehirlenmesinin en tehlikeli özelliklerinden birinin kontrol edilemeyen vücut sıcaklığı artışı olduğunu gösteriyor.<br />
Bu yalnızca sıradan bir ateş değildir. Hücrelerin enerji üretimindeki dengenin bozulması nedeniyle vücut sürekli ısı üretebilir ve normal soğutma mekanizmaları yetersiz kalabilir.<br />
Bu durum kalp, böbrekler, kaslar, beyin ve diğer organları etkileyen ağır bir zehirlenme tablosuna dönüşebilir.<br />
“Az alınırsa güvenlidir” düşüncesi neden tehlikeli?<br />
DNP’nin en büyük sorunlarından biri, toksik etkilerinin kişiden kişiye değişebilmesi ve güvenli kullanım sınırının belirlenememiş olmasıdır.<br />
Bir kişide belirli miktarda ortaya çıkan etkiler, başka bir kişide daha ağır seyredebilir. Çevre sıcaklığı, kişinin genel sağlık durumu ve kullanılan miktar gibi etkenler de zehirlenmenin şiddetini etkileyebilir.<br />
Bu nedenle DNP için kilo verme amacıyla kabul edilmiş güvenli bir kullanım şekli veya güvenilir bir doz bulunmamaktadır.<br />
Modern toksikoloji literatüründe DNP’ye bağlı ağır zehirlenmeler ve ölümler bildirilmeye devam etmektedir.<br />
Dolayısıyla “çok az kullanılırsa sorun olmaz” düşüncesi bilimsel olarak güvenli kabul edilemez.<br />
FDA neden başlangıçta hemen müdahale edemedi?<br />
DNP hikâyesinin en önemli bölümlerinden biri, 1930’lardaki ilaç mevzuatının sınırlarını göstermesidir.<br />
Amerika Birleşik Devletleri’nde yürürlükte bulunan 1906 tarihli Food and Drugs Act, yanlış etiketlenmiş veya içeriği konusunda tüketiciyi yanıltan gıda ve ilaçlarla mücadelede önemli bir adımdı.<br />
Ancak sistemin büyük boşlukları vardı.<br />
Yeni bir ilacın piyasaya çıkmadan önce güvenli olduğunun üretici tarafından kanıtlanması zorunlu değildi. FDA’nın da yalnızca bir ürünün doğası gereği tehlikeli olması nedeniyle onu piyasadan kaldırabilecek bugünkü düzeyde yetkileri bulunmuyordu.<br />
DNP konusunda ayrıca önemli bir hukuki sorun daha vardı. FDA’nın tarihsel kayıtlarına göre DNP içeren bazı ürünler dönemin mevzuatı kapsamında ilaçtan çok kozmetik ürün olarak değerlendirildiği için yasanın erişiminin dışında kalabiliyordu.<br />
DNP böylece dönemin tüketici ve ilaç güvenliği sistemindeki eksiklikleri görünür hale getiren örneklerden biri oldu.<br />
Ancak önemli bir tarihsel ayrım var:<br />
1938’de çıkarılan yeni ilaç yasasının tek nedeni DNP değildi.<br />
Asıl kırılma 1937’deki Elixir Sulfanilamide faciasıyla geldi<br />
1930’larda ilaç güvenliği konusunda tartışmalar giderek büyürken 1937’de çok daha büyük bir facia yaşandı.<br />
Elixir Sulfanilamide adıyla satılan sıvı bir ilaçta çözücü olarak zehirli dietilen glikol kullanılmıştı.<br />
Ürün piyasaya çıkmadan önce güvenliği test edilmemişti.<br />
Sonuç felaketti.<br />
FDA’nın tarihsel kayıtlarına göre 107 kişi hayatını kaybetti ve ölenlerin önemli bölümünü çocuklar oluşturuyordu.<br />
Bu olay kamuoyunda büyük tepki yarattı ve yıllardır tartışılan kapsamlı ilaç düzenlemesinin kabul edilmesini hızlandırdı.<br />
1938’de Federal Food, Drug, and Cosmetic Act kabul edildi.<br />
Yeni düzenlemeyle yeni ilaçların piyasaya çıkmadan önce güvenli olduklarını gösteren bilgilerin FDA’ya sunulması zorunlu hale geldi. Kurumun ürün güvenliği üzerindeki yetkileri de önemli ölçüde genişledi.<br />
Bu nedenle DNP, mevzuattaki eksiklikleri gösteren önemli örneklerden biri olarak görülmelidir; 1938 yasasının çıkışını tek başına DNP’ye bağlamak doğru değildir.<br />
1938 yasası ilaçların etkili olduğunu da kanıtlamayı zorunlu kıldı mı?<br />
Hayır.<br />
Bu ayrım ilaç tarihi açısından önemlidir.<br />
1938 düzenlemesi esas olarak ilaç güvenliğini merkeze aldı. Yeni ilaçların piyasaya girmeden önce güvenli olduklarına ilişkin verilerin değerlendirilmesini zorunlu hale getirdi.<br />
Bir ilacın yalnızca güvenli değil, aynı zamanda gerçekten etkili olduğunun bilimsel olarak gösterilmesi yönündeki açık yasal zorunluluk ise 1962’de kabul edilen Kefauver-Harris değişiklikleriyle geldi.<br />
Modern ilaç onay sisteminin bugünkü biçimine ulaşması böylece onlarca yıl süren bir süreç sonunda gerçekleşti.<br />
1938’de DNP için ne değişti?<br />
DNP’nin ciddi yan etkileri 1930’lar boyunca giderek daha görünür hale geldi.<br />
ABD Zehirli Maddeler ve Hastalık Kayıt Ajansı’nın toksikoloji değerlendirmesine göre FDA, 1938’de DNP’yi son derece tehlikeli ve insan tüketimine uygun olmayan bir madde olarak ilan etti.<br />
DNP’nin kilo verme amacıyla tıbbi kullanımı ciddi sağlık etkileri ve ölümler nedeniyle sona erdi.<br />
Burada önemli bir nokta var:<br />
DNP, kilo kaybına yol açmadığı için terk edilmedi.<br />
Tam tersine, metabolizma hızını artırabiliyor ve kilo kaybına neden olabiliyordu.<br />
Sorun bunu güvenli biçimde yapamamasıydı.<br />
Bu ayrım, DNP hikâyesinin en önemli derslerinden biridir.<br />
DNP ortadan kaybolmadı<br />
DNP’nin hikâyesi 1930’larda tamamen sona ermedi.<br />
On yıllar sonra madde özellikle hızlı yağ kaybı isteyen bazı vücut geliştirme çevrelerinde yeniden ortaya çıktı. İnternet üzerinden insan tüketimine uygun olmayan ürünler şeklinde satılması da yeni zehirlenme vakalarına yol açtı.<br />
Modern tıp literatüründe DNP kullanımından sonra gelişen ağır hipertermi, çoklu organ yetmezliği ve ölüm vakaları bildirilmiştir.<br />
Bu nedenle DNP geçmişte kalmış zararsız bir “eski ilaç” değildir.<br />
İnsanlarda kilo verme amacıyla güvenli ve onaylanmış bir tedavi değildir.<br />
DNP zehirlenmesinde hangi belirtiler görülebilir?<br />
DNP alındığında zehirlenme hızla ağırlaşabilir.<br />
Özellikle:<br />
olağan dışı yoğun terleme,<br />
vücut sıcaklığında hızla yükselme,<br />
hızlı kalp atımı,<br />
hızlı veya güçlükle soluma,<br />
bulantı ve kusma,<br />
ciltte kızarma,<br />
belirgin huzursuzluk,<br />
bilinç değişikliği,<br />
kaslarda ciddi güçsüzlük veya sertlik,<br />
nöbet<br />
gibi belirtiler ağır zehirlenmeye işaret edebilir.<br />
DNP aldığı bilinen veya bundan şüphelenilen bir kişide belirtilerin ortaya çıkmasını beklemek doğru değildir.<br />
DNP maruziyeti acil tıbbi değerlendirme gerektirir.<br />
DNP’nin hikâyesinden bugün ne öğrenebiliriz?<br />
Dinitrofenol hikâyesini çarpıcı yapan nokta, kilo verdirici etkisinin bütünüyle uydurma olmamasıdır.<br />
DNP gerçekten metabolizma hızını artırabiliyordu.<br />
Gerçekten enerji tüketimini yükseltebiliyordu.<br />
Gerçekten kilo kaybına yol açabiliyordu.<br />
Fakat bir ürünün etkili olması, onun güvenli olduğu anlamına gelmez.<br />
Modern tıpta bir tedavinin yalnızca işe yarayıp yaramadığına bakılmaz. Hangi miktarlarda güvenli olduğu, yan etkileri, diğer maddelerle etkileşimleri, kimlerin daha fazla risk taşıdığı ve yararının riskinden üstün olup olmadığı da değerlendirilir.<br />
1930’ların DNP deneyimi, yaklaşık bir asır sonra bile geçerliliğini koruyan bir sağlık dersini hatırlatıyor:<br />
Hızlı sonuç vaat eden bir yöntem, güvenli ve sağlıklı bir yöntem olmayabilir.<br />
DNP’nin öyküsü, ilaç güvenliği kurallarının neden yalnızca bürokratik bir formalite olmadığının da güçlü tarihsel örneklerinden biri olmaya devam ediyor.<br />
KAYNAKLAR<br />
JAMA – Use of Dinitrophenol in Obesity and Related Conditions: A Progress Report – M. L. Tainter, A. B. Stockton, W. C. Cutting – 1933 – DOI: 10.1001/jama.1933.02740440032009<br />
JAMA – Dinitrophenol in the Treatment of Obesity: Final Report – M. L. Tainter, A. B. Stockton, W. C. Cutting – 1935 – DOI: 10.1001/jama.1935.02760310006002<br />
American Journal of Public Health and the Nation’s Health – Use of Dinitrophenol in Nutritional Disorders – M. L. Tainter, W. C. Cutting, A. B. Stockton – 1934<br />
Regulatory Toxicology and Pharmacology – Dinitrophenol and Obesity: An Early Twentieth-Century Regulatory Dilemma – Eric Colman – 2007 – DOI: 10.1016/j.yrtph.2007.03.006<br />
Journal of Medical Toxicology – 2,4-Dinitrophenol (DNP): A Weight Loss Agent with Significant Acute Toxicity and Risk of Death – Johann Grundlingh, Paul I. Dargan, Marwa El-Zanfaly, David M. Wood – 2011 – DOI: 10.1007/s13181-011-0162-6<br />
Survey of Ophthalmology – Diet Pills and the Cataract Outbreak of 1935: Reflections on the Evolution of Consumer Protection Legislation – Curtis E. Margo, Lynn E. Harman – 2014 – DOI: 10.1016/j.survophthal.2014.02.005<br />
Agency for Toxic Substances and Disease Registry – Toxicological Profile for Dinitrophenols – 2021<br />
ABD Gıda ve İlaç Dairesi – 80 Years of the Federal Food, Drug, and Cosmetic Act – 2018<br />
ABD Gıda ve İlaç Dairesi – Milestones of Drug Regulation in the United States – 2026</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>📚 Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/bir-zayiflama-modasi-ilac-guvenligini-nasil-degistirdi-dnp-vakasi</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 12:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/dnp-haber-gorseli-1200x750-200kb.webp" type="image/jpeg" length="83771"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Danıştay’dan öğretim üyesi hekimleri ilgilendiren önemli muayenehane kararı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/danistaydan-ogretim-uyesi-hekimleri-ilgilendiren-onemli-muayenehane-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/danistaydan-ogretim-uyesi-hekimleri-ilgilendiren-onemli-muayenehane-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Danıştay 10. Dairesi, öğretim üyesi hekimlerin muayenehane faaliyetlerine ilişkin dikkat çeken bir karara imza attı. Karar, 18 Ocak 2014 tarihinde usulüne uygun muayenehanesi bulunan ve daha sonra getirilen düzenleme nedeniyle faaliyetini sonlandırmak zorunda kalan hekimleri ilgilendiriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Danıştay 10. Dairesinin öğretim üyesi hekimlerin muayenehane faaliyetlerine ilişkin verdiği karar sağlık camiasında gündem oldu.</p>

<p>Karara konu uyuşmazlıkta, 18 Ocak 2014 tarihinde usulüne uygun muayenehanesi bulunan bir öğretim üyesi hekimin, daha sonra yapılan kanuni düzenleme nedeniyle muayenehanesini kendi iradesi dışında kapatmak zorunda kaldığı belirtildi.</p>

<p>Hekimin mesai saatleri dışında yeniden muayenehane faaliyeti yürütmek amacıyla yaptığı başvurunun idare tarafından kabul edilmemesi üzerine konu yargıya taşındı.</p>

<p>Danıştay 10. Dairesi kararını verdi</p>

<p>Yargılama sürecinde muayenehane faaliyetinin yeniden sürdürülmesine yönelik talebin reddedilmesine ilişkin idari işlemin iptaline karar verildi.</p>

<p>Uyuşmazlığın temyiz aşamasında dosyayı inceleyen Danıştay 10. Dairesi ise valiliğin temyiz istemini reddetti. Böylece işlemin iptaline ilişkin yargı kararı onanmış oldu.</p>

<p>Danıştay 10. Dairesinin kararı 4 Şubat 2026 tarihinde verildi.</p>

<p>Kararın esas numarası 2022/2643, karar numarası ise 2026/342 olarak kayıtlara geçti.</p>

<p>18 Ocak 2014 tarihi belirleyici</p>

<p>Kararda öne çıkan en önemli ayrıntılardan biri 18 Ocak 2014 tarihi oldu.</p>

<p>Buna göre, bu tarihte usulüne uygun biçimde muayenehanesi bulunan ve serbest meslek faaliyetinde bulunan öğretim üyesi hekimin, daha sonra yürürlüğe giren kanuni düzenleme nedeniyle muayenehanesini kendi iradesi dışında kapatmak zorunda kalması dikkate alındı.</p>

<p>Danıştay, bu durumdaki öğretim üyesi hekimin mesai saatleri sonrasında muayenehane faaliyetini yeniden sürdürebilmesine ilişkin işlemin iptaline yönelik kararı hukuka uygun buldu.</p>

<p>Karar tüm öğretim üyeleri için genel bir hak anlamına gelmiyor</p>

<p>Kararın kapsamı açısından 18 Ocak 2014 tarihinde muayenehane faaliyetinin bulunup bulunmadığı önem taşıyor.</p>

<p>Bu nedenle kararın, halen görev yapan bütün öğretim üyesi hekimlere herhangi bir şart aranmaksızın yeni muayenehane açma hakkı tanıdığı şeklinde değerlendirilmemesi gerekiyor.</p>

<p>Karar özellikle 18 Ocak 2014 tarihinde usulüne uygun muayenehanesi bulunan, ancak sonraki kanuni düzenleme nedeniyle bu faaliyeti kendi iradesi dışında sonlandırmak zorunda kalan öğretim üyesi hekimler açısından önem taşıyor.</p>

<p>Söz konusu tarihte muayenehanesi bulunmayan öğretim üyelerinin ise yalnızca bu karardan hareketle sonradan muayenehane açma hakkına sahip olduğu sonucu çıkmıyor.</p>

<p>Benzer durumdaki hekimler açısından önem taşıyor</p>

<p>Danıştay’ın kararı, aynı veya benzer hukuki durumda bulunan öğretim üyesi hekimlerin başvuruları ve devam eden uyuşmazlıklar bakımından önem taşıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bununla birlikte her başvurunun kendi koşulları içerisinde değerlendirilmesi gerekiyor. Hekimin 18 Ocak 2014 tarihindeki hukuki statüsü, o tarihte usulüne uygun bir muayenehanesinin bulunması ve faaliyetin hangi nedenle sona erdiği değerlendirmede belirleyici unsurlar arasında yer alıyor.</p>

<p>Kararın künyesi</p>

<p>Danıştay 10. Daire<br />
Esas No: 2022/2643<br />
Karar No: 2026/342<br />
Karar Tarihi: 04.02.2026</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Hukuk</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/danistaydan-ogretim-uyesi-hekimleri-ilgilendiren-onemli-muayenehane-karari</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 12:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8551.jpeg" type="image/jpeg" length="19812"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Doktorlar Hastalara Bilerek Sıtma Bulaştırdı: Bu Yöntem Nobel Getirdi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/doktorlar-hastalara-bilerek-sitma-bulastirdi-bu-yontem-nobel-getirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/doktorlar-hastalara-bilerek-sitma-bulastirdi-bu-yontem-nobel-getirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir asır önce nörosifiliz, hastaları felç ve ağır zihinsel bozulmaya sürükleyebiliyordu. Doktorlar çareyi başka bir enfeksiyonda aradı: Hastalara bilerek sıtma bulaştırıldı ve yöntem Nobel’e uzandı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>Bir hastalığı iyileştirmek için hastaya bilerek başka bir hastalık bulaştırmak, günümüz tıbbının ölçüleriyle oldukça ürkütücü geliyor. Ancak 20. yüzyılın başında hekimlerin karşısında, insanın kişiliğini ve zihinsel yetilerini değiştirebilen, felce yol açabilen ve çoğu zaman ağır seyreden bir tablo vardı: nörosifilize bağlı ilerleyici felç.<br />
Henüz penisilin yoktu. Frenginin, yani sifilizin beyni ve sinir sistemini tuttuğu ağır vakalarda etkili tedavi seçenekleri son derece sınırlıydı.<br />
Avusturyalı psikiyatrist Julius Wagner-Jauregg ise yıllardır dikkatini çeken bir gözlemden yola çıktı: Bazı psikiyatri hastalarında ağır ateşli hastalıkların ardından belirtiler geçici olarak hafifliyor gibiydi.<br />
Bu fikir onu tıp tarihinin en sıra dışı tedavilerinden birine götürdü.<br />
Hastalara bilerek sıtma bulaştırdı.<br />
Hedef genel olarak frengi değil, ağır nörosifilizdi<br />
Frengi, Treponema pallidum adlı bakterinin neden olduğu bir enfeksiyon hastalığıdır. Tedavi edilmediğinde yıllar içinde farklı organları etkileyebilir.<br />
Enfeksiyon sinir sistemini tuttuğunda nörosifiliz adı verilen tablo ortaya çıkabilir. Nörosifiliz yalnızca hastalığın çok geç döneminde görülmek zorunda değildir; sinir sistemi tutulumu enfeksiyonun farklı dönemlerinde gelişebilir.<br />
Ancak antibiyotiklerden önce hekimleri özellikle çaresiz bırakan tablolardan biri, dönemin kaynaklarında “dementia paralytica”, “progressive paralysis” veya “general paresis” olarak adlandırılan ağır nörosifiliz biçimiydi.<br />
Hastalarda zamanla kişilik değişiklikleri, davranış bozuklukları, hafıza ve düşünme yetilerinde gerileme, konuşma sorunları, hareket bozuklukları ve felç görülebiliyordu.<br />
Hastalık ilerlediğinde yaşamı tehdit edebiliyordu.<br />
Bu nedenle malaryoterapiyi genel olarak bütün frengi hastalarına uygulanan bir yöntem gibi düşünmek doğru değil. Yöntem esas olarak nörosifilize bağlı ağır ilerleyici felç tablolarında kullanıldı.<br />
Wagner-Jauregg’in aklına neden ateş geldi?<br />
Julius Wagner-Jauregg ateşli hastalıkların psikiyatrik belirtiler üzerindeki etkisiyle 19. yüzyılın sonlarından itibaren ilgileniyordu.<br />
O yıllarda kontrollü klinik araştırmaların, antibiyotiklerin ve günümüzdeki modern tedavi seçeneklerinin bulunmadığını hatırlamak gerekiyor.<br />
Hekimler bazen ateşin hastalıkların seyrini değiştirebileceği düşüncesinden hareket ederek “ateş tedavisi” olarak çevrilebilecek yöntemleri deniyordu.<br />
Wagner-Jauregg’in dikkatini çeken nokta, bazı ağır psikiyatrik tabloların yüksek ateşle seyreden enfeksiyonlardan sonra düzelme gösterebilmesiydi.<br />
En sonunda bu gözlemini nörosifilize bağlı ilerleyici felç üzerinde sınamaya karar verdi.<br />
1917’de dokuz hastaya sıtma bulaştırıldı<br />
1917 yılında Wagner-Jauregg, ilerleyici felci bulunan dokuz hastaya sıtmalı bir kişiden alınan enfekte kanı vererek sıtma oluşturdu.<br />
İlk gözlemlerinde dokuz hastanın altısında belirgin iyileşme bildirildi.<br />
Ancak bu sonuçları bugünün anlamıyla “altı hasta iyileşti” şeklinde yorumlamak doğru değil. Tarihsel kayıtlara göre iyileşme gösteren hastaların önemli bir bölümünde daha sonra hastalık yeniden ilerledi veya kalıcı düzelme sağlanamadı.<br />
Üstelik hasta sayısı son derece küçüktü. Kontrol grubu yoktu; hastaların seçimi, sonuçların değerlendirilmesi ve takip yöntemleri günümüzde beklenen klinik araştırma standartlarından çok uzaktı.<br />
Buna rağmen, o dönemde büyük ölçüde çaresiz kabul edilen bir hastalıkta gözlenen düzelmeler tıp dünyasında büyük ilgi uyandırdı.<br />
Böylece malaryoterapi ya da sıtma tedavisi olarak bilinen yöntem doğdu.<br />
Hastalar önce sıtmaya yakalanıyor, sonra sıtma tedavi ediliyordu<br />
Yöntemin mantığı oldukça sıra dışıydı.<br />
Hastalara tekrarlayan yüksek ateş nöbetleri oluşturabilen sıtma bulaştırılıyor, belirli sayıda ateş atağından sonra sıtma kinin gibi dönemin mevcut ilaçlarıyla tedavi edilmeye çalışılıyordu.<br />
Başka bir ifadeyle hekimler, kontrol edebileceklerini düşündükleri ikinci bir enfeksiyonu, tedavisi çok daha zor olan nörosifilize bağlı ilerleyici felce karşı kullanıyordu.<br />
Sıtmanın tercih edilmesinin önemli nedenlerinden biri de buydu: Hastalığın yüksek ateş oluşturduğu biliniyor ve sıtmaya karşı kinin gibi bir tedavi seçeneği bulunuyordu.<br />
Peki yüksek ateş nörosifilize nasıl etki ediyordu?<br />
Dönemin temel düşüncesi, tekrarlayan yüksek ateşin frengiye neden olan Treponema pallidum bakterisi için elverişsiz bir ortam yaratabileceğiydi.<br />
Ateşin bağışıklık sistemi üzerindeki etkilerinin de rol oynayabileceği düşünülüyordu.<br />
Ancak malaryoterapinin nasıl etki etmiş olabileceği konusunda geçmişte ileri sürülen açıklamaları bugün kesinleşmiş bir mekanizma gibi sunmak doğru değil.<br />
Daha da önemlisi, yöntemin gerçekten ne kadar etkili olduğu konusunda dönemin sonuçlarını günümüzün klinik araştırmalarıyla doğrudan karşılaştırmak mümkün değil.<br />
1992 yılında JAMA’da yayımlanan tarihsel değerlendirme, dönemin araştırma yöntemlerindeki eksiklikler nedeniyle malaryoterapinin gerçek yararının kesin biçimde ölçülemeyeceğine dikkat çekti.<br />
Bu nedenle hikâyeyi “sıtma nörosifilizi kesin olarak iyileştiriyordu” şeklinde anlatmak bilimsel açıdan doğru olmaz.<br />
Buna rağmen tedavi dünyaya yayıldı<br />
Wagner-Jauregg’in sonuçları tıp dünyasında büyük yankı uyandırdı.<br />
Antibiyotiklerin bulunmadığı bir çağda, ağır nörosifiliz karşısında başka seçeneklerin çok sınırlı olması yöntemin farklı ülkelerde uygulanmasına yol açtı.<br />
Malaryoterapi bir süre nörosifilize bağlı ilerleyici felcin en önemli tedavi yöntemlerinden biri haline geldi.<br />
Bugünden bakıldığında yöntem son derece tehlikeli görünse de dönemin hekimleri farklı bir risk hesabı yapıyordu: Bir tarafta ilerleyen ve yaşamı tehdit eden nörosifiliz, diğer tarafta ise oluşturulduktan sonra kininle kontrol edilmeye çalışılabilecek sıtma vardı.<br />
Ancak bu yaklaşım kesinlikle risksiz değildi.<br />
Sıtmanın kendisi ağır hastalığa, ciddi komplikasyonlara ve ölüme yol açabiliyordu. Tarihsel serilerde malaryoterapi sırasında tedaviye bağlı ciddi sorunlar ve ölümler bildirildi.<br />
Bu nedenle malaryoterapiyi “zararsız bir ateş tedavisi” olarak tanımlamak doğru olmaz.<br />
1927 Nobel Tıp Ödülü geldi<br />
Wagner-Jauregg’in çalışmasının tıp tarihindeki yeri, 1927 yılında aldığı Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü ile kesinleşti.<br />
Nobel Komitesi ödülü, ilerleyici nörosifiliz tablosu olan dementia paralytica tedavisinde sıtma inokülasyonunun terapötik değerinin keşfi nedeniyle verdi.<br />
Wagner-Jauregg böylece psikiyatri alanındaki çalışmasıyla Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü alan ilk psikiyatrist oldu.<br />
Bir hastaya başka bir hastalık bulaştırılması üzerine kurulu bir yöntemin Nobel getirmesi bugün şaşırtıcı görünebilir.<br />
Fakat bu ödülü anlayabilmek için 1920’lerin tıbbına bakmak gerekiyor.<br />
Çünkü hikâyenin eksik parçası henüz modern tedavinin parçası haline gelmemişti:<br />
Penisilin.<br />
Penisilin her şeyi değiştirdi<br />
Alexander Fleming, penisilinin antibakteriyel etkisini 1928’de gözlemledi. Penisilinin yaygın klinik kullanıma girmesi ise 1940’lı yıllarda gerçekleşti.<br />
Frengiye neden olan bakterinin penisiline duyarlı olduğunun anlaşılmasıyla hastalığın tedavisinde yeni bir dönem başladı.<br />
Artık nörosifilize bağlı ağır hastalık tablolarını tedavi etmek için hastaya sıtma bulaştırmaya gerek kalmamıştı.<br />
Penisilin çok daha öngörülebilir ve güvenli bir tedavi yaklaşımı sundu.<br />
Malaryoterapi de giderek tıp tarihindeki yerini aldı.<br />
Nörosifiliz bugün hâlâ görülebilir mi?<br />
Evet.<br />
Frengi geçmişte kalmış bir hastalık değildir ve nörosifiliz de günümüzde görülebilir.<br />
Sinir sistemi tutulumu; baş ağrısı, görme veya işitme sorunları, denge bozukluğu, duyu değişiklikleri, bilişsel bozulma, kişilik değişiklikleri veya başka nörolojik belirtilerle ortaya çıkabilir.<br />
Üstelik nörosifiliz yalnızca enfeksiyondan onlarca yıl sonra gelişen bir hastalık olarak düşünülmemelidir. Sinir sistemi tutulumu sifilizin farklı dönemlerinde meydana gelebilir.<br />
Günümüzde tanı; kişinin öyküsü, muayene bulguları, kan testleri ve gerekli görülen durumlarda beyin-omurilik sıvısının değerlendirilmesi gibi yöntemlerin birlikte ele alınmasıyla konulur.<br />
Tedavinin temelini uygun penisilin tedavisi oluşturur.<br />
Malaryoterapinin günümüz nörosifiliz tedavisinde yeri yoktur.<br />
Nobel kazanmış olması bugün uygulanabileceği anlamına gelmiyor<br />
Malaryoterapinin öyküsü, tıp tarihinin önemli bir gerçeğini de gösteriyor:<br />
Bir tedavinin geçmişte kabul görmüş veya büyük bir bilimsel ödüle konu olmuş olması, onun sonsuza kadar geçerli olduğu anlamına gelmez.<br />
Tıp; yeni ilaçlar, daha iyi araştırma yöntemleri, daha güçlü bilimsel kanıtlar ve değişen etik standartlarla sürekli dönüşür.<br />
Wagner-Jauregg döneminde hastalara sıtma bulaştırılması, ölümcül seyreden ve etkili tedavisi bulunmayan ağır bir nörosifiliz tablosuna karşı seçenek olarak görülüyordu.<br />
Bugün ise böyle bir uygulamanın nörosifiliz tedavisinde yeri bulunmuyor.<br />
Tıp tarihinin verdiği asıl ders<br />
Malaryoterapi hikâyesini yalnızca “doktorlar hastalara sıtma bulaştırıyordu” şeklinde okumak eksik kalır.<br />
Bu hikâye aynı zamanda modern tıbbın nasıl geliştiğini anlatıyor.<br />
Bir zamanlar nörosifilize bağlı ilerleyici felç karşısında hekimlerin elindeki en dikkat çekici seçeneklerden biri, hastada başka bir enfeksiyon oluşturmaktı.<br />
Aradan birkaç on yıl geçmeden antibiyotikler aynı hastalığın tedavisini kökten değiştirdi.<br />
Bugün şaşırtıcı hatta ürkütücü görünen malaryoterapi, kendi döneminin çaresizliği ile bilimsel arayışının kesiştiği noktada ortaya çıktı.<br />
Ve tıp tarihinin en sıra dışı paradokslarından birini bıraktı:<br />
Bir hastalığı başka bir hastalıkla tedavi etmeye çalışan yöntem, Nobel Tıp Ödülü getirdi.<br />
KAYNAKLAR<br />
Nobel Foundation – The Nobel Prize in Physiology or Medicine 1927; Julius Wagner-Jauregg – 1927.<br />
Nobel Foundation – The Treatment of Dementia Paralytica by Malaria Inoculation – Julius Wagner-Jauregg, Nobel Lecture – 1927.<br />
American Journal of Psychiatry – The History of the Malaria Treatment of General Paralysis – Julius Wagner-Jauregg, Walter L. Bruetsch – 1946 – DOI: 10.1176/ajp.102.5.577<br />
JAMA – The History of Malariotherapy for Neurosyphilis: Modern Parallels – Stephanie C. Austin, Paul D. Stolley, Tamar Lasky – 1992 – DOI: 10.1001/jama.1992.03490040092031<br />
Yale Journal of Biology and Medicine – Julius Wagner-Jauregg and the Legacy of Malarial Therapy for the Treatment of General Paresis of the Insane – Cynthia J. Tsay – 2013 – 86(2):245-254.<br />
Revista da Sociedade Brasileira de Medicina Tropical – Healing with Malaria: A Brief Historical Review of Malariotherapy for Neurosyphilis, Mental Disorders and Other Infectious Diseases – Daniel Roberto Coradi Freitas, João Barberino Santos, Cleudson Nery Castro – 2014 – DOI: 10.1590/0037-8682-0209-2013<br />
CNS Neuroscience &amp; Therapeutics – Neurosyphilis: A Historical Perspective and Review – Khalil G. Ghanem – 2010 – DOI: 10.1111/j.1755-5949.2010.00183.x<br />
Centers for Disease Control and Prevention – Sexually Transmitted Infections Treatment Guidelines: Neurosyphilis, Ocular Syphilis, and Otosyphilis – 2021.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>📚 Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/doktorlar-hastalara-bilerek-sitma-bulastirdi-bu-yontem-nobel-getirdi</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 11:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/malaria-nobel-haber-gorseli-1200x750.webp" type="image/jpeg" length="50141"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Osmaniye sağlık camiasının acı kaybı: Hemşire Zeynep Küçük vefat etti]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/osmaniye-saglik-camiasinin-aci-kaybi-hemsire-zeynep-kucuk-vefat-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/osmaniye-saglik-camiasinin-aci-kaybi-hemsire-zeynep-kucuk-vefat-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Osmaniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapan Hemşire Zeynep Küçük hayatını kaybetti. Küçük’ün vefatı ailesi, yakınları, mesai arkadaşları ve Osmaniye sağlık camiasında büyük üzüntüye neden oldu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Osmaniye sağlık camiası, Hemşire Zeynep Küçük’ün vefat haberiyle sarsıldı.</p>

<p>Osmaniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapan Zeynep Küçük’ün hayatını kaybettiği bildirildi. Küçük’ün vefatının ardından hastane yönetimi ve sağlık camiasından taziye mesajları yayımlandı.</p>

<p>Hastaneden taziye mesajı</p>

<p>Osmaniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından yayımlanan taziye mesajında Zeynep Küçük’ten “değerli çalışma arkadaşımız” ifadeleriyle söz edildi.</p>

<p>Meslek hayatındaki çalışma disiplini, güler yüzü ve insanlara yaklaşımıyla hatırlanan Küçük’ün vefatının hastane çalışanları arasında derin üzüntüye yol açtığı belirtildi.</p>

<p>Hastane Başhekimi Prof. Dr. Hakan Hakkoymaz adına yayımlanan mesajda da Küçük’e Allah’tan rahmet, ailesine, yakınlarına ve çalışma arkadaşlarına başsağlığı dilekleri iletildi.</p>

<p>İl Sağlık Müdürü Ceviz’den başsağlığı</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Osmaniye İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Emrah Ceviz de Zeynep Küçük’ün vefatı dolayısıyla taziye mesajı yayımladı. Ceviz, Küçük’e Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına, sevenlerine ve sağlık camiasına sabır ve başsağlığı diledi.</p>

<p>Zeynep Küçük’ün vefat nedenine ilişkin resmi kaynaklardan kamuoyuna yansıyan ayrıntılı bir açıklama bulunmuyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🕊️ Vefatlar</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/osmaniye-saglik-camiasinin-aci-kaybi-hemsire-zeynep-kucuk-vefat-etti</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 10:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8547.jpeg" type="image/jpeg" length="33643"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Elazığ sağlık camiasının acı kaybı: Uzman Dr. Mesut Bıçak vefat etti]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/elazig-saglik-camiasinin-aci-kaybi-uzman-dr-mesut-bicak-vefat-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/elazig-saglik-camiasinin-aci-kaybi-uzman-dr-mesut-bicak-vefat-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Elazığ Fethi Sekin Şehir Hastanesi’nde Göğüs Hastalıkları Uzmanı olarak görev yapan Dr. Mesut Bıçak’ın vefat ettiği bildirildi. Hastane yönetimi yayımladığı taziye mesajıyla Bıçak’ın ailesine ve yakınlarına başsağlığı dileklerini iletti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Elazığ sağlık camiası, hekimlerinden Uzman Dr. Mesut Bıçak’ın vefat haberiyle üzüntü yaşadı.</p>

<p>Elazığ Fethi Sekin Şehir Hastanesi tarafından yapılan açıklamada, hastanede Göğüs Hastalıkları Uzmanı olarak görev yapan Dr. Mesut Bıçak’ın hayatını kaybettiği duyuruldu.</p>

<p>Hastanenin resmi internet sitesindeki hekim kaydında da Mesut Bıçak’ın uzmanlık alanının Göğüs Hastalıkları olduğu bilgisi yer alıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hastaneden başsağlığı mesajı</p>

<p>Elazığ Fethi Sekin Şehir Hastanesi, Dr. Bıçak’ın vefatının ardından yayımladığı mesajda duyduğu üzüntüyü paylaşarak merhuma Allah’tan rahmet, ailesi ve yakınlarına sabır ve metanet diledi.</p>

<p>Dr. Mesut Bıçak’ın vefatı, birlikte görev yaptığı sağlık çalışanları ve Elazığ sağlık camiasında üzüntüyle karşılandı.</p>

<p>Cenaze ve defin programına ilişkin ayrıntılar henüz kamuoyuna yansıyan doğrulanmış bilgiler arasında yer almıyor. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🕊️ Vefatlar</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/elazig-saglik-camiasinin-aci-kaybi-uzman-dr-mesut-bicak-vefat-etti</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 10:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8546.jpeg" type="image/jpeg" length="61816"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sanatla Geçirilen Zaman Vücudun Yaşlanma Hızıyla İlişkili Olabilir]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/sanatla-gecirilen-zaman-vucudun-yaslanma-hiziyla-iliskili-olabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/sanatla-gecirilen-zaman-vucudun-yaslanma-hiziyla-iliskili-olabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Müzeye gitmek, resim yapmak, dans etmek ya da bir koroda şarkı söylemek yalnızca keyifli uğraşlar olmayabilir. Yeni araştırma, sanat ve kültür katılımını bazı biyolojik yaşlanma göstergeleriyle ilişkilendirdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir müzede birkaç saat geçirmek, fotoğraf çekmek, resim yapmak, dans etmek ya da bir koroda şarkı söylemek… Bunların çoğunu boş zamanlarımızı değerlendiren keyifli uğraşlar olarak görüyoruz. Ancak bilim insanlarının üzerinde durduğu yeni bir soru var: Sanat ve kültürle düzenli olarak ilgilenmek, vücudumuzun yaşlanma biçimiyle de ilişkili olabilir mi?<br />
2026 yılında yayımlanan dikkat çekici bir araştırma, sanat ve kültür katılımı ile biyolojik yaşlanma arasındaki ilişkiyi DNA üzerindeki yaşlanma göstergeleri üzerinden inceledi. İngiltere'den 3.556 yetişkinin verilerinin değerlendirildiği çalışmada, sanat ve kültür etkinliklerine daha sık ve daha çeşitli biçimde katılan kişilerde bazı gelişmiş epigenetik yaşlanma ölçümleri daha olumlu bulundu.<br />
Ancak araştırmanın sonucu “sanat insanı gençleştiriyor” anlamına gelmiyor.<br />
Çalışma gözlemsel nitelikte ve sanatla ilgilenmenin biyolojik yaşlanmayı doğrudan yavaşlattığını kanıtlamıyor. Bulgular yalnızca iki durum arasında dikkat çekici bir ilişkiye işaret ediyor.<br />
Takvim yaşı ile biyolojik yaş aynı şey değil<br />
Nüfus cüzdanındaki yaşımız doğduğumuz günden itibaren geçen süreyi gösterir. Buna kronolojik yaş denir.<br />
Biyolojik yaş ise daha farklı bir kavramdır. Aynı yaşta iki kişinin kalp-damar sistemi, bağışıklığı, kasları ve hücresel yapıları aynı hızda yaşlanmayabilir.<br />
Bilim insanları bu farklılıkları araştırabilmek için son yıllarda “epigenetik saatler” adı verilen yöntemlerden yararlanıyor.<br />
Epigenetik, DNA'nın harf dizisini değiştirmeden genlerin çalışma biçimini etkileyebilen biyolojik düzenlemeleri ifade ediyor. Bunlardan biri olan DNA metilasyonundaki belirli değişiklikler yaşla birlikte farklılaşabiliyor.<br />
Araştırmacılar kandaki bu değişimleri kullanarak yaşlanmayla ilişkili matematiksel göstergeler hesaplıyor.<br />
Ancak burada önemli bir nokta var: Biyolojik yaşın tek ve kesin bir ölçümü bulunmuyor. Farklı epigenetik saatler aynı kişide farklı özellikleri değerlendirebiliyor ve bu yöntemler esas olarak araştırmalarda kullanılıyor.<br />
3.556 kişinin sanat ve kültür alışkanlıkları incelendi<br />
University College London araştırmacılarının yürüttüğü çalışma, Birleşik Krallık Hanehalkı Boylamsal Araştırması'nın verilerine dayanıyordu.<br />
Analize yaşları 16 ile 90 arasında değişen 3.556 yetişkin dahil edildi. Katılımcıların ortalama yaşı yaklaşık 52 idi.<br />
Araştırmacılar kan örneklerinden DNA metilasyonunu inceleyerek toplam yedi farklı epigenetik yaşlanma göstergesi hesapladı.<br />
Aynı zamanda kişilerin önceki 12 ay içinde hangi sanat ve kültür faaliyetlerine katıldığı değerlendirildi.<br />
Bunlar arasında:<br />
Şarkı söylemek<br />
Dans etmek<br />
Resim yapmak<br />
Fotoğrafçılıkla uğraşmak<br />
El işi yapmak<br />
Sanat sergilerine veya etkinliklerine katılmak<br />
Tarihî yerleri ve yapıları ziyaret etmek<br />
Müzeye gitmek<br />
Kütüphane veya arşivleri ziyaret etmek<br />
yer alıyordu.<br />
Araştırmacılar yalnızca bu etkinliklere ne kadar sık katılındığını değil, kişinin kaç farklı sanat ve kültür etkinliğinde bulunduğunu da değerlendirdi.<br />
Bazı epigenetik ölçümlerde yaklaşık bir yıllık fark görüldü<br />
Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri PhenoAge adı verilen epigenetik göstergede ortaya çıktı.<br />
Sanat ve kültür etkinliklerine ayda en az bir kez katılan kişilerin PhenoAge değeri, yılda yalnızca bir veya iki kez katılanlara kıyasla ortalama yaklaşık 1,02 yıl daha düşük bulundu.<br />
Haftada en az bir kez katılanlarda ise yaklaşık 0,80 yıllık fark görüldü.<br />
Bu sonuç, söz konusu kişilerin bütün vücudunun “bir yıl genç” olduğu anlamına gelmiyor. Yalnızca PhenoAge adı verilen belirli bir epigenetik yaşlanma göstergesindeki ortalama farkı ifade ediyor.<br />
Ayrıca aylık katılım grubundaki farkın haftalık gruptan biraz daha yüksek olması, sonuçların kusursuz biçimde “ne kadar fazla sanat, o kadar az yaşlanma” şeklinde yorumlanamayacağını da gösteriyor.<br />
Etkinlik çeşitliliği bakımından en yüksek grupta bulunan kişilerin PhenoAge değeri de en düşük çeşitliliğe sahip gruba göre yaklaşık 0,96 yıl daha düşük bulundu.<br />
Yaşlanmanın hızını değerlendirmek amacıyla geliştirilmiş DunedinPoAm ve DunedinPACE adlı daha yeni ölçümlerde de daha sık ve çeşitli sanat-kültür katılımıyla daha yavaş yaşlanma göstergeleri arasında ilişki saptandı.<br />
Yedi epigenetik saatin dördünde ilişki bulunmadı<br />
Çalışmanın sonuçlarını değerlendirirken gözden kaçırılmaması gereken en önemli ayrıntılardan biri bu.<br />
Araştırmacılar toplam yedi farklı epigenetik saat kullandı.<br />
Sanat ve kültür katılımıyla anlamlı ilişkiler PhenoAge, DunedinPoAm ve DunedinPACE ölçümlerinde görülürken diğer dört epigenetik saatte benzer bir ilişki saptanmadı.<br />
Bu durum sonuçların neden temkinli yorumlanması gerektiğini gösteriyor.<br />
Epigenetik saatlerin hepsi aynı şeyi ölçmüyor. Daha eski modellerin bir bölümü kronolojik yaşı tahmin etmeye odaklanırken daha yeni modeller hastalık riski, organ işlevleri veya yaşlanma hızıyla ilişkili biyolojik değişiklikleri daha fazla dikkate alabiliyor.<br />
Bu nedenle araştırmanın sonucu:<br />
“Sanat insanı gençleştiriyor”<br />
şeklinde değil,<br />
“Sanat ve kültürle daha sık ve çeşitli biçimde ilgilenmek bazı biyolojik yaşlanma göstergeleriyle olumlu yönde ilişkili bulundu”<br />
şeklinde yorumlanmalı.<br />
40 yaş üzerindekilerde ilişki daha belirgin göründü<br />
Araştırmacılar sonuçların yaşa göre değişip değişmediğini anlamak için ek analizler de yaptı.<br />
Analiz yalnızca 40 yaş ve üzerindeki katılımcılarla sınırlandırıldığında genel sonuçlar büyük ölçüde korunurken bazı ilişkilerin büyüklüğü daha belirgin hale geldi.<br />
Ancak bundan “sanat 40 yaşından sonra daha etkili” sonucu çıkarılamaz.<br />
Bu bulgu yalnızca çalışmanın belirli bir alt grubunda ilişkinin daha güçlü göründüğünü gösteriyor. Yaşa bağlı gerçek bir etki olup olmadığının anlaşılması için başka araştırmalara ihtiyaç var.<br />
Sanatla uğraşmak neden yaşlanmayla ilişkili olabilir?<br />
Araştırma tek bir biyolojik mekanizma ortaya koymadı.<br />
Ancak sanat ve kültür etkinliklerinin aynı anda çok sayıda davranışsal, zihinsel ve sosyal süreci harekete geçirebilmesi dikkat çekiyor.<br />
Bir müzeye gitmek yalnızca tablolara bakmak anlamına gelmez. Evden çıkmayı, yürümeyi, yeni şeyler görmeyi ve çoğu zaman başka insanlarla aynı ortamı paylaşmayı da içerir.<br />
Dans hem yaratıcı hem fiziksel bir etkinliktir.<br />
Koroda şarkı söylemek müzik, nefes kontrolü, dikkat, hafıza ve sosyal etkileşimi bir araya getirebilir.<br />
Resim yapmak veya fotoğraf çekmek ise kişinin dikkatini belli bir noktaya yoğunlaştırabilir, yaratıcılığı harekete geçirebilir ve zihinsel uğraş sağlayabilir.<br />
Araştırmacılar stresin azalması, zihinsel uyarılma, sosyal bağların güçlenmesi ve fiziksel hareketliliğin artmasının olası açıklamalar arasında bulunabileceğini düşünüyor.<br />
Ancak bu mekanizmaların hangisinin biyolojik yaşlanmaya ne ölçüde katkıda bulunduğu henüz kesin değil.<br />
Peki müzik dinlemek?<br />
Müzik ve sağlık üzerine ayrıca geniş bir bilimsel literatür bulunuyor.<br />
Bazı sistematik derlemeler, müzik temelli uygulamaların stres ve stresle ilişkili psikolojik veya fizyolojik sonuçlar üzerinde olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.<br />
Bazı deneysel çalışmalar da müzik dinleme veya müzik icrasının genlerin çalışma biçimiyle ilişkili bazı moleküler değişikliklerle bağlantılı olabileceğine işaret ediyor.<br />
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.<br />
3.556 kişinin değerlendirildiği 2026 tarihli epigenetik yaşlanma araştırmasında evde müzik dinlemek bağımsız bir sanat etkinliği olarak değerlendirilmedi.<br />
Bu nedenle bu araştırmadan hareketle “müzik dinlemek biyolojik yaşınızı düşürür” ya da “müzik yaşlanmayı yavaşlatır” denemez.<br />
Müzik sağlığı farklı yollarla etkileyebilir, ancak doğrudan biyolojik yaşlanma üzerindeki etkisinin anlaşılması için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.<br />
Sanat ile uzun yaşam arasında daha önce de bağlantı bulunmuştu<br />
Sanat ve sağlıklı yaşlanma arasındaki ilişki bilim dünyası için tamamen yeni değil.<br />
BMJ'de yayımlanan daha önceki bir araştırmada, 50 yaş ve üzerindeki 6.710 yetişkin yaklaşık 14 yıl boyunca takip edildi.<br />
Müze, sanat galerisi, sergi, tiyatro, konser veya opera gibi kültürel etkinliklere yılda bir ya da iki kez katılanlarda takip süresindeki ölüm riski, bu etkinliklere hiç katılmayanlara göre yüzde 14 daha düşük bulundu.<br />
Birkaç ayda bir veya daha sık katılanlarda ise ölüm riski yüzde 31 daha düşüktü.<br />
Araştırmacılar gelir, eğitim, sağlık durumu, fiziksel aktivite, ruh sağlığı ve sosyal ilişkiler dahil birçok değişkeni hesaba kattı.<br />
Ancak bu çalışma da gözlemseldi.<br />
Dolayısıyla kültürel etkinliklere katılmanın ömrü uzattığı kanıtlanmış değil. Daha sağlıklı, hareketli, eğitimli veya sosyal açıdan aktif kişilerin sanat etkinliklerine daha fazla katılması gibi tamamen ortadan kaldırılamayan başka açıklamalar bulunabilir.<br />
Sanat sporun yerini tutabilir mi?<br />
Hayır.<br />
2026 araştırmasında sanat ve kültür katılımı ile bazı epigenetik yaşlanma göstergeleri arasındaki ilişkilerin büyüklüğü, aynı çalışmada fiziksel aktiviteyle görülen ilişkilerle karşılaştırılabilir düzeylerdeydi.<br />
Ancak bundan “müzeye gitmek egzersizin yerini tutar” sonucu çıkarılamaz.<br />
Düzenli fiziksel aktivitenin kalp-damar sağlığı, kas ve kemik sağlığı, diyabet, günlük işlevlerin korunması ve erken ölüm riskinin azaltılması açısından çok daha geniş ve güçlü bilimsel kanıtları bulunuyor.<br />
Sanat ve kültür, egzersize alternatif olmaktan çok sağlıklı yaşlanmayı destekleyebilecek başka bir yaşam alanı olarak düşünülebilir.<br />
Üstelik dans etmek, tarihî bir alanı gezmek veya müzede yürümek gibi bazı etkinlikler sanat ve kültürle fiziksel hareketi aynı anda bir araya getirebilir.<br />
Ne kadar sanatla uğraşmak gerekiyor?<br />
Henüz bilimsel olarak belirlenmiş bir “haftada şu kadar dakika sanat” önerisi bulunmuyor.<br />
2026 araştırmasında katılımcılar sanat ve kültür etkinliklerine katılma sıklıklarına göre farklı gruplarda değerlendirildi.<br />
Genel olarak daha sık katılım bazı olumlu biyolojik göstergelerle ilişkili görünse de bütün sonuçlarda düzenli ve kusursuz bir doz-cevap ilişkisi ortaya çıkmadı.<br />
Araştırmada dikkat çeken bir başka nokta ise çeşitlilikti.<br />
Daha fazla türde sanat ve kültür etkinliğine katılan kişilerde bazı epigenetik yaşlanma göstergelerinin daha olumlu olduğu görüldü.<br />
Bu nedenle gelecekte yalnızca “Ne kadar sık?” sorusunun değil, “Kaç farklı biçimde?” sorusunun da önemli olabileceği düşünülüyor.<br />
Pahalı sanat etkinlikleri şart değil<br />
Sanat ve kültürle ilgilenmek yalnızca pahalı konserlere gitmek, opera bileti almak veya büyük müzeleri gezmek anlamına gelmiyor.<br />
Resim yapmak, fotoğraf çekmek, örgü veya başka bir el işiyle uğraşmak, koroya katılmak, dans etmek, kütüphaneye gitmek veya tarihî alanları ziyaret etmek de araştırmada değerlendirilen etkinlikler arasında yer aldı.<br />
Buradaki önemli nokta kişinin severek yaptığı, sürdürebildiği ve zihinsel, sosyal veya fiziksel açıdan aktif kalmasına katkı sağlayan uğraşlara hayatında yer vermesi olabilir.<br />
Sanat bir ilaç değildir ve herhangi bir hastalığın tedavisinin yerine geçmez.<br />
Ancak giderek büyüyen bilimsel literatür, sanat ve kültürün yalnızca eğlence veya boş zaman faaliyeti olarak değerlendirilmemesi gerektiğine işaret ediyor.<br />
Araştırmanın önemli sınırlılıkları var<br />
Sonuçları değerlendirirken çalışmanın sınırlarını da bilmek gerekiyor.<br />
Araştırma gözlemseldi. Bu nedenle sanat ve kültür etkinliklerinin biyolojik yaşlanmadaki farklılıkların nedeni olduğu gösterilemedi.<br />
Sanat ve kültür katılımına ilişkin bilgiler katılımcıların kendi bildirimlerine dayanıyordu.<br />
Araştırmada biyolojik yaşlanmayı değerlendiren DNA metilasyonu verileri kan örneklerinden elde edildi. Kan hücrelerindeki epigenetik değişiklikler bütün organ ve dokulardaki yaşlanmayı birebir yansıtmayabilir.<br />
Ayrıca kullanılan sanat-kültür ve biyolojik örnek verileri ağırlıklı olarak 2010-2012 döneminde toplandı.<br />
Araştırmacıların çok sayıda sosyal, ekonomik ve sağlık değişkenini hesaba katmasına rağmen ölçülmeyen bazı özelliklerin sonuçları etkilemiş olması da mümkün.<br />
Dolayısıyla çalışma önemli bir ipucu sunuyor ancak sanatın yaşlanmayı doğrudan yavaşlattığını göstermek için yeterli değil.<br />
Bilim şimdilik ne söylüyor?<br />
Araştırmacılara göre çalışma, sanat ve kültür katılımıyla epigenetik yaşlanma arasındaki ilişkiyi doğrudan inceleyen ilk araştırmalardan biri olma özelliği taşıyor.<br />
Sonuçlar ilgi çekici:<br />
Sanat ve kültür etkinliklerine daha sık ve daha çeşitli biçimde katılan kişilerde, bazı gelişmiş biyolojik yaşlanma göstergeleri daha olumlu bulundu.<br />
Fakat yedi epigenetik saatin dördünde aynı ilişki görülmedi ve çalışmanın gözlemsel olması neden-sonuç ilişkisi kurulmasını engelliyor.<br />
Bu nedenle bugünkü bilimsel kanıtlarla:<br />
“Sanat yaşlanmayı yavaşlatır”<br />
demek için erken.<br />
Daha doğru cümle şu:<br />
Sanat ve kültürle aktif biçimde ilgilenmek, sağlıklı yaşlanmayla ilişkili olabilecek davranışlardan biri olabilir.<br />
Bundan sonraki önemli adım, insanları sanat ve kültür etkinliklerine yönlendiren uzun süreli araştırmalar yaparak biyolojik yaşlanma göstergelerinin zaman içinde gerçekten değişip değişmediğini görmek olacak.<br />
Şimdilik sanatın ömrümüze kaç yıl eklediğini bilmiyoruz.<br />
Ama bilim, bir tabloya bakmanın, dans etmenin, şarkı söylemenin ya da bir müzenin koridorlarında dolaşmanın yalnızca keyifli vakit geçirmekten ibaret olmayabileceğini giderek daha fazla araştırıyor.<br />
KAYNAKLAR<br />
Innovation in Aging – Does leisure activity matter for epigenetic aging? Analyses of arts engagement and physical activity in the UK Household Longitudinal Study – Daisy Fancourt, Lehané Masebo, Saoirse Finn, Hei Wan Mak, Feifei Bu – 2026 – DOI: 10.1093/geroni/igag038<br />
BMJ – The art of life and death: 14 year follow-up analyses of associations between arts engagement and mortality in the English Longitudinal Study of Ageing – Daisy Fancourt, Andrew Steptoe – 2019 – DOI: 10.1136/bmj.l6377<br />
Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi – What is the evidence on the role of the arts in improving health and well-being? A scoping review – Daisy Fancourt, Saoirse Finn – 2019<br />
eLife – DunedinPACE, a DNA methylation biomarker of the pace of aging – Daniel W. Belsky ve arkadaşları – 2022</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🧬 Longevity</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/sanatla-gecirilen-zaman-vucudun-yaslanma-hiziyla-iliskili-olabilir</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 10:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/sanat-biyolojik-yaslanma-200kb.webp" type="image/jpeg" length="17665"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Galatasaray’da Nelsson için sıcak gelişme: İtalya’dan yeni teklif]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/galatasarayda-nelsson-icin-sicak-gelisme-italyadan-yeni-teklif</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/galatasarayda-nelsson-icin-sicak-gelisme-italyadan-yeni-teklif" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Galatasaray’da Victor Nelsson’un geleceği yeniden transfer gündeminde. İtalya’dan gelen son habere göre Monza, Danimarkalı stoper için sarı-kırmızılı kulübe yeni bir teklif sundu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Galatasaray’ın savunmacısı Victor Nelsson için Monza yeniden devreye girdi. İtalyan transfer gazetecisi Gianluca Di Marzio’nun 18 Ağustos gecesi duyurduğu gelişmeye göre savunmasını güçlendirmek isteyen Monza, 27 yaşındaki futbolcu için Galatasaray’a resmi bir transfer teklifi iletti. Haberde teklifin rakamına ilişkin ise bilgi verilmedi.</p>

<p>Monza, Victor Nelsson için yeniden masada</p>

<p>Monza’nın Nelsson’a ilgisi yeni değil. İtalyan kulübünün savunma hattındaki arayışları kapsamında Danimarkalı oyuncuyu daha önce de gündemine aldığı biliniyordu.</p>

<p>Yeni gelişme ise ilginin somut bir adıma dönüşmesi oldu. Di Marzio, Monza’nın Nelsson için yeniden güçlü biçimde harekete geçtiğini ve Galatasaray’a teklif sunduğunu bildirdi.</p>

<p>Yeni teklifin rakamı açıklanmadı</p>

<p>Transfer dosyasının en önemli belirsizliği bonservis bedeli.</p>

<p>İtalyan kaynağın son haberinde Monza’nın teklif yaptığı açık şekilde belirtilirken, yeni teklifin kaç milyon euro olduğu paylaşılmadı. Bu nedenle daha önce gündeme gelen rakamların son teklifin bedeliymiş gibi değerlendirilmemesi gerekiyor.</p>

<p>Galatasaray’ın yeni teklife vereceği yanıt transfer sürecinin yönünü belirleyebilir.</p>

<p>İtalya’yı yakından tanıyor</p>

<p>Nelsson açısından Monza ihtimalini dikkat çekici kılan unsurlardan biri de Danimarkalı savunmacının İtalya futboluna yabancı olmaması.</p>

<p>Nelsson daha önce Roma forması giyerken, geçen sezonu da Verona’da kiralık olarak geçirdi. İtalya’daki bu deneyiminin Monza’nın oyuncuya yönelik ilgisinde etkili olduğu değerlendiriliyor.</p>

<p>Galatasaray’ın kararı belirleyici olacak</p>

<p>Monza cephesinin teklifini sunmasıyla birlikte gözler Galatasaray yönetimine çevrildi. Sarı-kırmızılıların Nelsson için belirlediği bonservis beklentisi ve savunma rotasyonundaki planlama, olası ayrılık konusunda belirleyici olacak.</p>

<p>Transferin gerçekleşmesi halinde Galatasaray hem yabancı oyuncu planlamasında hareket alanı kazanabilir hem de Nelsson’dan bonservis geliri elde edebilir. Ancak bunun finansal boyutu, yeni teklifin rakamı açıklanmadığı için şu aşamada netleşmiş değil.</p>

<p>Victor Nelsson transferinde son durum</p>

<p>Dosyadaki yeni ve doğrulanabilen gelişme, Monza’nın Victor Nelsson için Galatasaray’a teklif sunmuş olması. Buna karşılık tarafların anlaşmaya vardığına veya Galatasaray’ın teklifi kabul ettiğine ilişkin şu an için bir bilgi bulunmuyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dolayısıyla Victor Nelsson transferi henüz sonuçlanmış değil. Sürecin bundan sonraki aşamasında Galatasaray’ın Monza’dan gelen yeni teklife vereceği yanıt bekleniyor.</p>

<p>Kaynak: Gianluca Di Marzio</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔄 Transfer Gündemi</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/galatasarayda-nelsson-icin-sicak-gelisme-italyadan-yeni-teklif</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 10:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8541.jpeg" type="image/jpeg" length="76602"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kanser Riskini Azaltan Beslenme Nasıl Olmalı? Tabağınıza Bunları Ekleyin]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/kanser-riskini-azaltan-beslenme-nasil-olmali-tabaginiza-bunlari-ekleyin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/kanser-riskini-azaltan-beslenme-nasil-olmali-tabaginiza-bunlari-ekleyin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hiçbir yiyecek tek başına kanseri önlemiyor veya tedavi etmiyor. Ancak sebze, meyve, tam tahıl ve bakliyattan zengin bir beslenme düzeni, bazı kanser türlerinin riskini azaltmaya yardımcı olabiliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Market raflarında ya da sosyal medyada zaman zaman “kanserle savaşan besin”, “tümör düşmanı yiyecek” veya “kanseri önleyen mucize gıda” gibi iddialarla karşılaşmak mümkün. Brokoli, domates, yaban mersini, yeşil çay ve zerdeçal bu listelerin değişmez üyeleri arasında.</p>

<p>Peki gerçekten bazı yiyeceklerin kanserden koruyucu gücü var mı?</p>

<p>Bilimsel verilerin verdiği cevap, tek bir yiyeceğin peşinden koşmaktan çok daha farklı bir noktaya işaret ediyor: Kanserden koruyan mucize bir besin yok. Önemli olan beslenmenin bütünü.</p>

<p>Kanser riskinin azaltılmasına yönelik uluslararası öneriler, sebze, meyve, tam tahıl ve bakliyat ağırlıklı bir beslenme düzenini öne çıkarırken; işlenmiş etlerin, aşırı işlenmiş gıdaların, şekerli içeceklerin ve alkolün sınırlandırılmasını öneriyor.</p>

<p>“Kanserle savaşan besin” ifadesi neden yanıltıcı olabilir?</p>

<p>Bir besinin laboratuvar ortamında kanser hücrelerinin çoğalmasını yavaşlatması, o yiyeceğin insanlarda kanseri önlediği veya tedavi ettiği anlamına gelmez.</p>

<p>Bu ayrım özellikle zerdeçal, yeşil çay, üzüm ve bazı meyvelerde bulunan bitkisel bileşiklerle ilgili araştırmalarda önem taşıyor.</p>

<p>Laboratuvar çalışmalarında umut verici sonuçlar alınabilse de insan vücudu çok daha karmaşık. Bir yiyeceğin içindeki belirli bir maddenin hücre kültüründe gösterdiği etkiyi, o yiyeceği günlük yaşamda tüketerek aynı düzeyde elde etmek çoğu zaman mümkün değil.</p>

<p>Bu nedenle bilimsel yaklaşım tek tek “süper gıdalardan” ziyade uzun yıllar boyunca sürdürülen genel beslenme düzenine odaklanıyor.</p>

<p>1. Brokoli, lahana ve karnabahar</p>

<p>Brokoli, karnabahar, lahana, Brüksel lahanası ve karalahana aynı sebze ailesinin üyeleri.</p>

<p>Bu sebzeler lifin yanı sıra glukozinolat adı verilen doğal bitki bileşiklerini içeriyor. Sindirim sırasında bu maddeler farklı biyolojik bileşiklere dönüşebiliyor ve bunların hücreler üzerindeki etkileri uzun süredir araştırılıyor.</p>

<p>Laboratuvar çalışmalarındaki sonuçlar dikkat çekici olsa da insanlarda tek başına brokoli veya benzeri bir sebzenin belirli bir kanseri önlediğini söylemek için kanıt yeterli değil.</p>

<p>Buna karşılık bu sebzeleri düzenli olarak tüketmek, sebze çeşitliliğini artıran sağlıklı bir beslenme düzeninin değerli bir parçası.</p>

<p>2. Domates</p>

<p>Domatesin kırmızı renginden büyük ölçüde likopen adı verilen doğal pigment sorumlu.</p>

<p>Likopen güçlü antioksidan özellikleri nedeniyle özellikle prostat kanseriyle ilişkili araştırmaların odağında bulunuyor. Domates tüketimi ile bazı kanserlerin görülme olasılığı arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar bulunmakla birlikte sonuçlar tek başına domatesin koruyucu olduğunu kanıtlamıyor.</p>

<p>İlginç noktalardan biri, likopenin pişirilmiş ve işlenmiş domates ürünlerinden vücut tarafından daha kolay kullanılabilir hale gelebilmesi.</p>

<p>Ancak domates sosunun veya salçanın bir kanser ilacı olmadığı unutulmamalı. Buradaki kazanç, sebzelerden zengin genel beslenme düzeninin parçası olmasından geliyor.</p>

<p>3. Fasulye, mercimek ve nohut</p>

<p>Bakliyatlar kanserden korunmaya yönelik beslenmenin sessiz yıldızlarından biri olabilir.</p>

<p>Kuru fasulye, mercimek, nohut ve bezelye hem bitkisel protein hem de önemli miktarda lif sağlıyor.</p>

<p>Özellikle lif konusu dikkat çekiyor. Bilimsel kanıtlar, yeterli miktarda lif içeren beslenmenin kolorektal yani kalın bağırsak ve rektum kanseri riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu gösteriyor.</p>

<p>Lif aynı zamanda bağırsak hareketlerini destekliyor ve bağırsak bakterileri tarafından parçalandığında çeşitli kısa zincirli yağ asitlerinin oluşmasına katkıda bulunuyor.</p>

<p>Bu nedenle bakliyatları yalnızca “protein alternatifi” olarak görmek eksik kalıyor.</p>

<p>4. Tam tahıllar</p>

<p>Yulaf, bulgur, tam buğday ekmeği, esmer pirinç ve diğer tam tahıllar rafine edilmiş tahıllara göre daha fazla lif ve çeşitli bitkisel bileşikler içeriyor.</p>

<p>Kanserden korunma konusunda en güçlü beslenme bulgularından biri de burada ortaya çıkıyor.</p>

<p>Dünya Kanser Araştırma Fonu değerlendirmelerine göre tam tahıl tüketiminin kolorektal kanser riskini azalttığına ilişkin güçlü kanıt bulunuyor.</p>

<p>Tam tahılların sağladığı lif ayrıca kilo kontrolüne yardımcı olabilecek daha yüksek tokluk hissine katkıda bulunabilir.</p>

<p>Bu önemli çünkü fazla kilo ve obezite, birçok kanser türü açısından değiştirilebilir risk faktörleri arasında bulunuyor.</p>

<p>5. Koyu yeşil yapraklı sebzeler</p>

<p>Ispanak, pazı, marul ve diğer koyu yeşil yapraklı sebzeler; lif, folat ve karotenoidler dahil olmak üzere çok sayıda besin öğesi ve doğal bitki bileşiği içeriyor.</p>

<p>Ancak burada da “ne kadar çok, o kadar kesin koruma” şeklinde bir denklem kurmak doğru değil.</p>

<p>Asıl amaç tabağı farklı renk ve türlerde sebzelerle çeşitlendirmek.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tek bir sebzeyi her gün büyük miktarlarda tüketmek yerine farklı sebze ve meyvelerin dönüşümlü olarak sofraya gelmesi, daha geniş bir besin çeşitliliği sağlıyor.</p>

<p>6. Çilek, ahududu ve yaban mersini</p>

<p>Kırmızı, mor ve mavi meyveler antioksidan özellik gösterebilen çeşitli polifenoller ve doğal bitki pigmentleri içeriyor.</p>

<p>Çilek ve ahudududa ellagik asit, yaban mersini gibi koyu renkli meyvelerde ise antosiyaninler dikkat çekiyor.</p>

<p>Bu maddelerin hücresel düzeydeki etkileri yoğun biçimde araştırılıyor.</p>

<p>Ancak laboratuvarda görülen antioksidan veya hücresel etkileri doğrudan “yaban mersini kanseri önler” şeklinde yorumlamak bilimsel olarak doğru değil.</p>

<p>Meyvelerin esas avantajı, sağlıklı ve çeşitli bir beslenme düzeninin parçası olmaları.</p>

<p>7. Üzüm</p>

<p>Özellikle kırmızı ve mor üzüm, resveratrol adı verilen doğal bir bitki bileşiği içeriyor.</p>

<p>Resveratrol antioksidan ve iltihapla ilişkili biyolojik süreçler üzerindeki potansiyel etkileri nedeniyle uzun yıllardır araştırılıyor.</p>

<p>Hücre ve hayvan çalışmalarında ilgi çekici sonuçlar görülmüş olsa da üzüm yemenin veya resveratrol takviyesi kullanmanın insanlarda kanseri önlediğini ya da tedavi ettiğini gösteren yeterli kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Üstelik resveratrol içerdiği gerekçesiyle kırmızı şarap tüketmek de doğru bir yaklaşım değil. Alkol tüketiminin çeşitli kanserlerin riskini artırdığı biliniyor.</p>

<p>8. Zerdeçal</p>

<p>Zerdeçalın sarı rengini veren başlıca maddelerden biri kurkumin.</p>

<p>Kurkumin, kanser hücrelerinin büyümesi ve hücresel sinyal mekanizmaları üzerindeki potansiyel etkileri nedeniyle çok sayıda laboratuvar araştırmasına konu oldu.</p>

<p>Fakat laboratuvar bulguları zerdeçalın insanlarda kanseri önlediği veya tedavi ettiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Zerdeçal yemeklerde baharat olarak kullanılabilir ancak kanser tedavisinin alternatifi değildir. Özellikle yoğunlaştırılmış kurkumin takviyeleri, kullanılan ilaçlarla etkileşebileceğinden gelişigüzel kullanılmamalıdır.</p>

<p>Yeşil çay gerçekten koruyor mu?</p>

<p>Yeşil çaydaki kateşin adı verilen doğal bileşikler antioksidan özellikleri nedeniyle uzun süredir araştırılıyor.</p>

<p>Laboratuvar deneylerinde çeşitli olumlu etkiler bildirilmesine rağmen insan çalışmalarından elde edilen sonuçlar bütün kanser türleri için tutarlı değil.</p>

<p>Bu nedenle yeşil çayı “kanseri önleyen içecek” olarak tanımlamak bilimsel kanıtların önüne geçmek olur.</p>

<p>Şekersiz tüketildiğinde sağlıklı bir beslenme düzeninin parçası olabilir ancak tedavi veya koruyucu ilaç gibi görülmemeli.</p>

<p>Asıl önemli olan tabağın bütünü</p>

<p>Kanserden korunma konusunda bilimsel kanıtlar tek bir yiyecekten ziyade genel beslenme modeline dikkat çekiyor.</p>

<p>Sebze, meyve, tam tahıl ve bakliyatların günlük beslenmede ağırlık kazanması; vücudun ihtiyaç duyduğu lif, vitamin, mineral ve çok sayıda doğal bitki bileşiğinin birlikte alınmasını sağlıyor.</p>

<p>Dünya Kanser Araştırma Fonu, günlük beslenmenin önemli bölümünün tam tahıllar, sebzeler, meyveler ve bakliyatlardan oluşmasını öneriyor. Günlük en az 400 gram farklı türde nişastasız sebze ve meyve ile besinlerden yaklaşık 30 gram lif hedeflenmesi öneriler arasında yer alıyor.</p>

<p>Bu rakamları katı bir günlük matematiğe dönüştürmek yerine tabağın rengini ve çeşitliliğini artırmak daha uygulanabilir bir başlangıç olabilir.</p>

<p>Sadece ne yediğiniz değil, neyi azalttığınız da önemli</p>

<p>Kanser riskini azaltmaya yönelik beslenme yalnızca tabağa sağlıklı yiyecek eklemekten ibaret değil.</p>

<p>İşlenmiş et tüketiminin kolorektal kanserle nedensel ilişkisine dair güçlü bilimsel kanıt bulunuyor. Sucuk, salam, sosis ve benzeri işlenmiş et ürünlerinin mümkün olduğunca sınırlandırılması bu nedenle önem taşıyor.</p>

<p>Kırmızı et tamamen yasaklanmış bir yiyecek değil ancak aşırı tüketilmemesi öneriliyor.</p>

<p>Şekerli içecekler ve enerji yoğunluğu yüksek aşırı işlenmiş yiyecekler de fazla kalori alımını ve kilo artışını kolaylaştırabileceğinden sınırlanması önerilen ürünler arasında.</p>

<p>Alkol konusunda ise kanserden korunma açısından en düşük risk, alkol tüketmemekle ilişkili.</p>

<p>Vitamin hapları yiyeceklerin yerini tutar mı?</p>

<p>Meyve ve sebzelerin içindeki vitaminleri hap halinde almak aynı sonucu vermiyor.</p>

<p>Kanserden korunmak amacıyla yüksek doz vitamin, mineral veya antioksidan takviyesi kullanılması genel olarak önerilmiyor.</p>

<p>Besinlerde yüzlerce farklı biyolojik bileşik birlikte bulunuyor. Sağlık üzerindeki olası yararın tek bir vitamine veya antioksidana indirgenmesi mümkün değil.</p>

<p>Üstelik bazı yüksek doz takviyelerin belirli gruplarda yarar yerine zarar oluşturabileceğini gösteren araştırmalar da bulunuyor.</p>

<p>Bu nedenle ihtiyaç duyulan besin öğelerinin mümkün olduğunca dengeli beslenmeyle karşılanması temel yaklaşım olmalı.</p>

<p>Kanser tanısı alanlar için kurallar değişebilir</p>

<p>Kanserden korunmaya yönelik beslenme önerileri ile aktif kanser tedavisi sırasında uygulanacak beslenme programı aynı şey değildir.</p>

<p>Kemoterapi, radyoterapi veya ameliyat sürecinde iştahsızlık, bulantı, yutma güçlüğü, ağız yaraları, ishal, kabızlık veya istemsiz kilo kaybı görülebilir. Böyle dönemlerde hastanın enerji ve protein ihtiyacı genel toplumdan farklı olabilir.</p>

<p>Bu nedenle kanser tanısı bulunan kişilerin internetten gördükleri kısıtlayıcı diyetleri uygulamaları veya hekimlerinin verdiği tedavinin yerine herhangi bir besini, bitkisel ürünü ya da takviyeyi koymaları ciddi sorunlara yol açabilir.</p>

<p>Sofrada uygulanabilecek basit değişiklikler</p>

<p>Günlük beslenmeyi tamamen değiştirmek yerine küçük adımlarla ilerlemek daha sürdürülebilir olabilir.</p>

<p>Beyaz ekmek yerine tam tahıllı ekmek tercih etmek, ana öğünlere salata veya sebze eklemek, haftanın bazı günlerinde kuru baklagilleri ana yemek yapmak, tatlı ihtiyacında meyvelere daha sık yer vermek ve işlenmiş et tüketimini azaltmak bunlardan bazıları.</p>

<p>Brokoli de domates de mercimek de yaban mersini de sağlıklı bir sofrada yer bulabilir.</p>

<p>Fakat bilimsel mesaj bundan daha büyük:</p>

<p>Kanserden korunmanın sırrı tek bir “mucize besinde” değil; yıllar boyunca sürdürülebilen sağlıklı beslenme düzeninde, sağlıklı kilonun korunmasında, fiziksel aktivitede, tütünden uzak durmada ve alkol tüketiminin önlenmesinde yatıyor.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>CA: A Cancer Journal for Clinicians – American Cancer Society Guideline for Diet and Physical Activity for Cancer Prevention – Rock CL, Thomson C, Gansler T ve arkadaşları – 2020 – DOI: 10.3322/caac.21591</li>
 <li>World Cancer Research Fund / American Institute for Cancer Research – Diet, Nutrition, Physical Activity and Cancer: a Global Perspective, Third Expert Report – 2018</li>
 <li>World Cancer Research Fund / American Institute for Cancer Research – Wholegrains, Vegetables and Fruit and the Risk of Cancer – 2018</li>
 <li>The Journal of Nutrition – The World Cancer Research Fund/American Institute for Cancer Research Third Expert Report on Diet, Nutrition, Physical Activity, and Cancer: Impact and Future Directions – Clinton SK, Giovannucci EL, Hursting SD – 2020 – DOI: 10.1093/jn/nxz268</li>
 <li>World Cancer Research Fund – Cancer Prevention Recommendations – bilimsel kanıt değerlendirmeleri ve beslenme önerileri</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🥗 Beslenme</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/kanser-riskini-azaltan-beslenme-nasil-olmali-tabaginiza-bunlari-ekleyin</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 09:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8536.jpeg" type="image/jpeg" length="39157"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trabzon Ortahisar’da Otomobil Çarptı: Genç Kız Entübe Edildi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’un Ortahisar ilçesinde yolun karşısına geçmeye çalışan genç kıza otomobil çarptı. Ağır yaralanan genç kız hastaneye kaldırılarak entübe edildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Trabzon’un Ortahisar ilçesine bağlı Bahçecik Mahallesi’nde meydana gelen trafik kazasında bir genç kız ağır yaralandı. Olay, dün öğle saatlerinde mahalle içindeki cadde üzerinde yaşandı.</p>

<p>Edinilen bilgilere göre, yolun karşısına geçmeye çalışan genç kıza cadde üzerinde ilerleyen bir otomobil çarptı. Çarpmanın etkisiyle genç kız metrelerce savrularak yere düştü.</p>

<p>Kazayı gören çevredeki vatandaşlar hızla olay yerine koşarak yaralıya ilk müdahaleyi yaptı. Durumun 112 Acil Sağlık ekiplerine bildirilmesi üzerine bölgeye kısa sürede ambulans sevk edildi.</p>

<p>Olay yerine ulaşan sağlık ekipleri, ağır yaralanan genç kıza ilk müdahaleyi olay yerinde gerçekleştirdi. Ardından ambulansla <strong>hastaneye</strong> kaldırılan genç kızın tedavi altına alındığı öğrenildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hastaneden edinilen bilgilere göre genç kızın sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu ve yoğun bakım ünitesinde <strong>entübe edilerek tedavisinin sürdüğü</strong> bildirildi.</p>

<p>Kazayla ilgili inceleme başlatıldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/JabDXO75eq4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="16972"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[14 Mart Tıp Bayramı’nın Bilinmeyen Hikâyesi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[14 Mart sadece bir meslek günü değil, bir direnişin hatırasıdır. İşgal altındaki İstanbul’da Tıbbiyeli gençlerin başlattığı o tarihi duruşu Prof. Dr. İhsan Kafadar anlatıyor. Bir bayramın ardındaki vatan, cesaret ve fedakârlık hikâyesi bu videoda.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi</guid>
      <pubDate>Fri, 06 Mar 2026 09:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/bedf6ab0-8103-4cb9-8101-fc233d486602.jpg" type="image/jpeg" length="30976"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[SMA Hastalığı Nedir? İlk Belirtiler ve Güncel Tedavi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[SMA hastalığı bebeklerde ve çocuklarda kas kaybına yol açıyor. Erken belirti fark edilmezse tablo ağırlaşıyor. Uzmanlar erken tanı ve tarama uyarısı yapıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir bebek başını tutamıyorsa, emmede zorlanıyorsa ya da yaşıtlarına göre daha hareketsizse… Bu durum basit bir gelişim geriliği değil, <strong>SMA hastalığı</strong> olabilir.</p>

<p>Son yıllarda hem tarama programlarının yaygınlaşması hem de ailelerin bilinçlenmesiyle <strong>SMA hastalığı</strong> daha fazla konuşuluyor. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi, Çocuk Nörolojisi Uzmanı <strong>Prof. Dr. İhsan Kafadar</strong>, özellikle erken belirti ve tanının hayati önem taşıdığını vurguluyor:<br />
“Bugün artık SMA hastalığında erken tanı, hastalığın seyrini değiştirebiliyor. Ancak belirtiler gözden kaçarsa tablo ağırlaşabiliyor.”<br />
<br />
SMA Hastalığı nedir?</p>

<p><strong>SMA hastalığı (Spinal Müsküler Atrofi)</strong>, omurilikteki hareket sinir hücrelerini etkileyen genetik bir kas hastalığıdır.</p>

<p>Bu hastalıkta, kasları çalıştıran motor nöronlar hasar görür. Sonuç olarak:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Kaslarda güçsüzlük</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hareket kısıtlılığı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Zamanla kas erimesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>İleri vakalarda solunum problemleri</p>
 </li>
</ul>

<p>görülebilir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar’a göre, <strong>SMA hastalığı</strong> doğuştan gelen genetik bir bozukluktur ve SMN1 genindeki eksiklik nedeniyle ortaya çıkar. “Kasın kendisi sağlamdır, sorun kası çalıştıran sinirdedir” diyerek hastalığın mekanizmasını sade bir dille anlatıyor.</p>

<p>SMA hastalığı tiplerine göre farklı şiddette seyreder. Bazı bebeklerde ilk aylarda ağır tablo görülürken, bazı çocuklarda belirtiler daha geç ortaya çıkabilir.</p>

<hr />
<h2>En sinsi belirtiler</h2>

<p>SMA hastalığı çoğu zaman sessiz başlar. Aileler ilk etapta fark etmeyebilir.</p>

<p>Dikkat edilmesi gereken belirtiler:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Baş kontrolünde gecikme</p>
 </li>
 <li>
 <p>Emme ve yutma güçlüğü</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yaşıtlarına göre daha az hareket</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kol ve bacaklarda gevşeklik</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sık solunum yolu enfeksiyonu</p>
 </li>
 <li>
 <p>Oturamama ya da yürüyememe</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Bebek çok sakin diye sevinen aileler oluyor. Oysa aşırı hareketsizlik bazen <strong>SMA hastalığı belirtisi</strong> olabilir” uyarısında bulunuyor.</p>

<p>Özellikle bacaklarda güçsüzlük ön plandadır. Bazı vakalarda dilde titreme bile görülebilir. Bu belirtiler erken dönemde yakalanırsa, tedavi seçenekleri daha etkili olabilir.</p>

<hr />
<h2>Kimler risk altında?</h2>

<p>SMA hastalığı kalıtsal bir hastalıktır.</p>

<p>Risk grupları şunlardır:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Anne ve babanın taşıyıcı olduğu bebekler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Akraba evliliği bulunan aileler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ailesinde SMA öyküsü olanlar</p>
 </li>
</ul>

<p>Türkiye’de taşıyıcılık oranının yaklaşık 1/40–1/50 civarında olduğu belirtilmektedir. Bu da toplumda azımsanmayacak bir genetik risk bulunduğunu gösterir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar, “Anne ve baba sağlıklı olabilir. Taşıyıcı olduklarını bilmeyebilirler. Bu nedenle evlilik öncesi ve gebelik öncesi taramalar çok önemlidir” diyor.</p>

<hr />
<h2>Neden artıyor?</h2>

<p>Son yıllarda “SMA hastalığı artıyor mu?” sorusu sıkça soruluyor.</p>

<p>Uzmanlara göre artışın birkaç nedeni var:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Yenidoğan tarama programlarının yaygınlaşması</p>
 </li>
 <li>
 <p>Genetik testlere erişimin artması</p>
 </li>
 <li>
 <p>Toplumsal farkındalığın yükselmesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Akraba evliliklerinin devam etmesi</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Eskiden tanı alamayan vakalar vardı. Bugün erken tarama sayesinde SMA hastalığını daha erken yakalayabiliyoruz” diyerek görünürdeki artışın tanı kapasitesiyle ilişkili olduğunu vurguluyor.</p>

<p>Ayrıca son yıllarda geliştirilen gen tedavileri ve yeni ilaç seçenekleri de hastalığın daha fazla gündeme gelmesine yol açtı.</p>

<hr />
<h2>Ne zaman doktora gidilmeli?</h2>

<p>Aşağıdaki durumlarda vakit kaybetmeden bir çocuk nörolojisi uzmanına başvurulmalı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Bebek başını 3–4 ayda tutamıyorsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>6–7 ayda desteksiz oturamıyorsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>1 yaşında yürümeye başlamamışsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kol ve bacaklarda belirgin güçsüzlük varsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>Emme ve beslenme problemi sürüyorsa</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar, “SMA hastalığında erken tanı hayat kurtarır. Gecikme kas kaybını artırabilir” diyerek aileleri uyarıyor.</p>

<p>Bugün <strong>SMA hastalığı tedavisi</strong> için kullanılan ilaçlar, hastalığın ilerlemesini yavaşlatabiliyor. Bazı vakalarda gen tedavisi uygulanabiliyor. Ancak tedavinin başarısı büyük ölçüde erken teşhise bağlı.</p>

<hr />
<h2>Nasıl korunulur?</h2>

<p>SMA hastalığı tamamen önlenebilir bir hastalık değildir. Ancak risk azaltılabilir.</p>

<p>Korunma yolları:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Evlilik öncesi taşıyıcılık testi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Gebelik öncesi genetik danışmanlık</p>
 </li>
 <li>
 <p>Aile öyküsü varsa ileri genetik testler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yenidoğan tarama programlarına katılım</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Toplumsal bilinç en güçlü silahtır. Taşıyıcı olduğunuzu bilmek kader değildir, önlem alma fırsatıdır” diyor.</p>

<p>Türkiye’de yenidoğan tarama programlarının genişlemesi sayesinde <strong>SMA hastalığı</strong> artık daha erken evrede tespit edilebiliyor. Bu da çocukların yaşam kalitesini artırma açısından umut verici bir gelişme olarak değerlendiriliyor.</p>

<hr />
<h2>Uzman Uyarısı: Erken Tanı Hayat Değiştiriyor</h2>

<p>SMA hastalığı kader değil, geç kalınmış tanı kader olabilir.</p>

<p>Kas kaybı başladıktan sonra geri dönüş sınırlıdır. Bu nedenle belirti, risk, genetik öykü ve erken tarama hayati önemdedir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar son olarak şu mesajı veriyor:<br />
“Her hareketsizlik masum değildir. Aileler gelişim basamaklarını yakından takip etmeli. Şüphe varsa zaman kaybetmeden uzmana başvurulmalı.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Mar 2026 23:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Nw0exSzCb4o/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="62186"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Epilepsi Nedir? Prof. Dr. İhsan Kafadar’dan Kritik Uyarılar]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Epilepsi (sara) nedir, belirtileri nelerdir? Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Çocuk Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. İhsan Kafadar çocuklarda epilepsi, nöbet anında yapılması gerekenler ve tedaviyi anlattı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Beyin bazen kendi içinde bir fırtına çıkarır. Sessiz, görünmez ama etkisi sarsıcı bir elektrik dalgası… İşte epilepsi, bu dalganın kontrolsüzce yayılmasıyla ortaya çıkan nörolojik bir hastalık.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Çocuk Nöroloji Uzmanı <strong>Prof. Dr. İhsan Kafadar</strong>, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada epilepsinin toplumda hâlâ yanlış bilinen yönleri olduğunu vurguladı.</p>

<hr />
<h2>Epilepsi (Sara) Nedir?</h2>

<p>Epilepsi, beyindeki sinir hücrelerinin ani ve kontrolsüz elektriksel boşalımları sonucu ortaya çıkan, tekrarlayan nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Halk arasında “sara” olarak bilinir.</p>

<p>Prof. Dr. Kafadar’a göre:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<blockquote>
<p>“Epilepsi tek bir hastalık değil, birçok farklı nedeni ve türü olan bir beyin hastalıkları grubudur. Her nöbet epilepsi değildir; tanı için nöbetlerin tekrarlayıcı olması gerekir.”</p>
</blockquote>

<hr />
<h2>Nöbet Nasıl Ortaya Çıkar?</h2>

<p>Beynimiz milyarlarca sinir hücresinin uyumlu çalışmasıyla görev yapar. Ancak bazı durumlarda bu hücreler bir anda aşırı ve düzensiz elektrik sinyali üretir. Sonuç?</p>

<ul>
 <li>
 <p>Ani bilinç kaybı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kasılmalar</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sabit bir noktaya dalıp kalma</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ağızda köpürme</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kısa süreli hafıza kaybı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Garip kokular ya da tatlar hissetme</p>
 </li>
</ul>

<p>Bazı nöbetler dramatiktir, bazıları ise sadece birkaç saniyelik “donma” şeklinde geçer. Bu nedenle birçok epilepsi vakası uzun süre fark edilmeden devam edebilir.</p>

<hr />
<h2>Çocuklarda Epilepsi Daha mı Farklı?</h2>

<p>Prof. Dr. Kafadar, özellikle çocukluk çağında epilepsinin farklı belirtilerle ortaya çıkabileceğini belirtiyor:</p>

<blockquote>
<p>“Çocuklarda dalıp gitme, ders sırasında kısa süreli kopmalar, ani sıçramalar ya da sebepsiz düşmeler epilepsi belirtisi olabilir. Ailelerin bu belirtileri hafife almaması gerekir.”</p>
</blockquote>

<p>Çocukluk çağı epilepsilerinin bir kısmı yaşla birlikte düzelebilirken, bazı türleri uzun süreli takip gerektirir.</p>

<hr />
<h2>Epilepsinin Nedenleri Neler?</h2>

<p>Epilepsi her zaman tek bir nedene bağlı değildir. Olası sebepler arasında:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Doğum sırasında beyin hasarı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Genetik yatkınlık</p>
 </li>
 <li>
 <p>Beyin enfeksiyonları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kafa travmaları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Beyin tümörleri</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nedeni bilinmeyen (idiopatik) durumlar</p>
 </li>
</ul>

<p>Vakaların önemli bir kısmında ise net bir sebep saptanamayabilir.</p>

<hr />
<h2>Tanı Nasıl Konur?</h2>

<p>Epilepsi tanısında en önemli testlerden biri <strong>EEG (Elektroensefalografi)</strong>’dir. EEG, beynin elektriksel aktivitesini kaydeder.</p>

<p>Bunun yanında:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Beyin MR görüntülemesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ayrıntılı nörolojik muayene</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nöbet öyküsünün detaylı değerlendirilmesi</p>
 </li>
</ul>

<p>Tanı sürecinde büyük önem taşır.</p>

<hr />
<h2>Tedavisi Var mı?</h2>

<p>Evet. Epilepsi hastalarının büyük bir kısmı düzenli ilaç tedavisiyle nöbetsiz bir yaşam sürebilir.</p>

<p>Prof. Dr. Kafadar’ın altını çizdiği en önemli nokta şu:</p>

<blockquote>
<p>“Epilepsi tedavi edilebilir bir hastalıktır. İlaçlar düzenli kullanıldığında hastaların yaklaşık yüzde 70’inde nöbetler tamamen kontrol altına alınabilir.”</p>
</blockquote>

<p>Dirençli vakalarda ise:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Ketojenik diyet</p>
 </li>
 <li>
 <p>Vagus sinir stimülasyonu</p>
 </li>
 <li>
 <p>Cerrahi tedavi</p>
 </li>
</ul>

<p>gibi seçenekler gündeme gelebilir.</p>

<hr />
<h2>Nöbet Anında Ne Yapılmalı?</h2>

<p>Toplumda en sık yapılan yanlış, nöbet geçiren kişinin ağzına bir şey koymaya çalışmaktır. Bu son derece tehlikelidir.</p>

<p>Doğru yaklaşım:</p>

<p>✔️ Kişiyi yan yatırmak<br />
✔️ Başını sert bir zeminden korumak<br />
✔️ Süreyi takip etmek<br />
✔️ Nöbet 5 dakikayı aşarsa acil yardım çağırmak</p>

<hr />
<h2>Toplumsal Yanlış Algılar</h2>

<p>Epilepsi bulaşıcı değildir.<br />
Ruhsal bir hastalık değildir.<br />
Akıl hastalığı değildir.</p>

<p>Bu hastalık, beynin elektriksel düzeniyle ilgilidir. Doğru tedavi ve takip ile bireyler eğitimlerine, iş hayatlarına ve sosyal yaşamlarına devam edebilir.</p>

<hr />
<h2>Son Söz</h2>

<p>Epilepsi korkulacak değil, bilinmesi gereken bir hastalıktır. Bilgi, ön yargının panzehiridir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar’ın da ifade ettiği gibi, erken tanı ve düzenli takip hayat kalitesini belirleyen en kritik faktördür.</p>

<p>Beynin elektriği bazen kontrolden çıkabilir. Önemli olan, o dalgayı doğru yönetmektir. ⚡<br />
Epilepsi (Sara Hastalığı) Nedir? Epilepsi Çeşitleri Nelerdir? Epilepsi Neden Olur? Epilepsi Belirtileri Nelerdir? Epilepsi Nasıl Teşhis Edilir? Epilepsi Tedavisi Nasıl Yapılır? Epilepsi Risk Faktörleri Nelerdir? Epilepsi öldürür mü? Epilepsi nasıl anlaşılır? Epilepsi geçer mi? Stres epilepsiyi etkiler mi? Epilepsi nöbeti uyurken olur mu? Epilepsi nöbeti geçirdikten sonra kişi neler hisseder? Anksiyete epilepsiye neden olur mu?</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 16:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Qo87l9ftCJg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="20808"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Salmonella Nedir? Salmonella Belirtileri Nelerdir?]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Salmonella nedir, nasıl bulaşır, belirtileri neler? Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Asuman İnan, Tıbbiye Bülteni’ne konuştu.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir lokma… Ve saatler içinde başlayan ateş, kramp, halsizlik.<br />
Adı sık duyuluyor ama ciddiyeti çoğu zaman hafife alınıyor: <strong>Salmonella</strong>.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı <strong>Prof. Dr. Asuman İnan</strong>, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada özellikle yaz aylarında artan vakalara dikkat çekti.</p>

<p>Prof. Dr. İnan, “Salmonella en sık gıdalar yoluyla bulaşır. Çiğ veya iyi pişmemiş tavuk, yumurta, pastörize edilmemiş süt ürünleri ve iyi yıkanmamış sebzeler risk taşır” dedi.</p>

<hr />
<h2>🧫 Salmonella Nedir?</h2>

<p>Salmonella, bağırsak sistemini etkileyen bir bakteri grubudur. Halk arasında çoğu zaman “gıda zehirlenmesi” olarak bilinen tabloya neden olur. Ancak her gıda zehirlenmesi Salmonella değildir.</p>

<p>Uzmanlara göre bakteri, uygun sıcaklıkta hızla çoğalır ve özellikle hijyen kurallarına uyulmayan mutfaklarda kolayca yayılır.</p>

<hr />
<h2>⚠️ Salmonella Belirtileri Nelerdir?</h2>

<p>Prof. Dr. İnan’ın verdiği bilgilere göre belirtiler genellikle bakterinin alınmasından <strong>6–72 saat sonra</strong> ortaya çıkıyor:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Yüksek ateş</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sulu veya kanlı ishal</p>
 </li>
 <li>
 <p>Karın ağrısı ve kramp</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bulantı ve kusma</p>
 </li>
 <li>
 <p>Halsizlik</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
</ul>

<p>Çoğu vaka 4–7 gün içinde düzeliyor. Ancak bağışıklık sistemi zayıf kişilerde enfeksiyon kana karışabiliyor ve ciddi sonuçlar doğurabiliyor.</p>

<hr />
<h2>🚨 Kimler Risk Altında?</h2>

<p>Uzman isim özellikle şu grupları uyardı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Bebekler</p>
 </li>
 <li>
 <p>65 yaş üstü bireyler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hamileler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kronik hastalığı olanlar</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler</p>
 </li>
</ul>

<p>Bu kişilerde tablo daha ağır seyredebilir ve hastane tedavisi gerekebilir.</p>

<hr />
<h2>🛡 Nasıl Korunmalı?</h2>

<p>Prof. Dr. İnan’a göre korunmanın temel anahtarı mutfak hijyeni:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Çiğ et ve sebzeler ayrı kesme tahtasında hazırlanmalı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tavuk ve et iyice pişirilmeli</p>
 </li>
 <li>
 <p>Eller en az 20 saniye sabunla yıkanmalı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Soğuk zincir korunmalı</p>
 </li>
</ul>

<p>“Salmonella gözle görülmez, tadı değişmez. Bu nedenle en güçlü silahımız temizliktir” uyarısında bulundu.</p>

<hr />
<h2>📌 Uzmandan Net Mesaj</h2>

<p>Salmonella hafife alınacak bir enfeksiyon değil. Basit görünen bir ishal tablosu bazı gruplarda hayati risk oluşturabiliyor. Uzmanlar özellikle yaz aylarında açıkta satılan ve iyi muhafaza edilmeyen gıdalara karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 15:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/p38tMWwaAvY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="89533"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kanserden korunmanın 12 altın kuralı: Mucize formül değil, bilim öneriyor]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uzmanlara göre kanserden korunmanın en etkili yolu tek bir mucize diyet değil; sigaradan uzak durmaktan güneşten korunmaya kadar uzanan 12 bilimsel yaşam alışkanlığı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kanser, dünyada ve Türkiye’de en önemli sağlık sorunlarının başında geliyor. Sosyal medyada “alkali diyetle kanser yok olur” ya da “tek bitkiyle tümör erir” gibi iddialar yayılırken, bilimsel araştırmalar kansere karşı en güçlü korumanın <strong>günlük yaşam alışkanlıklarında</strong> saklı olduğunu gösteriyor.<br />
 </p>

<h2>Uzmanların ortak mesajı</h2>

<p>“Mucize aramayın.<br />
Bilimsel önlemlerle ve sağlıklı yaşamla riskleri azaltın.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kanser riskini tamamen sıfırlamak mümkün olmasa da, bu 12 başlıkla risk belirgin biçimde azaltılabiliyor.</p>

<p>Uzmanlara göre kanserden korunma bir günde değil, bir yaşam tarzıyla mümkün. İşte bilimsel kanıtlarla desteklenen <strong>12 altın kural</strong>:</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>GALERİ</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor</guid>
      <pubDate>Sat, 03 Jan 2026 16:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/01/1.jpg" type="image/jpeg" length="87969"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
