<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Tıbbiye Bülteni | Sağlık Haberleri</title>
    <link>https://www.tibbiyebulteni.com</link>
    <description>Tıbbiye Bülteni, sağlık ve tıp alanındaki güncel gelişmeleri bilimsel doğruluk temelinde okuyucularına ulaştıran bağımsız sağlık haber platformudur.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.tibbiyebulteni.com/rss/tarih" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 07 May 2026 07:09:13 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/rss/tarih"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Trabzon’un Fethi Öncesi Bilinmeyen Girişimler: Hurşidâbât’tan Fatih’in Seferine Uzanan Tarih]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonun-fethi-oncesi-bilinmeyen-girisimler-hursidabattan-fatihin-seferine-uzanan-tarih</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonun-fethi-oncesi-bilinmeyen-girisimler-hursidabattan-fatihin-seferine-uzanan-tarih" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’un tarih sahnesindeki yeri yalnızca 1461’deki Osmanlı fethiyle sınırlı değil. Karadeniz’in doğu kıyısında asırlar boyunca stratejik bir kapı gibi duran şehir, Roma’dan Bizans’a, Pontus’tan Selçuklu’ya, Timur’dan Fatih Sultan Mehmed’e kadar birçok gücün dikkatini çekti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>10 Haziran 1937 tarihli Kurun gazetesinde Niyazi Ahmet Banoğlu imzasıyla yayımlanan yazı da Trabzon’un bu uzun tarihini rivayetler, efsaneler ve fetih girişimleri üzerinden dikkat çekici bir dille anlatıyor.</p>

<p>Ancak bu metin, bugünün tarihçilik ölçüleriyle okunduğunda yalnızca “kesin tarihî bilgi” olarak değil; dönemin popüler tarih anlatısı, yerel hafıza ve efsaneleşmiş rivayetlerin bir karışımı olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p>Trabzon’un adı: Trapezus mu, Hurşidâbât mı?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yazıda en dikkat çeken bölümlerden biri, Trabzon’un ilk adının “Hurşidâbât” olduğu yönündeki anlatıdır. Rivayete göre İran askerleri, Karadeniz’in güneşle kızıl renge büründüğünü görünce bu bölgeye “Hurşidâbâd” adını vermiştir. Farsçada “hurşid” güneş anlamına gelirken, bu anlatı Trabzon’un güneşle, denizle ve doğu ufkuyla ilişkilendirilen eski bir şehir hafızasına işaret eder.</p>

<p>Fakat modern tarih kaynaklarında Trabzon’un bilinen en eski adlarından biri Trapezus / Trapezous olarak kabul edilir. Bu adın, şehrin konumu ve masa biçimli yükseltisiyle ilişkilendirildiği aktarılır. Bu nedenle “Hurşidâbât” ifadesi, kesin tarihî adlandırmadan çok, şehir hafızasında yer etmiş şiirli bir rivayet olarak görülmelidir.</p>

<p>“Tuğra bozan” rivayeti: Tarih mi, halk anlatısı mı?</p>

<p>Kurun gazetesindeki yazıda Trabzon adına dair bir başka dikkat çekici rivayet de “Tuğra bozan” hikâyesidir. Anlatıya göre güçlü, yaman bir bahadır, eline aldığı kabartmalı paranın üzerindeki tuğrayı parmağıyla silmiş; bu yüzden kendisine “Tuğra bozan” denmiş ve zamanla bu adın Trabzon’a dönüştüğü ileri sürülmüştür.</p>

<p>Bu anlatı, tarihî gerçeklikten çok halk etimolojisine yakındır. Yani şehir adının bilimsel kökenini açıklamaktan ziyade, halkın hayal gücüyle örülmüş bir isim hikâyesidir. Yine de bu tür rivayetler, Trabzon’un yalnızca taş surlarla değil, sözlü hafızayla da inşa edilmiş bir şehir olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.</p>

<p>Pontus ve Komnenoslar dönemi</p>

<p>Trabzon, Karadeniz ticaret yolları üzerindeki konumu nedeniyle tarih boyunca büyük önem taşıdı. Antik çağdan itibaren bilinen şehir, özellikle 1204’te İstanbul’un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra farklı bir siyasî merkeze dönüştü.</p>

<p>Bizans hanedanının bir kolu olan Komnenoslar, Trabzon’da küçük fakat etkili bir devlet kurdu. Bu yapı, tarih sahnesinde Trabzon Rum İmparatorluğu olarak bilindi. 1204’ten 1461’e kadar yaklaşık iki buçuk asır boyunca varlığını sürdüren bu devlet, Karadeniz kıyısında Bizans mirasının son güçlü temsilcilerinden biri oldu.</p>

<p>1937 tarihli yazıda imparatorların isimleri eski Türkçe telaffuzlarla ve yer yer bozulmuş biçimde aktarılmıştır. Ancak ana çerçeve doğrudur: Trabzon, Fatih Sultan Mehmed’in seferine kadar Komnenos hanedanının yönetiminde kalmıştır.</p>

<p>Selçuklu’nun Trabzon seferi: Yağmurla değişen kuşatma</p>

<p>Yazıda yer alan önemli başlıklardan biri de Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad dönemindeki Trabzon seferidir. Anlatıya göre Trabzon hükümdarı Andronikos ile Selçuklular arasındaki ilişkiler zamanla bozulmuş, Karadeniz ticareti ve Sinop üzerinden yaşanan gerilim Trabzon üzerine sefer düzenlenmesine yol açmıştır.</p>

<p>Metinde, Selçuklu ordusunun Bayburt üzerinden Trabzon’a ilerlediği; şehir üzerinde büyük bir baskı kurduğu; ancak şiddetli yağmur ve sel nedeniyle hücum düzeninin bozulduğu aktarılır. Bu sahne tarihî kroniklerde geçen kuşatma anlatılarının dramatik bir yansıması olarak görülebilir.</p>

<p>Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Alaeddin Keykubad döneminde Trabzon üzerine sefer yapıldığı tarihî bağlamda bilinir. Ancak yazıdaki “evlerin akması”, “göz gözü görmeyen yağmur” gibi ifadeler, tarihî belgeden çok destansı anlatı diline yakındır.</p>

<p>Timur Trabzon’u alacak mıydı?</p>

<p>Niyazi Ahmet Banoğlu’nun yazısında Timur’un da Trabzon’u almak üzere harekete geçtiği anlatılır. Buna göre Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu’da büyük bir güç haline gelen Timur, Trabzon önlerine kadar gelmiş; fakat Şirvan hâkimi Şeyh İbrahim’in tavsiyesiyle şehirle uğraşmaktan vazgeçmiştir.</p>

<p>Bu bölüm de kesin tarihî hükümden çok rivayet değeri taşır. Timur’un Anadolu’daki etkisi ve Trabzon çevresindeki siyasî dengeler elbette tarihî bir gerçektir. Ancak metindeki köprü, kale ve tek başına surlara tırmanan kahraman anlatısı, daha çok menkıbe havası taşır.</p>

<p>Fatih’in hedefi: Karadeniz’de Bizans mirasını bitirmek</p>

<p>Trabzon’un kaderini değiştiren asıl sefer ise Fatih Sultan Mehmed döneminde gerçekleşti. İstanbul’un 1453’te fethinden sonra Bizans mirasının iki önemli uzantısı kalmıştı. Bunlardan biri Mora’da, diğeri ise Karadeniz kıyısındaki Trabzon’da bulunuyordu.</p>

<p>Fatih, Mora’yı Osmanlı hâkimiyetine aldıktan sonra gözünü Trabzon’a çevirdi. Bu yalnızca bir şehir kuşatması değildi. Karadeniz’in güvenliği, doğu ticaret yolları, Ceneviz etkisi, Anadolu’daki siyasî bütünlük ve Bizans hanedanının son kalıntıları açısından büyük stratejik anlam taşıyordu.</p>

<p>Yazıda aktarılan meşhur söz de bu seferin gizliliğini anlatır:</p>

<p>“Eğer sakalımın tellerinden biri tasavvuratıma muttali olsaydı, onu derhal koparırdım.”</p>

<p>Bu söz, Fatih’in sefer hazırlıklarında gizliliğe verdiği önemi anlatan güçlü bir tarihî rivayet olarak hafızalarda yer etmiştir.</p>

<p>1461: Trabzon’un Osmanlı’ya katılması</p>

<p>Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon seferi 1461 yılında sonuç verdi. Trabzon Rum İmparatorluğu’nun son hükümdarı David Komnenos döneminde şehir Osmanlı hâkimiyetine girdi. Böylece Karadeniz’in doğusunda Bizans mirasının son büyük siyasî kalelerinden biri de tarihe karıştı.</p>

<p>Trabzon’un fethi, İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı’nın Karadeniz siyasetinde attığı en kritik adımlardan biri oldu. Bu gelişme yalnızca askerî bir başarı değil, aynı zamanda Anadolu’nun kuzeydoğusunda siyasî bütünlüğü sağlayan büyük bir hamleydi.</p>

<p>Eski gazete yazısı ne anlatıyor?</p>

<p>1937 tarihli Kurun gazetesinde yayımlanan metin, bugünkü anlamda akademik bir tarih makalesi değildir. Daha çok dönemin tarih merakını, millî hafıza arayışını ve şehir efsanelerini bir araya getiren renkli bir gazete yazısıdır.</p>

<p>Bu nedenle metindeki her bilgi aynı güven derecesiyle ele alınmamalıdır. Trabzon’un Komnenoslar dönemi, Selçuklu ve Fatih seferleri tarihî çerçeve olarak güçlüdür. Buna karşılık Hurşidâbât, Tuğra bozan, Timur’un köprü hikâyesi gibi bölümler daha çok rivayet niteliği taşır.</p>

<p>Yine de bu metin, Trabzon’un tarih boyunca neden bu kadar önemli görüldüğünü göstermesi bakımından değerlidir. Çünkü Trabzon yalnızca bir liman şehri değildir. Karadeniz’in kilidi, Anadolu’nun kuzey kapısı, doğu-batı ticaretinin düğüm noktası ve imparatorlukların gözünü çevirdiği kadim bir merkezdir.</p>

<p>Trabzon tarihinin hafızası rivayetlerle de yaşadı</p>

<p>Trabzon’un tarihini anlamak için yalnızca savaşlara, kuşatmalara ve hükümdar listelerine bakmak yetmez. Şehrin adı etrafında örülen rivayetler, halkın hafızasında yaşayan kahramanlık anlatıları ve eski gazete yazılarında saklı kalan satırlar da bu büyük tarihin parçasıdır.</p>

<p>Niyazi Ahmet Banoğlu’nun 1937’de kaleme aldığı metin de tam olarak bunu yapıyor: Trabzon’u kuru bir kronoloji içinde değil, güneşle kızaran Karadeniz’den surlara tırmanan bahadırlara, Selçuklu ordusunu durduran yağmurdan Fatih’in gizli seferine kadar uzanan geniş bir tarih perdesi içinde anlatıyor.</p>

<p>Bugün bu metin yeniden okunduğunda, bazı kısımlarının düzeltilmesi, bazı iddialarının rivayet olarak işaretlenmesi gerekir. Fakat bir gerçek değişmez: Trabzon, tarih boyunca fethedilmek istenen, elde tutulmak istenen ve adı etrafında efsaneler üretilen büyük şehirlerden biri olmuştur.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonun-fethi-oncesi-bilinmeyen-girisimler-hursidabattan-fatihin-seferine-uzanan-tarih</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 06:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-7975.jpeg" type="image/jpeg" length="31108"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Prof. Dr. Erhan Afyoncu’dan Manas Üniversitesi’nde Türk Tarihine Işık Tutan Konferans]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-erhan-afyoncudan-manas-universitesinde-turk-tarihine-isik-tutan-konferans</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-erhan-afyoncudan-manas-universitesinde-turk-tarihine-isik-tutan-konferans" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nde düzenlenen Rektörlük Konferansları, Türk tarihine dair dikkat çeken bir programa ev sahipliği yaptı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Millî Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, öğrenciler ve akademisyenlerle buluştuğu konferansta Türklerin Orta Asya’dan günümüze uzanan tarihsel yürüyüşünü geniş bir çerçevede değerlendirdi. Konferansta devlet geleneği, askeri teşkilatlanma, medeniyet tasavvuru ve kurumsal devamlılık başlıkları öne çıktı.</p>

<p><img alt="Prof. Dr. Erhan Afyoncu’dan Manas Üniversitesi’nde Türk Tarihine Işık Tutan Konferans-1" class="detail-photo img-fluid" height="532" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-6511.jpeg" width="750" /></p>

<p>Prof. Dr. Erhan Afyoncu konuşmasında, Türk tarihinin yalnızca savaşlar ve fetihler üzerinden okunamayacağını vurguladı. Türklerin tarih sahnesindeki asıl gücünün devlet kurma kabiliyeti, siyasi örgütlenme kapasitesi ve tarihsel süreklilik üretme yeteneği olduğunu belirten Afyoncu, Türk tarihinin kopuşlardan çok yeniden yapılanmalar ve devamlılıklar üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.</p>

<p>Konferansta Orta Asya bozkırlarının Türk topluluklarının siyasal karakterini ve savaş kabiliyetini şekillendiren temel zemin olduğuna dikkat çekildi. Afyoncu, bozkır hayatının Türklerde hareketlilik, dayanıklılık, disiplin ve hızlı karar alma becerisi geliştirdiğini, bunun da zamanla güçlü bir askeri kültür ve örgütlenme anlayışına dönüştüğünü anlattı. Atlı savaş tekniklerinin Türklerin geniş coğrafyalarda etkili olmasında belirleyici rol oynadığını söyleyen Afyoncu, bu askeri yeteneğin aynı zamanda farklı toplulukları ortak bir siyasi yapı altında toplama gücünü de beslediğini dile getirdi.</p>

<p>Türk tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri olarak İslamiyet’in kabul sürecine de değinen Afyoncu, bu dönemin yalnızca inanç eksenli bir değişim değil, aynı zamanda büyük bir medeniyet dönüşümü olduğunu ifade etti. Karahanlılar, Gazneliler ve Büyük Selçuklular üzerinden değerlendirmelerde bulunan Afyoncu, Türklerin bu süreçte İslam dünyasında düzen kuran, siyasi merkezler inşa eden ve güvenliği üstlenen başlıca aktörlerden biri haline geldiğini söyledi.</p>

<p><img alt="Prof. Dr. Erhan Afyoncu’dan Manas Üniversitesi’nde Türk Tarihine Işık Tutan Konferans-2" class="detail-photo img-fluid" height="472" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-6513.jpeg" width="750" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anadolu’nun Türk yurdu haline geliş süreci de konferansın önemli başlıkları arasında yer aldı. Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Malazgirt Zaferi’nin sadece askeri bir başarı olarak görülemeyeceğini, aynı zamanda Anadolu’da yerleşme, nüfus hareketliliği ve devletleşme sürecinin önünü açan tarihsel bir dönüm noktası olduğunu belirtti. Anadolu Selçuklu Devleti ile birlikte Türklerin bozkır kökenli siyasal birikimlerini yerleşik devlet tecrübesiyle buluşturduğunu kaydeden Afyoncu, bu sürecin Anadolu’nun kalıcı biçimde Türk yurdu haline gelmesinde belirleyici rol oynadığını vurguladı.</p>

<p>Osmanlı Devleti’ne ilişkin değerlendirmelerinde ise Afyoncu, imparatorluğun büyümesini sadece fetihlerle açıklamanın eksik kalacağını söyledi. Osmanlı’nın uzun ömürlü gücünün arkasında merkezi otoriteyi güçlendiren bürokratik yapı, düzenli mali sistem, disiplinli askeri teşkilat ve kayıt kültürünün bulunduğunu belirten Afyoncu, devlet aklı ve kurumsal işleyişin tarih boyunca belirleyici unsur olduğunu ifade etti.</p>

<p>Manas Üniversitesi’nde yoğun ilgi gören konferans, Türk tarihinin yalnızca geçmişin hatırası değil, aynı zamanda bugünü anlamaya yardımcı olan güçlü bir birikim olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun değerlendirmeleri, Türk tarihinin derin hafızasını devlet, medeniyet ve süreklilik ekseninde yeniden düşünmeye kapı araladı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-erhan-afyoncudan-manas-universitesinde-turk-tarihine-isik-tutan-konferans</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 07:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-6512.jpeg" type="image/jpeg" length="86929"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[“Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı” Haberlerimiz Sonuç Verdi: Başkan Ahmet Kaya’dan Müze ve Anıt Sözü]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/kimsesiz-trabzonlular-mezarligi-haberlerimiz-sonuc-verdi-baskan-ahmet-kayadan-muze-ve-anit-sozu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/kimsesiz-trabzonlular-mezarligi-haberlerimiz-sonuc-verdi-baskan-ahmet-kayadan-muze-ve-anit-sozu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı” haberlerimiz, yıllardır sessizliğe terk edilen tarihî hafızayı yeniden gündeme taşıdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ordu’nun Perşembe ilçesi Bekirli Mahallesi’nde bulunan, yaklaşık 3 bin ila 3 bin 500 Trabzonlu muhacirin yattığı tahmin edilen mezarlık için beklenen somut adım geldi. Ortahisar Belediye Başkanı Ahmet Kaya, hem alanın korunması hem de yaşanan büyük muhacirlik acısının gelecek kuşaklara aktarılması için kapsamlı bir çalışma hedeflediklerini açıkladı.</p>

<p>Tıbbiye Bülteni’nde yayımlanan <a href="https://tibbiyebulteni.com/orduda-3500-trabzonlu-muhacirin-sessiz-tanigi-kimsesiz-trabzonlular-mezarligi/amp">haberlerde</a>, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Trabzon’un işgaliyle başlayan muhacirlik felaketinin en sessiz tanıklarından birinin Bekirli’deki “Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı” olduğu ortaya konmuştu. Haberlerimizde, göç yollarında açlık, salgın hastalık, yorgunluk ve sefalet nedeniyle hayatını kaybeden binlerce insanın isimsiz mezarlarda yattığı; çoğu mezarın taşlarla işaretlendiği ve alanın yıllardır büyük ölçüde kaderine terk edildiği aktarılmıştı. Mezarlıkta yaklaşık 3.000 ila 3.500 kişinin bulunduğu tahmin ediliyor.</p>

<p><img alt="“Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı” Haberlerimiz Sonuç Verdi: Başkan Ahmet Kaya’dan Müze ve Anıt Sözü-1" class="detail-photo img-fluid" height="841" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-6383.jpeg" width="1290" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu haberlerimizin ardından gözler bölgeye çevrilirken, Ortahisar Belediye Başkanı Ahmet Kaya’dan dikkat çeken bir çıkış geldi. Kaya, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada mezarlığın yalnızca düzenlenmesini değil, aynı zamanda tarihî hafızayı diri tutacak kalıcı bir alan haline getirilmesini istediklerini belirtti. Kaya, “Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığını güzel bir şekilde yapmak istiyoruz. Etrafını duvarla çevirip yanı başında bulunan okul önünde bir muhacirlik müzesi, anıtı ve kaidesi yaparak o dönemde yaşanan acıları gelecek kuşaklara aktarmak istiyoruz” dedi. Başkan Kaya’nın belediyenin resmî açıklamalarında da mezarlığın çevre düzenlemesi, bakım-onarımı ve alana bir anıt kazandırılması yönünde irade ortaya koyduğu görülüyor.</p>

<p>Bu açıklama, Bekirli’deki mezarlığın artık yalnızca hüzünlü bir hatıra noktası olarak değil, korunması gereken tarihî bir emanet ve toplumsal hafızanın canlı bir parçası olarak görülmeye başlandığını gösterdi. Çünkü bu mezarlık, yalnızca Trabzonlu muhacirlerin değil; savaşın siviller üzerinde açtığı derin yaranın, göç yollarında yitip giden hayatların ve uzun yıllar boyunca üstü örtülen bir insanlık dramının sessiz şahidi konumunda.</p>

<p><img alt="“Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı” Haberlerimiz Sonuç Verdi: Başkan Ahmet Kaya’dan Müze ve Anıt Sözü-2" class="detail-photo img-fluid" height="835" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-6386.jpeg" width="1290" /></p>

<p>Tıbbiye Bülteni’nin gündeme taşıdığı dosyanın ardından gelen bu gelişme, basının yalnızca olay aktaran değil; unutulmuş hafızayı uyandıran, kamu vicdanını harekete geçiren ve kurumsal adımları tetikleyen bir güç olduğunu da bir kez daha gösterdi. Dün “kimsesiz” diye anılan o mezarlık için bugün duvar, düzenleme, anıt ve muhacirlik müzesi konuşuluyorsa, bu biraz da toprağın altındaki sessiz tarihin nihayet duyulmaya başlanmasındandır. Bekirli’de artık yalnız mezarlar değil, geç kalmış bir vefa borcu da ayağa kalkmayı bekliyor.</p>

<p>İşte İlgili Haberlerimiz;</p>

<p>Ordu’da 3.500 Trabzonlu Muhacirin Sessiz Tanığı: “Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/kimsesiz-trabzonlular-mezarligi-haberlerimiz-sonuc-verdi-baskan-ahmet-kayadan-muze-ve-anit-sozu</guid>
      <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 19:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-6388.jpeg" type="image/jpeg" length="67820"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sümela Manastırı: Kayalıklara Yazılmış Bir Medeniyet Hikâyesi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/sumela-manastiri-kayaliklara-yazilmis-bir-medeniyet-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/sumela-manastiri-kayaliklara-yazilmis-bir-medeniyet-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’un sisleri bazen dağları örter, bazen de tarihin üzerindeki tozu siler. İşte o anlarda, Sümela Manastırı bir yapı olmaktan çıkar; bir hafıza mekânına dönüşür. Kayaya tutunmuş bu yapı, yalnızca taş ve harçtan değil, inanç, siyaset, göç ve hatıralardan örülmüş bir zaman kapsülüdür.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kayaya Oyulmuş Bir İnanç: Mekânın Dili</p>

<p>Sümela’yı sıradan bir manastırdan ayıran ilk şey, konumunun “mantık dışı” oluşudur. 1.150 metre yüksekte, sarp bir kaya yüzeyine adeta yapışmış halde… Bu tercih tesadüf değil.<br />
• Savunma avantajı sağlar<br />
• Dünyevi olandan uzaklaşmayı simgeler<br />
• “Yukarı çıkış” fikriyle ruhsal yükselişi temsil eder</p>

<p>Bu yüzden Sümela’ya ulaşmak, sadece fiziksel bir yolculuk değil; küçük bir ritüel gibidir. Her adımda dünya aşağıda kalır.</p>

<p>⸻</p>

<p>Efsane mi, Hafıza mı?</p>

<p>Kuruluş hikâyesindeki Atinalı rahipler ve mucizevi ikona anlatısı, tarih ile mitin iç içe geçtiği bir alan açar.</p>

<p>Burada önemli olan şu:<br />
Efsane, tarihsel doğruluktan çok anlam üretir.</p>

<p>Yunan geleneğinde ikona yaşayan bir varlıktır.<br />
Türk tarih yazımında ise bu anlatı, “kültürel rivayet” olarak yer bulur.</p>

<p>İki yaklaşımın kesiştiği nokta ise şudur:<br />
Sümela’nın başlangıcı, sıradan bir yapı hikâyesi değil, bir çağrı hikâyesidir.</p>

<p>Komnenos Dönemi: Zirve ve Güç</p>

<p>1204 sonrası Trabzon İmparatorluğu döneminde Sümela, sadece dini değil, politik bir merkez haline gelir.</p>

<p>III. Aleksios Komnenos döneminde:<br />
• Manastır genişletilir<br />
• Vakıflarla ekonomik güç kazanır<br />
• Bölgesel otoritenin sembolüne dönüşür</p>

<p>Bu noktada Sümela artık sadece dua edilen bir yer değil;<br />
iktidarın kutsalla temas ettiği bir sahne haline gelir.</p>

<p>Yunan anlatısında bu dönem “altın çağ”dır.<br />
Türk perspektifinde ise diplomasi, evlilikler ve güç dengeleri öne çıkar.</p>

<p>⸻</p>

<p>Osmanlı Dönemi: Sürekliliğin Sessiz Gücü</p>

<p>Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethiyle birlikte Sümela’nın hikâyesi kesilmez, yön değiştirir.<br />
• Yavuz Sultan Selim’in şamdan hediyesi<br />
• Fermanlarla tanınan ayrıcalıklar<br />
• Vergi muafiyetleri</p>

<p>Bunlar sadece “hoşgörü” değil, aynı zamanda bir devlet aklıdır:<br />
Var olanı koruyarak düzeni sürdürmek.</p>

<p>Bu yüzden Sümela, Osmanlı döneminde “kaybolmaz”;<br />
aksine yaşamaya devam eder.</p>

<p>⸻</p>

<p>1923: Sessiz Bir Kopuş</p>

<p>Sümela’nın en dramatik kırılması, taşların değil insanların ayrılmasıdır.</p>

<p>Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile:<br />
• Keşişler gider<br />
• Ritüeller biter<br />
• Mekân sessizleşir</p>

<p>Ama hikâye burada da bitmez.</p>

<p>Eleftherios Venizelos ve<br />
İsmet İnönü arasındaki diplomasiyle:<br />
• İkona çıkarılır<br />
• Yunanistan’a taşınır<br />
• Yeni bir hafıza coğrafyası doğar</p>

<p>Bu olay, iki ülke arasında nadir görülen bir kültürel nezaket örneğidir.</p>

<p>⸻</p>

<p>İki Hafıza, Tek Mekân</p>

<p>Bugün Sümela iki farklı anlam dünyasında yaşar:</p>

<p>Türkiye’de:<br />
• Müze<br />
• Kültürel miras<br />
• Turistik ve tarihsel değer</p>

<p>Yunanistan’da:<br />
• Kutsal sembol<br />
• Diaspora hafızası<br />
• Kaybedilen yurdun temsili</p>

<p>Aynı yapı, iki farklı kalpte iki ayrı anlam taşır.<br />
Ama aslında ikisi de aynı şeyi söyler:<br />
“Unutmadık.”</p>

<p>⸻</p>

<p>Taşın Hafızası: Freskler ve Sessizlik</p>

<p>Sümela’nın duvarlarındaki freskler, sadece dini sahneler değildir.<br />
Onlar, zamanın katmanlarını saklayan görsel arşivlerdir.<br />
• İncil sahneleri<br />
• Meryem Ana tasvirleri<br />
• Yeniden boyanmış katmanlar</p>

<p>Her katman bir dönemin izidir.<br />
Adeta bir duvar değil, zamanın üst üste yazılmış sayfalarıdır.</p>

<p>⸻</p>

<p>Bugün: Yeniden Doğuş</p>

<p>UNESCO Geçici Miras Listesi’nde yer alan Sümela:<br />
• Restorasyonlarla korunuyor<br />
• Turizme açılıyor<br />
• Kültürel diplomasi unsuru haline geliyor</p>

<p>Bugün oraya çıkan biri, sadece bir manastır görmez.<br />
Bir soruyla karşılaşır:</p>

<p>Bu yapı kime ait?</p>

<p>Cevap basit değil.<br />
Belki de en doğru cevap şu:</p>

<p>👉 Sümela, sahip olunacak bir şey değil;<br />
paylaşılacak bir mirastır.</p>

<p>⸻</p>

<p>Son Söz</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sümela Manastırı, kayalara tutunmuş bir bina değil,<br />
iki halkın hafızasında yankılanan bir cümledir.</p>

<p>Bir taraf için “kutsal emanet”,<br />
diğer taraf için “korunan miras”.</p>

<p>Ama ikisinin ortasında, değişmeyen bir gerçek var:</p>

<p>Zaman geçer, insanlar gider…<br />
Ama bazı yapılar, insanlardan daha uzun süre hatırlar.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR-SANAT, TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/sumela-manastiri-kayaliklara-yazilmis-bir-medeniyet-hikayesi</guid>
      <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 09:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/i-m-g-5352.jpeg" type="image/jpeg" length="47450"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trabzon’da Ali Şükrü Bey’e Gecikmiş Vefa]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonda-ali-sukru-beye-gecikmis-vefa</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonda-ali-sukru-beye-gecikmis-vefa" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’da, Türkiye siyasi tarihinin önemli isimlerinden biri olan Ali Şükrü Bey ile ilgili dikkat çeken bir karar alındı. Şehirde ilgili kurul tarafından alınan düzenleme, hem yerel kamuoyunda hem de tarih çevrelerinde geniş yankı uyandırdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kararın, uzun süredir dile getirilen “vefa ve tarihî hafıza” taleplerine karşılık niteliği taşıdığı değerlendiriliyor.</p>

<p>Tarihî bir isme yeniden görünürlük</p>

<p>Alınan karar kapsamında, Ali Şükrü Bey’in adının Trabzon’da daha görünür hale getirilmesine yönelik somut adımlar atılacağı bildirildi. Yetkililer, düzenlemenin yalnızca sembolik bir adım olmadığını, aynı zamanda kentin tarihsel kimliğini güçlendirmeye dönük bir yaklaşım içerdiğini vurguladı.</p>

<p>Trabzon’un yetiştirdiği önemli şahsiyetler arasında yer alan Ali Şükrü Bey’in isminin yaşatılmasına yönelik bu girişim, özellikle yerel tarih bilinci ve kültürel miras açısından önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Milli Mücadele’nin tartışmalı ama etkili ismi</p>

<p>Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte aktif rol üstlenen Ali Şükrü Bey, özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk döneminde sergilediği muhalif duruşla öne çıkmıştı. Dönemin politik atmosferinde sert eleştirileri ve bağımsız çizgisiyle dikkat çeken Ali Şükrü Bey, siyasi tarih literatüründe “etkili ve tartışmalı figür” olarak anılıyor.</p>

<p>Onun hayatı ve özellikle ölümü etrafındaki gelişmeler, Türkiye siyasi tarihinde uzun yıllar tartışma konusu olmuş; bu yönüyle hafızalarda derin izler bırakmıştır.</p>

<p>Trabzon kamuoyunda olumlu karşılandı</p>

<p>Trabzon’da alınan kararın, yerel kamuoyunda genel olarak olumlu karşılandığı gözlemlendi. Sivil toplum temsilcileri ve yerel tarih araştırmacıları, bu tür adımların geçmişle bağ kurma ve toplumsal hafızayı güçlendirme açısından kritik öneme sahip olduğunu ifade etti.</p>

<p>Kararın, özellikle genç kuşakların tarihî şahsiyetleri tanıması ve kentin kültürel kimliğiyle bağ kurması açısından da katkı sağlayacağı belirtiliyor.</p>

<p>“Siyasi değil, tarihî sorumluluk”</p>

<p>Konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan çevreler, alınan kararın siyasi tartışmaların dışında ele alınması gerektiğini vurguladı. Ali Şükrü Bey’in yalnızca bir siyasi aktör değil, aynı zamanda dönemin fikir dünyasını temsil eden önemli bir şahsiyet olduğuna dikkat çekildi.</p>

<p>Bu çerçevede atılan adımın, bir “tarihî sorumluluğun yerine getirilmesi” olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi.</p>

<p>Kent kimliğine katkı sağlayacak</p>

<p>Uzmanlara göre, şehirlerin kendi tarihî şahsiyetlerine sahip çıkması, sadece geçmişi korumakla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda geleceğe yönelik güçlü bir kimlik inşasına da katkı sağlıyor. Trabzon’da alınan bu kararın da benzer bir işlev göreceği belirtiliyor.</p>

<p>Ali Şükrü Bey’in adının daha görünür hale gelmesiyle birlikte, Trabzon’un tarihî mirasının daha geniş kitlelere ulaşması ve kent belleğinin canlı tutulması hedefleniyor.</p>

<p>Hafızadan yaşama</p>

<p>Alınan karar, bir ismin yeniden hatırlanmasının ötesinde, bir dönemin ve o dönemin fikir mücadelesinin yeniden gündeme taşınması anlamına geliyor. Trabzon’un bu adımı, yerel ölçekte başlayan ancak ulusal düzeyde yankı bulabilecek bir hafıza hareketi olarak yorumlanıyor.</p>

<p>Böylece Ali Şükrü Bey, yalnızca tarih sayfalarında kalan bir isim olmaktan çıkarak, kentin yaşayan değerleri arasında yeniden yerini almaya hazırlanıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonda-ali-sukru-beye-gecikmis-vefa</guid>
      <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 06:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/i-m-g-5337.jpeg" type="image/jpeg" length="76980"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trabzon’un Unuttuğu Tarih: Ordu’da Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonun-unuttugu-tarih-orduda-kimsesiz-trabzonlular-mezarligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonun-unuttugu-tarih-orduda-kimsesiz-trabzonlular-mezarligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir mezarlık düşünün; üzerinde isim yok, tarih yok, kimlik yok. Ama her taşın altında bir hikâye, her boşlukta bir eksik hayat var. Ordu’nun Bekirli Mahallesi’nde bulunan ve “Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı” olarak anılan bu alan, yalnızca toprağa verilmiş bedenlerin değil, aynı zamanda yarım kalmış bir hafızanın da mekânı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ordu’nun Perşembe ilçesine bağlı Bekirli Mahallesi sınırlarında, Karadeniz kıyı hattını takip eden eski muhacir güzergâhı üzerinde yer alan “Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı”, bugün büyük ölçüde sessizliğe terk edilmiş durumda. İlçe merkezine yakın konumuna rağmen ne güçlü bir yönlendirme sistemi ne de kapsamlı bir koruma çalışması bulunuyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İlk bakışta sıradan bir köy mezarlığı izlenimi veren bu alan, düzensiz taş dizilimleri ve isimsiz mezar yapısıyla dikkat çekiyor. Ancak bu görüntünün ardında, 1916 yılında Trabzon’dan yola çıkıp göç yollarında hayatını kaybeden yüzlerce, belki de binlerce insanın hikâyesi yatıyor.</p>

<p><img alt="Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı-1" class="detail-photo img-fluid" height="373" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/i-m-g-4583.jpeg" width="663" /></p>

<p>⸻</p>

<p>TARİHSEL ARKA PLAN: Bir göç değil, bir kırılma</p>

<p>1916 yılında Rus işgaliyle birlikte Trabzon ve çevresinde yaşayan siviller, batıya doğru göçe zorlandı. Bu hareket, planlı bir tahliye değil; panik ve belirsizlik içinde gelişen kitlesel bir kaçıştı.</p>

<p>Göç edenlerin büyük kısmı:<br />
• kadınlar<br />
• çocuklar<br />
• yaşlılar</p>

<p>oldu. Erkek nüfusun önemli bölümü cephedeydi. Bu nedenle göç kervanları savunmasız ve kırılgandı.</p>

<p>Açlık, susuzluk, barınma eksikliği ve salgın hastalıklar, bu göçü kısa sürede bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürdü. Yollarda hayatını kaybedenler çoğu zaman kimliksiz şekilde toprağa verildi.</p>

<p>⸻</p>

<p>SAHA GERÇEĞİ: Bekirli’de son bulan hayatlar</p>

<p>Bekirli Mahallesi, bu göç güzergâhında kritik bir eşik haline geldi. Ancak birçok muhacir için bu nokta, yolun sonu oldu.</p>

<p>Hayatını kaybedenler:<br />
• aceleyle defnedildi<br />
• kimlikleri kayıt altına alınamadı<br />
• mezar taşları isim yerine yalnızca bir işaret olarak bırakıldı</p>

<p>Bugün mezarlıkta görülen düzensiz taşlar, bu zorunlulukların izini taşıyor. Bazı mezarların toplu gömü olabileceği değerlendiriliyor.</p>

<p>Bu yönüyle alan, klasik bir mezarlıktan çok afet ve kitlesel ölüm sahası niteliği gösteriyor.</p>

<p>⸻</p>

<p><img alt="Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı-2" class="detail-photo img-fluid" height="387" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/i-m-g-4586.jpeg" width="516" /></p>

<p>BİLİMSEL DEĞER: Sessiz ama güçlü bir veri alanı</p>

<p>Bu mezarlık, çok disiplinli bilimsel inceleme açısından dikkat çekici bir potansiyel barındırıyor.</p>

<p>Tarih açısından</p>

<p>Yazılı kaynakların ötesine geçerek, muhacirlik sürecindeki sivil kayıpların sahadaki karşılığını ortaya koyuyor.</p>

<p>Tıp tarihi ve epidemiyoloji</p>

<p>Dönemin koşulları göz önüne alındığında ölümlerin önemli bir bölümünün:<br />
• tifüs<br />
• dizanteri<br />
• sıtma<br />
• ağır beslenme yetersizliği</p>

<p>ile ilişkili olduğu değerlendiriliyor.</p>

<p>Bu durum, mezarlığı göç ve salgın hastalık ilişkisini incelemek için önemli bir saha haline getiriyor.</p>

<p>Antropoloji</p>

<p>Düzensiz ve muhtemel toplu gömüler:<br />
• çocuk ve yaşlı ölümlerinin yoğunluğunu<br />
• aile yapısının parçalandığını<br />
• sosyal kırılmayı</p>

<p>gösteren güçlü veriler sunuyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>SAYILARIN BELİRSİZLİĞİ</p>

<p>Mezarlıkla ilgili kesin veriler bulunmuyor.<br />
• Yüzeyde görülebilen mezar sayısı birkaç yüzle sınırlı<br />
• Ancak tarihsel tahminler binlerce kişiyi işaret ediyor</p>

<p>Bu fark, kayıt altına alınamayan ölümlerin büyüklüğünü ortaya koyuyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>AKADEMİK BOŞLUK: Büyük bir eksiklik</p>

<p>Bu kadar önemli bir alan olmasına rağmen:<br />
• kapsamlı arkeolojik kazı yapılmamış<br />
• sistematik antropolojik analiz gerçekleştirilmemiş<br />
• uluslararası akademik literatürde yeterince yer bulamamış</p>

<p>Mevcut bilgiler büyük ölçüde yerel anlatılar ve saha gözlemlerine dayanıyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>TRABZON’A SİTEM: Bu hafıza kime ait?</p>

<p>Burada yatanların büyük kısmı Trabzonlu.</p>

<p>Ancak mezarlık Ordu’da ve büyük ölçüde sahipsiz.</p>

<p>Trabzon’daki ilgili kurumların:<br />
• bu alana yönelik kapsamlı bir bilimsel proje geliştirmemesi<br />
• kurumsal sahiplenme ortaya koymaması<br />
• kamuoyunda güçlü bir farkındalık oluşturmaması</p>

<p>ciddi bir eksiklik olarak öne çıkıyor.</p>

<p>Bu mezarlık, yalnızca Ordu’nun değil, Trabzon’un tarihidir.</p>

<p>Ve bu tarih, bugün sessizliğe terk edilmiş durumda.</p>

<p>⸻</p>

<p>SONUÇ: Sessizlik bir tercih mi?</p>

<p>Ordu’nun Perşembe ilçesindeki Kimsesiz Trabzonlular Mezarlığı, yalnızca geçmişin bir hatırası değil; aynı zamanda bugünün sorumluluğu.</p>

<p>Bu alan:<br />
• bilimsel olarak incelenmeyi bekleyen bir saha<br />
• korunması gereken bir kültürel miras<br />
• ve hatırlanması gereken bir insanlık dramı</p>

<p>olarak duruyor.</p>

<p>Burada yatanlar kimsesiz değildi.</p>

<p>Ama bugün, sahipsiz bırakılmış gibiler.</p>

<p>Trabzon’un bu mezarlığa dönüp bakması artık bir tercih değil; bir vicdan meselesi.</p>

<p>Ahmet Balcı</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonun-unuttugu-tarih-orduda-kimsesiz-trabzonlular-mezarligi</guid>
      <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 05:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/i-m-g-4747.jpeg" type="image/jpeg" length="64476"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Avrasya’nın Hafızası Manas’ta Yeniden Yazılıyor]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/avrasyanin-hafizasi-manasta-yeniden-yaziliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/avrasyanin-hafizasi-manasta-yeniden-yaziliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen “Avrasya Tarih, Dil ve Kültür Araştırmaları Sempozyumu”, uluslararası katılımla kapılarını açtı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bişkek’teki Kasım Tınıstanov Konferans Salonu’nda başlayan program, farklı ülkelerden akademisyenleri aynı çatı altında buluşturdu.</p>

<p>⸻</p>

<p>Akademik dünyanın buluşma noktası</p>

<p>Sempozyum, tarih, dil ve kültür alanlarında yürütülen bilimsel çalışmaların paylaşılmasını ve yeni iş birliklerinin geliştirilmesini hedefliyor. Türkiye başta olmak üzere farklı ülkelerden gelen akademisyenler, Avrasya coğrafyasının ortak hafızasını bilimsel perspektifle ele alıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu yönüyle etkinlik, sadece bir akademik toplantı değil; aynı zamanda kültürler arası bir “fikir köprüsü” niteliği taşıyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>Disiplinler arası güçlü içerik</p>

<p>Program kapsamında sunulan bildirilerde;<br />
• Avrasya tarihinin kritik kırılma noktaları<br />
• Türk dünyasında dil ve edebiyat çalışmaları<br />
• Kültürel mirasın korunması ve aktarımı</p>

<p>gibi başlıklar öne çıkıyor. Katılımcılar, geçmişin izlerini bugünün akademik diliyle yeniden yorumlarken, geleceğe dair ortak bir bilimsel zemin oluşturmayı amaçlıyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>Uluslararası akademik iş birliklerine katkı</p>

<p>Sempozyumun en dikkat çeken yönlerinden biri, farklı üniversitelerden gelen bilim insanlarını aynı platformda buluşturması oldu. Bu buluşma, ortak projelerin ve akademik iş birliklerinin kapısını aralayan önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>Manas Üniversitesi’nin bu tür organizasyonlarla bölgesel bir bilim merkezi olma iddiasını güçlendirdiği ifade ediliyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>Manas’tan bilim diplomasisi hamlesi</p>

<p>Son yıllarda uluslararası etkinliklere ev sahipliği yapan Manas Üniversitesi, Avrasya coğrafyasında akademik etkileşimi artıran önemli merkezlerden biri haline geliyor. Bu sempozyum da üniversitenin “bilim diplomasisi” rolünü pekiştiren adımlardan biri olarak öne çıkıyor.</p>

<p>Akademi dünyası Bişkek’te buluşurken, ortaya çıkan tablo adeta şunu söylüyor:<br />
Bilim, sınırları haritalardan değil, zihinlerden kaldırıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/avrasyanin-hafizasi-manasta-yeniden-yaziliyor</guid>
      <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 10:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/64235254-a2f0-44a6-bab6-b4dd9838f257.jpeg" type="image/jpeg" length="57315"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye Kaçırılan Anadolu Hazineleri İçin Küresel Takip Başlattı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/turkiye-kacirilan-anadolu-hazineleri-icin-kuresel-takip-baslatti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/turkiye-kacirilan-anadolu-hazineleri-icin-kuresel-takip-baslatti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye, kaçırılan tarihi eserleri geri getirmek için kültürel diplomasi atağını hızlandırdı. Yapay zekâ destekli sistemlerle yüzlerce eser tespit ediliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye, kültürel mirasını geri topluyor</p>

<p>Türkiye, son yıllarda hız verdiği kültürel diplomasi politikasıyla yurt dışına kaçırılan tarihi eserleri tek tek geri getiriyor. Özellikle “kaçırılan eserler nasıl bulunur” ve “Türkiye tarihi eserleri nasıl geri alıyor” sorularına yanıt arayan süreçte, hem diplomatik hem de teknolojik adımlar dikkat çekiyor.</p>

<p>2025 yılı itibarıyla yalnızca bir yıl içinde 180 tarihi eserin Türkiye’ye iade edildiği belirtiliyor.</p>

<p>Bu süreç, sadece arkeolojik bir kazanım değil; aynı zamanda uluslararası alanda güçlenen bir kültürel diplomasi stratejisi olarak görülüyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>Roma İmparatoru heykeli geri döndü</p>

<p>Bu politikanın en çarpıcı örneklerinden biri, Roma İmparatoru Marcus Aurelius’a ait bronz heykelin Türkiye’ye getirilmesi oldu.</p>

<p>1960’lı yıllarda Antalya’daki antik kentten kaçırılan eser, yıllar süren bilimsel analizler ve uluslararası iş birliği sonucunda yeniden Anadolu topraklarına kazandırıldı.</p>

<p>Uzmanlar, bu tür geri dönüşlerin “kültürel hafızanın yeniden inşası” anlamına geldiğini vurguluyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>Yapay zekâ devrede: Kaçak eserler tek tek bulunuyor</p>

<p>Türkiye’nin bu süreçte en dikkat çeken hamlelerinden biri de teknoloji kullanımı oldu.</p>

<p>Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından geliştirilen “TraceART” sistemi, açık artırma siteleri, sosyal medya ve koleksiyon platformlarını tarayarak kaçırılmış eserleri tespit ediyor.</p>

<p>Bu sistem sayesinde:<br />
• Yüzlerce şüpheli eser analiz edildi<br />
• Yurt dışındaki koleksiyonlar mercek altına alındı<br />
• Yeni iade süreçleri başlatıldı</p>

<p>“Yapay zekâ ile tarihi eser takibi nasıl yapılıyor” sorusu da böylece somut bir karşılık bulmuş oldu.</p>

<p>⸻</p>

<p>Türkiye sadece almıyor, iade de ediyor</p>

<p>Dikkat çeken bir diğer nokta ise Türkiye’nin tek taraflı bir politika izlememesi.</p>

<p>Yetkililer, Çin, İran ve Mısır gibi ülkelere ait bazı eserlerin de iade edildiğini belirtiyor.</p>

<p>Bu yaklaşım, Türkiye’nin kültürel diplomasi stratejisinde “karşılıklı saygı ve iş birliği” ilkesini öne çıkarıyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>Louvre ve Avrupa ile kritik pazarlıklar sürüyor</p>

<p>Türkiye’nin gündeminde halen iadesi beklenen önemli eserler de var.</p>

<p>Özellikle:<br />
• Fransa’daki Louvre Müzesi’nde bulunan İznik çinileri<br />
• Almanya’daki bazı antik heykeller</p>

<p>Bu eserlerin büyük kısmının Osmanlı döneminde “hukuki tartışmalı yollarla” yurtdışına çıkarıldığı ifade ediliyor.</p>

<p>Yetkililer, bu süreçte diplomatik görüşmelerin sürdüğünü ancak henüz kesin bir sonuç alınamadığını belirtiyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>Kültürel diplomasi yeni bir güç alanına dönüşüyor</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Uzmanlara göre Türkiye’nin attığı bu adımlar, sadece geçmişi korumakla sınırlı değil.</p>

<p>Bu politika aynı zamanda:<br />
• Uluslararası itibarı artırıyor<br />
• Tarih üzerinden diplomatik etki kuruyor<br />
• Kültürel egemenlik tartışmalarını yeniden şekillendiriyor</p>

<p>“Kültürel diplomasi neden önemli” sorusu da bu gelişmelerle birlikte daha fazla gündeme geliyor.</p>

<p>⸻</p>

<p>Sonuç: Tarih sadece geçmiş değil, strateji</p>

<p>Türkiye’nin yürüttüğü bu süreç, adeta kaybolmuş bir zamanın parçalarını yeniden toplamak gibi.</p>

<p>Her geri dönen eser, sadece bir taş, bir heykel ya da bir çini değil;<br />
bir medeniyetin yeniden kurulan cümlesi gibi.</p>

<p>Ve bu cümle, artık daha gür okunuyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>KÜLTÜR-SANAT, TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/turkiye-kacirilan-anadolu-hazineleri-icin-kuresel-takip-baslatti</guid>
      <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 07:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/i-m-g-4467.jpeg" type="image/jpeg" length="82315"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD’nin İran Hesabı Tutmadı: Tarih Sahaya İndi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/abdnin-iran-hesabi-tutmadi-tarih-sahaya-indi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/abdnin-iran-hesabi-tutmadi-tarih-sahaya-indi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD’nin Venezuela’da uyguladığı “lideri hedef al, ülkeyi ele geçir” modeli sahada hızlı sonuç verdi. Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasıyla birlikte ülke yönetimi kısa sürede yeniden şekillendi. Güç boşluğu oluştu, yeni siyasi yapı hızla kuruldu ve Washington açısından operasyon “başarılı” olarak kayda geçti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ancak aynı yaklaşım İran’da bambaşka bir tablo ortaya çıkardı. Hamaney başta olmak üzere en üst düzey isimlere yönelik operasyonlara rağmen sistem çözülmedi. Devlet yapısı ayakta kaldı, güvenlik mekanizmaları dağılmadı, iç çözülme beklentisi gerçekleşmedi.</p>

<p>Bu fark tesadüf değil. Temel mesele, iki ülkenin devlet yapısındaki tarihsel derinlik farkı.</p>

<p><br />
Venezuela modeli: Lider giderse sistem çöker</p>

<p>Venezuela örneğinde sistem büyük ölçüde lider merkezli işliyordu.<br />
• Siyasi yapı kişisel otoriteye dayanıyordu<br />
• Ekonomik kriz toplumsal çözülmeyi hızlandırmıştı<br />
• Kurumsal yapı zayıflamıştı</p>

<p>Bu nedenle liderin devre dışı bırakılması, domino etkisi yarattı.</p>

<p><br />
İran: Lider değil, sistem devleti</p>

<p>İran’da ise yapı tamamen farklı.</p>

<p>Burada devlet:<br />
• Tek bir lidere bağlı değil<br />
• Kurumsal ve ideolojik katmanlara yayılmış<br />
• krizlere karşı dirençli</p>

<p>Bu farkın kökeni modern siyaset değil, binlerce yıllık devlet geleneği.</p>

<p>Pers geleneği: Yıkılır ama yok olmaz</p>

<p>İran’ı anlamak için bugünden çok tarihe bakmak gerekiyor. Çünkü bu coğrafyada devlet sadece bir yönetim biçimi değil, süreklilik gösteren bir “refleks”.</p>

<p>1. Ahamenişler: İlk büyük devlet aklı</p>

<p>M.Ö. 550’de kurulan Ahameniş İmparatorluğu, merkezi yönetim, eyalet sistemi ve güçlü bürokrasiyle tarihin ilk büyük devlet modellerinden birini oluşturdu.<br />
Bu modelin en önemli özelliği şuydu: merkez güçlü, sistem sürdürülebilir.</p>

<p>2. Büyük İskender yıktı, ama Pers aklı geri döndü</p>

<p>M.Ö. 330’da İskender Pers İmparatorluğu’nu yıktı.<br />
Ancak bu bir son olmadı.</p>

<p>Kısa süre sonra:<br />
• Partlar ortaya çıktı<br />
• ardından Sasani İmparatorluğu kuruldu</p>

<p>Yani devlet yıkıldı ama devlet geleneği devam etti.</p>

<p>3. Arap fetihleri: Din değişti, devlet refleksi değişmedi<br />
7. yüzyılda İslam fetihleriyle Pers toprakları el değiştirdi.<br />
Ancak İran:</p>

<p>• kültürel kimliğini korudu<br />
• bürokratik geleneğini sürdürdü</p>

<p>Hatta Abbasi yönetiminde bile Pers bürokratlar devletin bel kemiği oldu.</p>

<p>4. Moğol istilası: En büyük yıkım, en hızlı toparlanma<br />
13. yüzyılda Moğollar İran’ı adeta yerle bir etti.<br />
Şehirler yakıldı, nüfus kırıldı.</p>

<p>Ama sonuç yine değişmedi:<br />
• İlhanlılar kuruldu<br />
• ardından Safeviler geldi</p>

<p>Yani en sert yıkım bile sistemi yok edemedi.</p>

<p>5. Modern İran: Krizle güçlenen yapı</p>

<p>1979 devrimi sonrası İran:<br />
• savaşlar<br />
• yaptırımlar<br />
• izolasyon</p>

<p>yaşadı.</p>

<p>Ancak her kriz sonrası:<br />
• devlet daha merkezi hale geldi<br />
• güvenlik yapısı güçlendi</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bugün görülen direnç, bu tarihsel alışkanlığın sonucu.</p>

<p>ABD’nin stratejik yanılgısı</p>

<p>ABD, Venezuela’da işe yarayan modeli İran’a uygulayabileceğini düşündü.<br />
Ancak kritik farkı gözden kaçırdı:<br />
• Venezuela: lider merkezli sistem<br />
• İran: sistem merkezli devlet</p>

<p>Bu yüzden İran’da liderlere yönelik operasyonlar çözülme değil, daha sert bir bütünleşme doğurdu.</p>

<p>Yeni savaş: Görünmeyen cepheler</p>

<p>Bugün İran, savaşı klasik askeri alandan çıkarıp farklı alanlara taşıyor:<br />
• Enerji hatları<br />
• Küresel ticaret yolları<br />
• bölgesel vekil güçler</p>

<p>Bu da süreci uzatan, maliyeti artıran ve sonucu belirsizleştiren bir yapı oluşturuyor.</p>

<p>Sonuç: Tarihi okumadan strateji kurulmaz</p>

<p>Gelinen noktada ortaya çıkan tablo net:</p>

<p>ABD, Venezuela’da başarı elde etti çünkü karşısında kırılgan bir sistem vardı.<br />
İran’da ise aynı yöntem başarısız oldu çünkü karşısında yıkılsa da kendini yeniden üreten bir devlet geleneği bulunuyor.</p>

<p>Bugünün en kritik gerçeği şu:</p>

<p>İran’da mesele lider değil, tarihin kendisi.</p>

<p><strong>Yadigar Akbaba (Uluslararası İlişkiler Uzmanı)</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/abdnin-iran-hesabi-tutmadi-tarih-sahaya-indi</guid>
      <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 20:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/i-m-g-4257.jpeg" type="image/jpeg" length="35937"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[1915’te Bir Sınıfın Tamamı Şehit Düştü: 346 Tıp Öğrencisi ve 262 Hekimin Acı Hikâyesi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/1915te-bir-sinifin-tamami-sehit-dustu-346-tip-ogrencisi-ve-262-hekimin-aci-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/1915te-bir-sinifin-tamami-sehit-dustu-346-tip-ogrencisi-ve-262-hekimin-aci-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemalettin Aydın, Çanakkale Zaferi’nin yıl dönümünde yaptığı açıklamada, Türk tıp tarihinin en çarpıcı ve en ağır kayıplarından birine dikkat çekti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Rektör Aydın, 1915 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye kaydolan 1. sınıf öğrencilerinin tamamının cepheye giderek şehit düştüğünü belirterek, “Bu yalnızca bir kayıp değil; Türk hekimliğinin karakterini şekillendiren fedakârlığın adıdır” dedi.</p>

<p><img alt="Çanakkale’de Bir Nesil Yok Oldu: 1915’li Tıbbiyelilerin Tamamı Cepheden Dönemedi" class="detail-photo img-fluid" height="1203" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/7253c332-0a92-4587-aa86-66acad23184a.jpeg" width="1430" /><br />
Bir Sınıfın Yokluğu, Bir Milletin Hafızası<br />
Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte yalnızca orduların değil, toplumun en eğitimli kesimlerinin de cepheye yöneldiğini ifade eden Aydın, tıbbiyelilerin bu süreçte üstlendiği rolün tarihsel önemine dikkat çekti.<br />
1914 yılında savaşın başlamasıyla birlikte Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane öğrencilerinin silah altına alındığını belirten Aydın, “Henüz hayatlarının başında olan genç hekim adayları, kalemlerini bırakıp cepheye koştu. Çanakkale başta olmak üzere birçok cephede yalnızca savaşmadılar; aynı zamanda yaralılara şifa dağıtan kahramanlar olarak görev yaptılar” ifadelerini kullandı.<br />
Aydın’a göre bu tablo, yalnızca bir savaş hikâyesi değil, aynı zamanda bir meslek ahlakının ve bir millet bilincinin en saf haliydi.<br />
Eğitim Duran, Şifa Devam Eden Bir Dönem<br />
Savaşın en yoğun yıllarında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin eğitim faaliyetlerine ara verildiğini belirten Aydın, okulun bir süreliğine Hilal-i Ahmer Hastanesi olarak hizmet verdiğini hatırlattı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><img alt="Çanakkale’de Bir Nesil Yok Oldu: 1915’li Tıbbiyelilerin Tamamı Cepheden Dönemedi-1" class="detail-photo img-fluid" height="1041" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/c386397a-4133-4053-b1ab-64584cab5d01.jpeg" width="1600" /><br />
Tüm hocaların ve öğrencilerin askeri birliklere dağıtıldığını ifade eden Aydın, 1915-1916 yıllarında tıbbiyelilerin yalnızca cephede değil, cephe gerisinde kurulan sahra hastanelerinde ve tahaffuzhanelerde de görev aldığını vurguladı.<br />
“O günün şartlarında en büyük tehdit yalnızca düşman kurşunu değildi. Bulaşıcı hastalıklar, yetersiz beslenme ve imkânsızlıklar ordumuzu ciddi şekilde etkiliyordu. Bu nedenle yapılan sağlık kontrolleri ve aşılama çalışmaları, muharip gücün korunmasında hayati rol oynadı” diyen Aydın, tıbbiyelilerin savaşın görünmeyen cephesinde de kritik görevler üstlendiğini ifade etti.<br />
Rakamların Sessiz Çığlığı<br />
Prof. Dr. Kemalettin Aydın, savaşın tıp camiası üzerindeki yıkıcı etkisini somut verilerle ortaya koydu. Açıklanan rakamlar, yalnızca bir dönemin değil, bir neslin kaybını gözler önüne serdi:<br />
• Birinci Dünya Savaşı boyunca 765 tıp öğrencisinden 346’sı şehit düştü<br />
• Aynı dönemde 262 Osmanlı hekimi cephelerde hayatını kaybetti<br />
• 1915 yılında Tıbbiye’ye başlayan 1. sınıf öğrencilerinin tamamı Çanakkale’de şehit oldu<br />
• Bu ağır kayıplar nedeniyle Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane 1921 yılında hiç mezun veremedi<br />
Aydın, bu tabloyu değerlendirirken, “Bu sadece bir eğitim kaybı değildir; bir milletin geleceğine yön verecek hekimlerin toprağa düşmesidir” ifadelerini kullandı.<br />
Bir Okulun Kaybı, Bir Mesleğin Hafızası<br />
Tıbbiyelilerin cephede üstlendiği rolün yalnızca askeri bir görev olmadığını vurgulayan Aydın, onların aynı zamanda insan hayatını önceleyen bir anlayışın temsilcisi olduğunu belirtti.<br />
Cephede yaralı bir askerin başında nöbet tutan, sınırlı imkânlarla hayat kurtarmaya çalışan, gerektiğinde kendi canını hiçe sayan bu gençlerin, bugün “tıbbiyeli ruhu” olarak ifade edilen anlayışın temelini oluşturduğunu söyledi.</p>

<p><img alt="8A3Db0Bc F47C 4Fb6 Bce1 Ddd5B6A22Ad6" class="detail-photo img-fluid" height="1142" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/8a3db0bc-f47c-4fb6-bce1-ddd5b6a22ad6.jpeg" width="1600" /><br />
Aydın’a göre bu ruh; fedakârlık, adalet, merhamet ve vatan sevgisinin birleşiminden doğan bir miras niteliği taşıyor.<br />
“Beyaz Önlük Bir Meslek Değil, Bir Adanmışlıktır”<br />
Modern sağlık sisteminin geldiği noktaya dikkat çeken Aydın, bugünün imkânlarının arkasında bu büyük fedakârlığın bulunduğunu ifade etti:<br />
“Bugün en ileri teknolojilerle donatılmış hastanelerde görev yapabiliyorsak, bu, cephede bir damla ilacı bile adaletle paylaştıran bir anlayışın mirasıdır. Beyaz önlük yalnızca bir meslek kıyafeti değildir; gerektiğinde vatan uğruna kefene dönüşebilecek bir adanmışlığın sembolüdür.”<br />
Çanakkale Ruhunun Sessiz Kahramanları<br />
Çanakkale Savaşı’nda yalnızca askerlerin değil; tıbbiyelilerin, mülkiyelilerin, müderrislerin ve aydın bir kuşağın da cepheye koştuğunu hatırlatan Aydın, bu durumun milletin topyekûn mücadelesinin en açık göstergesi olduğunu ifade etti.<br />
“Bu millet, en zor anında en değerli evlatlarını tereddüt etmeden vatan için feda etmiştir” diyen Aydın, bu fedakârlığın bugün dahi toplumsal hafızayı şekillendirdiğini belirtti.<br />
“Çanakkale Geçilmez Diyebiliyorsak…”<br />
Prof. Dr. Kemalettin Aydın, açıklamasını şu sözlerle tamamladı:<br />
“Bugün ‘Çanakkale geçilmez’ diyebiliyorsak, bunu o gençlerin fedakârlığına borçluyuz. Onlar yalnızca vatanı savunmadı; aynı zamanda insanlığa hizmet eden bir mesleğin en yüce örneğini sergiledi. Bizler bayrağımızın rengini şehitlerimizin kanından aldığını bilen bir milletiz. Bu toprakları bize vatan kılan tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/1915te-bir-sinifin-tamami-sehit-dustu-346-tip-ogrencisi-ve-262-hekimin-aci-hikayesi</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 13:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/da1db6af-33df-496a-aea4-55a7e82f4875.jpeg" type="image/jpeg" length="84535"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trabzon’un Çanakkale Destanı: 155 Şehit, Bir Asırlık Onur]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonun-canakkale-destani-155-sehit-bir-asirlik-onur</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonun-canakkale-destani-155-sehit-bir-asirlik-onur" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’un vatan uğruna verdiği bedel, Çanakkale’de tarihe kazındı. 1915 yılında başlayan Çanakkale Savaşı boyunca Trabzon merkez ve ilçelerinden toplam 155 kahraman şehit verildi. Bu rakam yalnızca bir sayı değil; bir şehrin, bir neslin fedakârlık destanı olarak kayıtlara geçti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İlk Şehitlerden Biri Trabzon’dan</p>

<p>15 Şubat 1915’te başlayan savaşın en çarpıcı anlarından biri, Trabzonlu bir subayın şehadetiyle yaşandı. 1893 doğumlu Trabzonlu Teğmen Murtaza Efendi, Seddülbahir Kalesi’nde görev başındayken saat 16.10’da düşman gemilerinden atılan merminin isabet etmesi sonucu şehit düştü.<br />
2. Batarya 2. Takım Komutanı olan Murtaza Efendi, gözetleme noktasında vurularak Çanakkale’nin ilk kayıplarından biri oldu.</p>

<p>Nusret’in Sessiz Zaferinde Bir Trabzonlu</p>

<p>Çanakkale Savaşı’nın kaderini değiştiren en kritik hamlelerden biri, Nusret Mayın Gemisinin döşediği mayınlardı. Bu tarihi görevin başındaki isim ise Akçaabatlı İsmail Hakkı Beydi.</p>

<p>Hakkı Bey’in döşediği 26 mayın, itilaf donanmasının ilerleyişini durdurdu ve savaşın seyrini değiştirdi. Bu stratejik hamle sonrası İngiliz kuvvetleri geri çekilmek zorunda kaldı. Hatta dönemin önemli isimlerinden Winston Churchill’in bile bu başarının etkisini dile getirdiği aktarılır.</p>

<p>Göklerde ve Cephede Trabzon İmzası</p>

<p>Trabzonlu kahramanlar sadece karada değil, gökyüzünde de görev aldı.<br />
Pilot Savmi Uçan, Çanakkale semalarında keşif uçuşları yaparak kritik istihbaratlar sağladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Cephede ise bir başka Trabzonlu isim öne çıktı:<br />
Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi, 5. Tümen 13. Alay 3. Tabur 11. Bölük Komutanı olarak askerlerinin önünde savaşırken 19 Mayıs 1915’te şehit düştü.</p>

<p>Bir Şehrin Hafızasında Sarsılmaz Yer</p>

<p>Trabzon’un verdiği 155 şehit, yalnızca askeri bir kayıp değil; aynı zamanda bir milletin bağımsızlık iradesinin simgesi oldu.</p>

<p>Çanakkale’de yazılan bu destan, Karadeniz’in hırçın dalgaları gibi hafızalarda yankılanmaya devam ediyor.<br />
Her biri, birer isimden öte; birer hikâye, birer fedakârlık ve birer emanettir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonun-canakkale-destani-155-sehit-bir-asirlik-onur</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 09:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/i-m-g-3945.jpeg" type="image/jpeg" length="19798"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[1827’den 1919’a: Prof. Dr. Cevdet Erdöl 14 Mart’ın Çıkış Hikayesini Anlattı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/1827den-1919a-direnisin-hikayesi-cevdet-erdol-14-martin-cikis-hikanlatti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/1827den-1919a-direnisin-hikayesi-cevdet-erdol-14-martin-cikis-hikanlatti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[14 Mart Tıp Bayramı dolayısıyla konuşan Prof. Dr. Cevdet Erdöl, tıbbiyelilerin tarih boyunca yalnızca hekimlik yapan bir meslek grubunun temsilcileri olmadığını; gerektiğinde vatanın bağımsızlığı için mücadele eden bir iradenin sembolü olduklarını vurguladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Erdöl, 14 Mart’ın sıradan bir meslek günü değil, işgale karşı yükselen bir direnişin ve milli şuurun adı olduğunu ifade etti.</p>

<p>Tıp, vatan ve ilim sevdasını aynı potada buluşturan bir bilim insanı olan Prof. Dr. Cevdet Erdöl, 14 Mart’ın arkasındaki tarihi ve fikri arka planı anlatarak tıbbiyelilerin milletin en zor zamanlarında daima ön saflarda yer aldığını söyledi.</p>

<p>14 Mart’ın Kökeni 1827’ye Uzanan Bir Tarih</p>

<p>Erdöl konuşmasında 14 Mart’ın kökeninin 1827 yılına dayandığını hatırlattı. Osmanlı padişahı II. Mahmud döneminde hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin girişimleriyle modern anlamdaki ilk tıp okulu olan Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire, 14 Mart 1827 tarihinde kurulmuştu. Bu tarih, modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul edildi.</p>

<p><img alt="14 Mart’ın Gerçek Hikâyesi: 1827’den 1919’a Tıbbiyelilerin Direnişi" class="detail-photo img-fluid" height="889" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/a-c9-d-a-c05-34-b1-4105-b8-e2-c-c-b341-d-f-d82-c.jpeg" width="838" /></p>

<p>Osmanlı’da sağlık alanında modernleşmenin önemli bir ivme kazandığı dönemlerden biri de Sultan Abdülhamid Han dönemi oldu. Bu süreçte pek çok hastane, doğumevi ve modern sağlık kurumu açıldı; tıpta ihtisaslaşmanın temelleri atıldı. 1903 yılında açılan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ise yalnızca bir eğitim kurumu değil, aynı zamanda bilim ve fikir dünyasına yön veren bir merkez haline geldi.</p>

<p>Çanakkale’de Tıbbiyelilerin Fedakârlığı</p>

<p>Birinci Dünya Savaşı yıllarında tıp öğrencileri cephelerde görev aldı. Savaş boyunca 765 tıp öğrencisinden 346’sı şehit düştü. 1915 yılında Tıbbiye’ye kaydolan birinci sınıf öğrencilerinin tamamının Çanakkale’de şehit olması nedeniyle okul 1921 yılında mezun veremedi.</p>

<p>Bu durum, tıbbiyelilerin yalnızca hastanelerde değil, vatanın müdafaasında da nasıl fedakârca görev aldığının en çarpıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçti.</p>

<p>14 Mart 1919: İşgale Karşı İlk Tepki</p>

<p>14 Mart Tıp Bayramı’nın gerçek anlamı ise 1919 yılında İstanbul’un işgali sırasında ortaya çıktı. İşgal altındaki Haydarpaşa’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de öğrenciler tarafından düzenlenen toplantı, tıbbiyelilerin işgale karşı ilk organize tepkilerinden biri oldu.</p>

<p>Toplantı sırasında yapılan konuşmaların ardından tıbbiyeliler okulun iki saat kulesi arasına büyük bir Türk bayrağı astı. Bu sembolik eylem, işgale karşı direnişin simgelerinden biri haline geldi ve kısa sürede tüm ülkeye yayılan milli mücadele ruhunun önemli işaretlerinden biri oldu.</p>

<p>Tıbbiyeliler Milli Mücadelede Ön Saflardaydı</p>

<p>İşgal yıllarında tıp öğrencilerinin bir kısmı Anadolu’ya geçerek Kuvayı Milliye saflarına katıldı. Okulda kalan öğrenciler ise işgal kuvvetlerine ait cephaneliklerden hayatlarını riske atarak silah kaçırdı ve bunları Anadolu’ya ulaştırdı.</p>

<p>Tıbbiyeliler ayrıca düzenlenen mitinglerde de ön saflarda yer aldı. Sivas Kongresi’ne katılan Tıbbiyeli Hikmet Bey’in manda yönetimine karşı yaptığı konuşma, Milli Mücadele tarihinin unutulmaz anlarından biri olarak kayıtlara geçti.</p>

<p>Aynı Ruh 15 Temmuz’da ve Pandemide de Görüldü</p>

<p>Prof. Dr. Cevdet Erdöl, tıbbiyeli ruhunun yalnızca geçmişte kalmadığını, modern Türkiye’de de aynı şekilde yaşadığını belirtti.</p>

<p>15 Temmuz darbe girişimi sırasında sağlık çalışanlarının büyük fedakârlık gösterdiğini ifade eden Erdöl, o gece hastanelerde görev yapan sağlık personelinin milletin yanında yer aldığını söyledi.</p>

<p>Benzer şekilde Covid-19 pandemisi sırasında da sağlık çalışanlarının büyük bir özveriyle görev yaptığını vurgulayan Erdöl, salgın sürecinde hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının hatırasının daima yaşatılması gerektiğini dile getirdi.</p>

<p>“14 Mart Bir Direnişin Adıdır”</p>

<p>Prof. Dr. Cevdet Erdöl konuşmasının sonunda 14 Mart’ın yalnızca bir kutlama günü olmadığını vurgulayarak şu mesajı verdi:</p>

<p>“1827’nin yenilikçi ruhu, 1919’un direnişçi ruhu ve milletimizin her zorlu imtihanda ortaya koyduğu irade bugün de yaşamaktadır. Tıbbiyeli ruhu, milletinin ihtiyaç duyduğu her an hazır olduğunu tarih boyunca göstermiştir.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Erdöl, başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutlayarak konuşmasını tamamladı.</p>

<p>“Sağlıklı bir dünya, mutlu ve memnun sağlık çalışanlarının emeğiyle yükselecektir.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/1827den-1919a-direnisin-hikayesi-cevdet-erdol-14-martin-cikis-hikanlatti</guid>
      <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 14:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/ba625651-3dc3-4c20-b66f-df382ea64146.jpeg" type="image/jpeg" length="43479"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İlber Ortaylı’nın Vasiyeti Gündemde: Gelibolu’ya mı Gömülecek?]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/ilber-ortaylinin-vasiyeti-gundemde-geliboluya-mi-gomulecek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/ilber-ortaylinin-vasiyeti-gundemde-geliboluya-mi-gomulecek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türk tarihçiliğinin en önemli isimlerinden biri olan Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın vefatının ardından, yıllar önce dile getirdiği vasiyet yeniden gündeme geldi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ortaylı’nın bir programda “Bir gün ölürsem Gelibolu’ya defnedilmek isterim” sözleri, kamuoyunda “Gelibolu’ya mı gömülecek?” sorusunu beraberinde getirdi.</p>

<p>Haber Metni:<br />
Tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybettiği bildirilen ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın ardından Türkiye genelinde büyük bir üzüntü yaşanırken, Ortaylı’nın geçmişte yaptığı bir açıklama yeniden tartışılmaya başlandı.</p>

<p>İlber Ortaylı, katıldığı bir televizyon programında mezarıyla ilgili konuşurken, kalabalık ve gösterişli defin törenlerinden hoşlanmadığını ifade ederek şu sözleri kullanmıştı:</p>

<p>“Bir gün ölürsem Gelibolu’ya defnedilmek isterim.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tarihçinin bu sözleri, özellikle sosyal medyada geniş yankı uyandırırken Gelibolu’da defnedilme ihtimali gündeme geldi. Çanakkale’nin Gelibolu ilçesi, Osmanlı ve Türk tarihinin en önemli sembol mekânlarından biri olarak kabul ediliyor. Çanakkale Savaşları’nın yaşandığı bu topraklar, tarih bilincine verdiği önemle tanınan Ortaylı için de özel bir anlam taşıyor.</p>

<p>Öte yandan Ortaylı’nın cenaze programı ve defin yeri konusunda aile ve yetkililer tarafından yapılacak resmî açıklamanın beklendiği ifade ediliyor. Kamuoyunda merak edilen “İlber Ortaylı Gelibolu’ya mı gömülecek?” sorusunun yanıtı, yapılacak açıklamayla netlik kazanacak.</p>

<p>Prof. Dr. İlber Ortaylı, Osmanlı tarihi, imparatorluklar tarihi ve Türk modernleşmesi üzerine yaptığı çalışmalarla yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası akademi dünyasında da saygın bir yer edinmişti. Yazdığı kitaplar, televizyon programları ve konferanslarıyla geniş kitlelere tarih sevgisi aşılayan Ortaylı, ardında büyük bir akademik miras bıraktı.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/ilber-ortaylinin-vasiyeti-gundemde-geliboluya-mi-gomulecek</guid>
      <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 17:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/i-m-g-3427.jpeg" type="image/jpeg" length="15023"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tıbbiyelilerin Kaybolan Nesli: 765 Öğrenciden 346’sı Çanakkale'de Şehit Düştü]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/tibbiyelilerin-kaybolan-nesli-765-ogrenciden-346si-canakkalede-sehit-dustu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/tibbiyelilerin-kaybolan-nesli-765-ogrenciden-346si-canakkalede-sehit-dustu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tarih bazen sadece cephedeki askerleri değil, cephe gerisindeki fedakâr insanları da yazar. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti için yalnızca askeri değil aynı zamanda tıbbi kadrolar açısından da büyük bir kayıp anlamına geliyordu. Savaşın en ağır bedellerinden birini ise doktorlar ve tıp öğrencileri ödedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Cephelerde 262 Osmanlı Hekimi Şehit Oldu</h2>

<p>Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı ordusunda görev yapan <strong>262 doktor şehit oldu</strong>. Ancak bu kayıpların önemli bir kısmı doğrudan silahlı çatışmalardan değil, cephe koşullarının yarattığı <strong>salgın hastalıklardan</strong> kaynaklandı.</p>

<p>Cephe gerisinde kurulan sahra hastaneleri, çoğu zaman savaş meydanlarından daha ölümcül bir ortam haline geliyordu. Hijyen koşullarının yetersizliği, yetersiz ilaç ve aşılama imkanları nedeniyle özellikle <strong>tifüs, kolera ve dizanteri</strong> hızla yayılıyordu.</p>

<p>Osmanlı arşivlerine ve askeri tıp kayıtlarına göre yalnızca <strong>Kafkas Cephesi’nde görev yapan 40 doktor tifüs nedeniyle hayatını kaybetti</strong>. Hekimler, hem askerleri hem de sivilleri tedavi etmeye çalışırken aynı hastalıklara yakalanarak yaşamlarını yitiriyordu.</p>

<h2>Salgın Hastalıklar Cepheden Daha Ölümcül Oldu</h2>

<p>Birinci Dünya Savaşı’nda savaş kadar hastalıklar da ölüm saçtı. Cephelerde yaralanan asker sayısı kadar, hatta bazı cephelerde daha fazla asker <strong>bulaşıcı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetti</strong>.</p>

<p>Doktorlar ise hastalarla sürekli temas halinde oldukları için bu salgınlara karşı en savunmasız gruplardan biri haline geldi. Sahra hastanelerinde çalışan hekimler çoğu zaman <strong>koruyucu ekipman olmadan</strong>, sınırlı imkanlarla görev yapıyordu.</p>

<p>Bu nedenle birçok doktor, askerleri tedavi ederken <strong>aynı hastalıkların kurbanı oldu</strong>.</p>

<h2>En Büyük Bedeli Tıbbiyeliler Ödedi</h2>

<p>Savaşın en dramatik tablosu ise <strong>tıp öğrencileri arasında</strong> ortaya çıktı. İstanbul’daki <strong>Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane</strong> öğrencileri, savaşın başlamasıyla birlikte gönüllü olarak cephelere gönderildi.</p>

<p>Kayıtlara göre savaş yıllarında okulda eğitim gören <strong>765 tıp öğrencisinden 346’sı şehit düştü</strong>. Bu rakam, öğrencilerin neredeyse yarısının cephelerde hayatını kaybettiğini gösteriyor.</p>

<p>Bu durum Osmanlı tıp eğitiminin tarihindeki en ağır kayıplardan biri olarak kabul ediliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>1915 Sınıfı: Mezun Olamayan Kuşak</h2>

<p>Tarihin en çarpıcı örneklerinden biri ise <strong>1915 yılında Tıbbiye’ye kaydolan öğrenciler</strong> oldu. Bu sınıftaki öğrenciler daha eğitimlerinin ilk yılında cepheye gönderildi.</p>

<p>Çanakkale başta olmak üzere farklı cephelerde görev alan bu öğrencilerin <strong>tamamına yakını şehit oldu</strong>.</p>

<p>Bu kayıpların sonucu olarak <strong>Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane 1921 yılında mezun veremedi</strong>. Çünkü mezun olacak öğrencilerin büyük bölümü savaşta hayatını kaybetmişti.</p>

<h2>Türk Tıbbının Sessiz Kahramanları</h2>

<p>Birinci Dünya Savaşı yalnızca askerlerin değil, <strong>doktorların ve tıbbiyelilerin de savaşıydı</strong>. Cephede yaralı askerleri kurtarmaya çalışan genç hekimler ve öğrenciler, çoğu zaman silah yerine <strong>stetoskopla savaşın içinde yer aldı</strong>.</p>

<p>Bugün Türk tıp tarihine bakıldığında, o dönemin tıbbiyelileri yalnızca birer öğrenci değil, aynı zamanda <strong>vatan savunmasının sessiz kahramanları</strong> olarak anılıyor.</p>

<p>Bir asır önce cephelerde hayatını kaybeden bu hekimler ve tıp öğrencileri, modern Türkiye’nin sağlık sisteminin temelini atan fedakâr kuşaklardan biri olarak tarihteki yerini koruyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/tibbiyelilerin-kaybolan-nesli-765-ogrenciden-346si-canakkalede-sehit-dustu</guid>
      <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 11:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/canakkale-hekim.jpg" type="image/jpeg" length="87317"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[14 Mart Tıp Bayramı’nın Hikâyesi: Tıbbiyelilerin İşgale Karşı Direnişi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/14-mart-tip-bayraminin-hikayesi-tibbiyelilerin-isgale-karsi-direnisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/14-mart-tip-bayraminin-hikayesi-tibbiyelilerin-isgale-karsi-direnisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Özel bir anlam yüklenmiş birçok gün vardır. Ancak “14 Mart”, alelade seçilmiş bir tarih ya da yalnızca takvimde işaretlenen bir gün değildir. Daha da ötesi 14 Mart bir “tıp günü” değil, bir Tıp Bayramıdır. Çünkü bu tarih yalnızca bir mesleğin kutlandığı gün değil; vatan sevgisinin, cesaretin ve fedakârlığın hatırlandığı bir direniş günüdür.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tıp Bayramı’nın hikâyesi, ülkemizde modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilen <strong>14 Mart 1827</strong> tarihine uzanır. Ancak bu gün gerçek anlamını <strong>14 Mart 1919’da</strong> kazanmıştır. Zira bu tarih, işgale karşı yükselen bir direnişin ve bir milletin onurunu koruma kararlılığının sembolü hâline gelmiştir.</p>

<p>14 Mart’ın çıkış noktası, Osmanlı Devleti’nin 30. padişahı ve 109. İslam halifesi <strong>II. Mahmud</strong> dönemine dayanır. II. Mahmud’un 31 yıllık saltanatı siyasi açıdan zorlu bir dönem olmakla birlikte, modernleşme adımlarının da atıldığı bir süreçtir. Bu reformların önemli yansımalarından biri sağlık alanında görülür.</p>

<p>Dönemin hekimbaşısı <strong>Mustafa Behçet Efendi</strong>, modern tıp eğitiminin medrese sistemi dışında, çağdaş yöntemlerle verilmesi gerektiğini savunur. Süleymaniye Tıp Medresesi’nde yetişmiş olmasına rağmen, tıbbın modern okullarda öğretilmesi gerektiğine inanır ve bu doğrultuda girişimlerde bulunur.</p>

<p>1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırılmış ve yerine <strong>Asakir-i Mansure-i Muhammediye</strong> ordusu kurulmuştur. Yeni kurulan bu ordunun hekim ve cerrahlara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç doğrultusunda Mustafa Behçet Efendi’nin girişimleriyle modern anlamdaki ilk tıp okulu olan <strong>Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire</strong>, 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda açılmıştır.</p>

<p><strong>II. Abdülhamid</strong> döneminde sağlık alanında önemli gelişmeler yaşanır. Osmanlı coğrafyasında birçok sağlık kurumu inşa edilir, mevcut kurumlar onarılır, ameliyathaneler ve doğumevleri açılır, tıpta branşlaşma hız kazanır. Bu dönemin en önemli eserlerinden biri <strong>Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane</strong>dir. Yapımına 1894 yılında başlanan bu modern tıp okulunun açılışı 6 Kasım 1903’te gerçekleştirilmiştir. Almanca, Fransızca ve Türkçe eğitim verilen bu kurum yalnızca hekimler değil, aynı zamanda önemli bilim insanları ve devlet adamları da yetiştirmiştir.</p>

<p>1914’te Birinci Dünya Savaşı başladığında tıbbiyeliler de cepheye çağrılmıştır. 1915’ten itibaren tıp öğrencileri başta <strong>Çanakkale</strong> olmak üzere pek çok cephede görev almıştır. Bu süreçte tüm hocalar ve öğrenciler askeri birliklere dağıtıldığı için <strong>Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane bir yıl boyunca kapalı kalmış</strong>, bina ise <strong>Hilal-i Ahmer Hastanesi</strong> olarak kullanılmıştır.</p>

<p>Birinci Dünya Savaşı boyunca <strong>765 tıp öğrencisinden 346’sı şehit düşmüş</strong>, geri dönememiştir. Daha da acısı, 1915 yılında Tıbbiye’ye kayıt yaptıran birinci sınıf öğrencilerinin tamamı Çanakkale’de şehit olmuş ve bu nedenle <strong>1921 yılında Tıbbiye hiç mezun verememiştir</strong>.</p>

<p>Savaşın ardından İstanbul işgal edilmiştir. <strong>13 Kasım 1918’de</strong> müttefik donanmaları İstanbul önlerine demirlediğinde, Haydarpaşa’daki Tıbbiye binasının pencerelerinden bu manzarayı izleyen öğrenciler ve hocalar gözyaşlarını tutamamıştır.</p>

<p>O sırada <strong>Tıbbiyeli Tevfik Salim</strong>, arkadaşlarına hitaben şu sözleri söylemiştir:</p>

<p>“Efendiler! Ordusu asla mağlup olmamış bir milletin çocuklarısınız. Çanakkale’de aylarca ateş ve ölüm saçan ve büyüklerinizi korkutup yenemeyen bu donanmanın bugünkü kuru gürültüsü sizi telaşlandırmasın.”</p>

<p>Aynı gün <strong>Mustafa Kemal Paşa</strong>, Adana’dan trenle İstanbul’a dönmüştür. Öğlen saatlerinde Haydarpaşa Garı’na gelen Mustafa Kemal Paşa, Boğaz’daki işgal gemilerini görünce yanında bulunan yaveri <strong>Cevat Abbas’a</strong> şu meşhur sözlerini söylemiştir:</p>

<p><strong>“Geldikleri gibi giderler.”</strong></p>

<p>İngilizler Aralık 1918’de Tıbbiye’yi işgal etmek istemiş, öğrencilerin direnişi nedeniyle bu ancak <strong>3 Şubat 1919’da</strong> gerçekleşebilmiştir. İşgal sonrası öğrenciler çatı katına sürülmüş, karyolaları alınmış ve yer döşeklerinde yatmaya mecbur bırakılmıştır. Gece tuvaletlere inmeleri dahi yasaklanmış, askeri öğrencilerin üniformaları çıkarılmış ve okula alınacak öğrenci sayısı <strong>20 ile sınırlandırılmıştır</strong>.</p>

<p>Bütün bu baskılara rağmen tıbbiyeliler direnişten vazgeçmemiştir. <strong>15 genç tıbbiyeli</strong>, bir gece Fenerbahçe’deki İngiliz cephaneliğini basarak silah ve bombaları kaçırmış, bunları işgal altındaki Tıbbiye binasının bodrumunda saklamış ve Anadolu’ya ulaştırmıştır.</p>

<p>İşgal güçleri eğitimi durdurmak istemiş ancak dört Fransız hekimin eğitim kadrosuna alınması ve öğrenci sayısının sınırlandırılması şartıyla eğitime izin verilmiştir. Öğrencilerin karyolaları işgalci askerler için alınmış, üniforma giymeleri yasaklanmıştır. Bu durumu protesto eden tıbbiyeliler, başlarında fes, üzerlerinde pijama ya da gecelik entarilerle derslere girmiştir.</p>

<p>Okullarının işgalini kabullenemeyen bazı öğrenciler Anadolu’ya geçerek <strong>Kuvayı Milliye’ye katılmış</strong>, okulda kalanlar ise kurdukları gizli teşkilatlar aracılığıyla İstanbul’daki depolardan silah kaçırıp sandallar ve gemilerle Anadolu’ya taşımıştır.</p>

<p>İşte bu atmosferde, ay yıldızlı bayrağın dışında başka bir bayrağın İstanbul’da dalgalanmasına daha fazla sessiz kalamayan tıbbiyeliler, <strong>Sırrı, Kazım İsmail, Yusuf, Müfit ve Hikmet</strong>’in öncülüğünde bir protesto toplantısı düzenleme kararı alır. Okul yönetimine Tıbbiyenin kuruluşunun <strong>92. yılını kutlayacaklarını</strong> bildirirler.</p>

<p><strong>14 Mart 1919</strong> günü Beyazıt’taki <strong>Darülfünun</strong> binasında düzenlenen toplantıya hocalar, yabancı Kızılhaç temsilcileri, Fransız sıhhiye yetkilileri, İnas Darülfünunu öğrencileri ve basın temsilcileri katılır.</p>

<p>Burada konuşma yapan <strong>Dr. Memduh Necdet</strong>, tarihe geçen şu sözleri söyler:</p>

<p>“İtiraf ediyoruz ki vatan, bilhassa onun kalbi ve beyni olan İstanbul korkunç bir buhran geçiriyor. Ama korkmuyoruz… Buradayız, burada kalacağız… İstanbul bizimdir; çünkü halife ve hakan yatağıdır. İstanbul bizimdir; çünkü şehitler ve tarih buradadır. İstanbul bizimdir; çünkü istiklâl buradadır.”</p>

<p>Bu sözlerin ardından salon alkışlarla yankılanırken İngiliz bahriyelileri toplantıyı zor kullanarak dağıtır ve birçok öğrenciyi tutuklar.</p>

<p>Aynı anda tıbbiyeliler, <strong>Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin iki saat kulesi arasına büyük bir Türk bayrağı asar.</strong> Bu eylem kısa sürede tüm ülkede yankı bulur ve milli mücadelenin sembollerinden biri hâline gelir.</p>

<p>Bugün kutladığımız <strong>14 Mart Tıp Bayramı’nın çıkış noktası işte bu direniştir.</strong> Bu bayramın özünde bir meslek kutlamasından çok, işgale karşı yükselen bir başkaldırı vardır.</p>

<p>Haydarpaşa’da şekillenen <strong>Tıbbiyeli ruhu</strong>, milli mücadele bilinciyle yoğrulmuş bir ruhtur. Tıbbiyeliler ya yaralı Mehmetçiklere şifa veren hekimler olmuş ya da bu toprakları vatan kılmak için canlarını feda eden kahramanlar arasına katılmıştır.</p>

<p>1918’de büyük savaş sona ermiş olsa da tıbbiyeliler için yeni bir mücadele başlamıştır: <strong>Milli Mücadele</strong>. İzmir’in işgalinden sonra düzenlenen mitinglerde Tıbbiye öğrencileri ön saflarda yer almış, bildiriler dağıtmış ve halkı direnişe çağırmıştır.</p>

<p>Tıbbiyeliler daha sonra aralarından bir temsilciyi <strong>Sivas Kongresi’ne</strong> göndermeye karar verir. Topladıkları para yalnızca bir kişinin yol masrafına yettiği için <strong>Hikmet Bey</strong> gönderilir.</p>

<p>Sivas’ta yaptığı konuşma Türk tarihine kazınır:</p>

<p>“Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle reddeder ve takbih ederiz. Farz-ı mahal, manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz.”</p>

<p>Bu sözler kongre salonunda büyük etki yaratır. Bunun üzerine <strong>Mustafa Kemal Paşa</strong> şu değerlendirmeyi yapar:</p>

<p>“Arkadaşlar, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size bağlanmıştır.”</p>

<p>Ardından Hikmet Bey’e dönerek şöyle der:</p>

<p>“Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: <strong>Ya istiklal, ya ölüm!</strong>”</p>

<p>Bu sözler üzerine Hikmet Bey ayağa fırlayarak:</p>

<p>“Var ol Paşam!..”</p>

<p>demiş ve Mustafa Kemal’in elini öpmüştür.</p>

<p>Mustafa Kemal Atatürk, millî meselelerde askeri tıp öğrencilerinin öncü rol oynadığı kanaatini çeşitli zamanlarda dile getirmiştir. Sivas Kongresi’nde Hikmet Bey’i alnından öperek onu <strong>“daima ilerici ve devrimci fikirlere alemdarlık etmiş olan tıbbiyenin mümessili genç”</strong> olarak tanıtması, Türk hekimleri için bir övünç kaynağı kabul edilmiştir.</p>

<p><strong>14 Mart 1921’de</strong>, Kadıköy’deki <strong>Hale Sineması’nda</strong> yapılan törenle Tıp Bayramı ilk kez daha geniş katılımla kutlanmıştır. Tıbbiyeliler Mekteb-i Tıbbiye’den yürüyerek tören alanına gitmiş ve böylece <strong>14 Mart kutlamaları bir gelenek hâline gelmiştir.</strong></p>

<p>Bugün 14 Mart’ı kutlarken aslında yalnızca bir mesleği değil, bir <strong>direniş ruhunu</strong> anıyoruz. Çünkü Haydarpaşa’da doğan o ruh, gerektiğinde yaralı askerlere şifa veren bir hekim; gerektiğinde vatan için canını ortaya koyan bir kahraman olmayı göze almış gençlerin ruhudur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle <strong>14 Mart Tıp Bayramı’nın hikâyesi</strong>, yalnızca bir meslek tarihinin değil, aynı zamanda bir milletin <strong>onur ve bağımsızlık mücadelesinin</strong> hikâyesidir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/14-mart-tip-bayraminin-hikayesi-tibbiyelilerin-isgale-karsi-direnisi</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 01:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/bedf6ab0-8103-4cb9-8101-fc233d486602.jpg" type="image/jpeg" length="34947"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trabzon’da Kentsel Dönüşümde Tarih Ortaya Çıktı: Roma Dönemine Ait Su Kanalı Bulundu]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonda-kentsel-donusumde-tarih-ortaya-cikti-roma-donemine-ait-su-kanali-bulundu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonda-kentsel-donusumde-tarih-ortaya-cikti-roma-donemine-ait-su-kanali-bulundu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’un Çömlekçi Mahallesi’nde yürütülen kentsel dönüşüm çalışmaları sırasında dikkat çekici bir tarihi yapı gün yüzüne çıktı. Yapılan incelemelerde, Roma dönemine ait olduğu değerlendirilen yer altı su kanalının varlığı tespit edildi. Keşif, Karadeniz’in en eski yerleşimlerinden biri olan Trabzon’un antik altyapı sistemine dair yeni ipuçları sunuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yer altı kanalıyla ilgili ilk bilginin ulaşmasının ardından olası gaz riskine karşı bölgede güvenlik önlemleri alındı. AFAD ekiplerinin desteğiyle tünel içerisinde gaz ölçümleri gerçekleştirildi. Risk bulunmadığının anlaşılması üzerine Trabzon Müze Müdürlüğü ve Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) akademisyenlerinden oluşan bir heyet alanda inceleme yaptı.</p>

<p>Yapılan değerlendirmelerde su kanalının yüzeyden yaklaşık 1,5–2 metre derinlikte bulunduğu belirlendi. Kanalın Arafiboyu mevkisinden başlayarak sahil yoluna ve eski Trabzon Limanı sahasına kadar uzandığı ifade ediliyor. Uzmanlara göre yaklaşık 300–400 metre uzunluğundaki yapının yaklaşık 2 metre genişliğinde ve 2 metre yüksekliğinde inşa edildiği tahmin ediliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İncelemelerde kanalın ortasında yaklaşık 1,20 metre genişliğinde suyun aktığı bir ana hat bulunduğu, her iki yanında ise yaklaşık 50–60 santimetre genişliğinde yürüyüş sekileri yer aldığı tespit edildi. Bu sekilerin, kanalın bakım ve kontrolü için kullanılmış olabileceği değerlendiriliyor.</p>

<p>Araştırmalar, yapının ilk inşa edildiği dönemde su taşıma amacıyla kullanılmış olabileceğini gösteriyor. Uzmanlar, ilerleyen dönemlerde özellikle Osmanlı ya da erken Cumhuriyet döneminde yan duvarlara açılan ek deliklerle kanalın kanalizasyon amacıyla da kullanılmaya başlandığını belirtiyor. Günümüzde ise atık suyun hâlâ bu hat üzerinden aktığı ifade ediliyor.</p>

<h3>Trabzon’un Antik Geçmişi</h3>

<p>Tarihi yaklaşık 2 bin 600 yıl öncesine uzanan Trabzon, Karadeniz’in en eski yerleşimlerinden biri olarak biliniyor. Antik kaynaklara göre kent, MÖ 7. yüzyılda Karadeniz’e açılan ticaret kolonileri kuran Yunanlılar tarafından “Trapezus” adıyla kuruldu. Daha sonra Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetine giren şehir, özellikle Doğu Karadeniz’in en önemli liman kentlerinden biri haline geldi.</p>

<p>Roma döneminde Trabzon, Karadeniz ile Anadolu iç bölgeleri arasında önemli bir ticaret ve askeri üs olarak kullanıldı. Bu dönemde şehirde yollar, su sistemleri, liman yapıları ve savunma tesisleri inşa edildi. Uzmanlar, Çömlekçi’de ortaya çıkan su kanalının da bu altyapı sisteminin bir parçası olabileceğini değerlendiriyor.</p>

<p>Roma döneminin ardından Bizans egemenliğine giren Trabzon, 1204 yılında kurulan Trabzon İmparatorluğu’na başkentlik yaptı. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı topraklarına katılan şehir, tarih boyunca ticaret ve kültür merkezi olma özelliğini sürdürdü.</p>

<p>Uzmanlara göre ortaya çıkarılan su kanalı, Trabzon’un antik kent altyapısını anlamak açısından önemli bir keşif olabilir. Yapılacak ayrıntılı arkeolojik çalışmaların kanalın kesin yaşı ve kullanım dönemleri hakkında daha net bilgiler ortaya koyması bekleniyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/trabzonda-kentsel-donusumde-tarih-ortaya-cikti-roma-donemine-ait-su-kanali-bulundu</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 12:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/8bacad20-4026-433f-8940-dea9de2861f3.jpg" type="image/jpeg" length="85530"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sislerin Ardındaki Tarih: Kuştul Manastırı (Agios Georgios Peristereotas) İçin Acil Restorasyon Çağrısı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/sislerin-ardindaki-tarih-kustul-manastiri-agios-georgios-peristereotas-icin-acil-restorasyon-cagrisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/sislerin-ardindaki-tarih-kustul-manastiri-agios-georgios-peristereotas-icin-acil-restorasyon-cagrisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon Maçka’daki Kuştul Manastırı ( Agios Georgios Peristereotas) yüzyılların tanığı. Uzmanlar aynı noktada: yapı hızla yıpranıyor, restorasyon gecikmemeli.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Karadeniz’in sarp kayalıkları bazen yalnız coğrafya değildir; hafızadır. O hafızanın en dramatik tanıklarından biri, Kuştul Manastırı (Agios Georgios Peristereotas). Yüzyıllar boyunca rüzgârı, yağmuru, yangını ve göçü görmüş bu yapı bugün en çok ihmalle sınanıyor.</p>

<p>8. yüzyıldan bugüne uzanan bir serüven</p>

<p>Kaynaklar, manastırın kuruluşunu 8. yüzyıla, Bizans dönemine dayandırıyor. Yunanca adı “Agios Georgios Peristereotas” olarak geçen yapı, Doğu Karadeniz’deki önemli dini merkezlerden biri olarak anılıyor.</p>

<p><img alt="Άγιος Γεώργιος Περιστερεώτας" class="detail-photo img-fluid" height="1024" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/02/i-m-g-1805.jpeg" width="1024" /></p>

<p>Orta Çağ boyunca bölgedeki siyasi dalgalanmalar, mezhep gerilimleri ve yağmalar manastırın kaderini defalarca değiştirdi. 13. yüzyıl başlarında ağır tahribat gördüğü, sonrasında kısmen toparlandığı biliniyor. 1904’teki büyük yangın ise yapının tarihindeki en yıkıcı kırılmalardan biri oldu.</p>

<p>1923 mübadelesi sonrasında manastır tamamen terk edildi. O günden bu yana taş duvarlar zamana karşı kendi başına direniyor.</p>

<p>Sümela’nın gölgesinde kalan bir miras</p>

<p>Kuştul, coğrafi olarak Maçka ilçesinin Galyan Vadisi’ne hâkim konumda yer alıyor. Aynı dağ silsilesi üzerinde bulunan Sümela Manastırı kadar bilinmese de, tarihsel derinliği bakımından en az onun kadar kıymetli kabul ediliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yunan kaynaklarında manastırın, Pontus Rum Ortodoks geleneği içinde önemli bir ruhani merkez olduğu vurgulanırken; Türk akademik çalışmaları ise yapıyı Doğu Karadeniz’in çok katmanlı kültürel mirasının parçası olarak değerlendiriyor.</p>

<p>Bu ortak tarih anlatısı, Kuştul’un yalnız bir dini yapı değil, aynı zamanda bölgenin kültürel belleği olduğunu gösteriyor.</p>

<p>Bugünkü durum: Zaman değil, ihmal yıpratıyor</p>

<p>Yapının büyük bölümü harap halde. Duvar örgülerinde ciddi çatlaklar, çökmeler ve bitki tahribatı gözle görülür seviyede. Kayalık zemin üzerindeki konumu, yapısal riskleri artırıyor.</p>

<p>Her kış mevsimi, her yoğun yağış, her don çözülme döngüsü taşların arasındaki bağı biraz daha zayıflatıyor. Kontrolsüz ziyaretler ve güvenlik önlemlerinin yetersizliği de süreci hızlandırıyor.</p>

<p>Neden acil restorasyon?</p>

<p>Kuştul Manastırı için atılacak adımlar yalnızca estetik bir yenileme anlamına gelmiyor.</p>

<p>• Öncelikle statik güçlendirme yapılmazsa yapı geri dönülmez kayıplar yaşayabilir.<br />
• Bilimsel rölöve ve restitüsyon çalışmaları geciktikçe tarihsel veri kaybı artar.<br />
• Kontrollü restorasyon, bölgenin kültür turizmine yeni bir soluk kazandırabilir.</p>

<p>Trabzon, tarih turizmi açısından zaten güçlü bir potansiyele sahip. Kuştul’un ayağa kaldırılması, yalnızca geçmişe saygı değil, geleceğe yatırım anlamı taşıyor.</p>

<p>Ortak miras, ortak sorumluluk</p>

<p>Türk ve Yunan tarih yazımı, Kuştul’un öneminde birleşiyor. Bu birliktelik bile tek başına restorasyonun ne kadar anlamlı olacağını gösteriyor.</p>

<p>Bir yapı düşünün: Sekiz asırdır ayakta. İmparatorluklar görmüş, yangın atlatmış, göç yaşamış. Şimdi ise en büyük tehdidi sessizlik.</p>

<p>Kuştul Manastırı için kapsamlı bir restorasyon ve koruma projesi artık ertelenmemeli. Çünkü bazı taşlar yalnız duvar değildir; hafızadır. Ve hafıza yıkıldığında, onu yeniden inşa etmek mümkün olmaz.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/sislerin-ardindaki-tarih-kustul-manastiri-agios-georgios-peristereotas-icin-acil-restorasyon-cagrisi</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 16:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/02/i-m-g-1806.jpeg" type="image/jpeg" length="93541"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[The Silent Witness of History in Istanbul: Haydarpaşa English Cemetery]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/the-silent-witness-of-history-in-istanbul-haydarpasa-english-cemetery</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/the-silent-witness-of-history-in-istanbul-haydarpasa-english-cemetery" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Located on Istanbul’s Asian shore, where the sea meets the railway lines, Haydarpaşa English Cemetery stands as a preserved fragment of the 19th century. Established in direct connection with the Crimean War, the cemetery reflects not only the realities of war but also the devastating impact of disease and the transformation of modern medicine.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<article dir="auto" tabindex="-1">
<h3>The Crimean War and Istanbul’s Strategic Role</h3>

<p>Fought between 1853 and 1856, the Crimean War began as a conflict between the Ottoman Empire and the Russian Empire. It soon expanded into a wider European confrontation when Britain and France entered the war on the Ottoman side.</p>

<p>During the conflict, Istanbul became the logistical and medical heart of the allied operations. Wounded soldiers were transported across the Black Sea and treated in military hospitals established around Haydarpaşa and Üsküdar. At that time, long before the construction of the iconic <strong>Haydarpaşa Railway Station</strong>, the area functioned primarily as a military and medical hub.</p>

<p>However, bullets were not the deadliest threat. Cholera, typhus, and dysentery spread rapidly through overcrowded hospitals and camps, claiming more lives than combat itself. To bury British soldiers who died in Istanbul, Ottoman authorities allocated land in Haydarpaşa, marking the beginning of the cemetery in the mid-1850s.</p>

<h3>The Birthplace of Modern Nursing</h3>

<p>One of the most symbolic figures of the Crimean War in Istanbul was <strong>Florence Nightingale</strong>. Stationed at the Selimiye Barracks, Nightingale introduced systematic hygiene practices that significantly reduced mortality rates among wounded soldiers.</p>

<p>Although she is not buried here, many soldiers who died in the hospitals where she worked were laid to rest in Haydarpaşa. In this sense, the cemetery holds a quiet but meaningful place in the history of modern nursing and medical reform.</p>

<h3>Who Is Buried There?</h3>

<p>The majority of burials date back to the Crimean War period. Those interred include:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Soldiers from the British Army infantry regiments</p>
 </li>
 <li>
 <p>Members of the Royal Artillery and Royal Engineers</p>
 </li>
 <li>
 <p>Personnel of the Royal Navy</p>
 </li>
 <li>
 <p>British diplomats and merchants residing in Istanbul</p>
 </li>
 <li>
 <p>Family members and children of the British community</p>
 </li>
 <li>
 <p>Some medical staff who served during the war</p>
 </li>
</ul>

<p>Headstones typically display the name, rank, regiment, and date of death. Many inscriptions record causes of death such as cholera or fever, underscoring the devastating health conditions of the time.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Unlike monumental memorial sites dedicated to generals or statesmen, Haydarpaşa English Cemetery primarily commemorates ordinary soldiers and civilians. Young privates, mid-ranking officers, sailors, and children rest side by side, offering a poignant reminder of the human cost behind imperial rivalries.</p>

<h3>How Many Are Buried?</h3>

<p>While figures vary across historical sources, it is estimated that between 600 and 800 British soldiers and civilians are buried in the cemetery. Some graves represent collective burials, which makes establishing an exact number challenging.</p>

<p>Today, the cemetery is maintained under the supervision of British authorities and recognized as an international war burial site.</p>

<h3>A Multicultural Legacy</h3>

<p>The Ottoman Empire permitted foreign communities to establish and maintain their own burial grounds, reflecting the empire’s multi-religious and multinational character. Haydarpaşa English Cemetery emerged from this legal and diplomatic framework.</p>

<p>Despite the urban transformation of the surrounding district over the past century, the cemetery remains preserved as a quiet historical enclave. Amid the noise of modern Istanbul, it continues to tell a global story of war, disease, diplomacy, and loss.</p>

<p>Haydarpaşa English Cemetery is more than a burial ground. It is an open-air archive of 19th-century geopolitics and a solemn reminder that the greatest toll of war is often borne far from the battlefield.</p>
</article></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/the-silent-witness-of-history-in-istanbul-haydarpasa-english-cemetery</guid>
      <pubDate>Fri, 20 Feb 2026 09:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/02/haidar-pasha-cemetery-1.jpg" type="image/jpeg" length="81651"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İstanbul’un Sessiz Tanığı: Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı’nın Tarihi]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/istanbulun-sessiz-tanigi-haydarpasa-ingiliz-mezarliginin-tarihi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/istanbulun-sessiz-tanigi-haydarpasa-ingiliz-mezarliginin-tarihi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul’un Asya yakasında, denize ve demiryoluna komşu bir sessizlik adası vardır: Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı. Bugün yüksek duvarların ardında, servi ağaçlarının gölgesinde dinlenen bu alan, yalnızca bir defin yeri değil; 19. yüzyılın küresel siyasetine, savaşlarına ve salgınlarına açılan taş bir arşivdir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’un Anadolu yakasında, denizle demiryolunun kesiştiği noktada yer alan <strong>Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı</strong>, 19. yüzyılın en büyük uluslararası çatışmalarından biri olan <strong>Kırım Savaşı</strong>’nın izlerini taşıyor. Mezarlık, savaşın yalnızca cephede değil, hastanelerde ve liman kentlerinde de ağır bedeller ödettiğini gösteren somut bir tarih alanı niteliğinde.</p>

<h3>Kırım Savaşı ve İstanbul’un Stratejik Rolü</h3>

<p>1853–1856 yılları arasında Osmanlı Devleti ile Rusya İmparatorluğu arasında başlayan savaş, kısa sürede İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı safında yer almasıyla geniş çaplı bir uluslararası krize dönüştü. İstanbul ise cephe gerisinin merkezi oldu. Karadeniz hattından getirilen yaralı askerler Haydarpaşa ve Üsküdar’daki askeri hastanelerde tedavi altına alındı.</p>

<p>Ancak dönemin sağlık koşulları yetersizdi. Kolera, tifüs ve dizanteri gibi salgın hastalıklar, savaş meydanındaki kayıpları geride bıraktı. Hayatını kaybeden İngiliz askerler için Haydarpaşa’da özel bir defin alanı oluşturuldu. Mezarlığın temeli bu süreçte atıldı.</p>

<h3>Modern Hemşireliğin İzleri</h3>

<p>Kırım Savaşı’nın İstanbul’daki en sembolik isimlerinden biri olan <strong>Florence Nightingale</strong>, Selimiye Kışlası’nda yaralı askerlerin bakımını üstlenerek hijyen uygulamalarını sistematik hale getirdi. Ölüm oranlarının düşmesinde önemli rol oynayan bu çalışmalar, modern hemşireliğin doğuşu olarak kabul edildi.</p>

<p>Haydarpaşa’daki mezarlık, Nightingale’in görev yaptığı hastanelerde yaşamını yitiren askerlerin de defin yerlerinden biri oldu. Bu yönüyle alan, yalnızca askeri değil, tıp tarihi açısından da önem taşıyor.</p>

<h3>Mezarlıkta Kimler Yatıyor?</h3>

<p>Mezarlıkta en yoğun definler Kırım Savaşı dönemine ait. Burada:</p>

<ul>
 <li>
 <p>İngiliz Kara Kuvvetleri personeli</p>
 </li>
 <li>
 <p>Topçu ve mühendis birlikleri askerleri</p>
 </li>
 <li>
 <p>İngiliz Donanması mensupları</p>
 </li>
 <li>
 <p>İstanbul’da görev yapan diplomat ve tüccarlar</p>
 </li>
 <li>
 <p>İngiliz ailelerin çocukları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bazı sağlık personeli</p>
 </li>
</ul>

<p>bulunuyor.</p>

<p>Mezar taşlarında genellikle isim, rütbe, bağlı olunan birlik ve ölüm tarihi yer alıyor. Ölüm nedenleri arasında en sık görülen kayıt “kolera” ve diğer bulaşıcı hastalıklar.</p>

<p>Tanınmış bir general ya da siyasi figür bulunmamakla birlikte, mezarlık sıradan askerlerin ve sivil hayatların tarihsel kaydını barındırıyor. Genç yaşta hayatını kaybeden askerler ve çocuk mezarları, dönemin ağır sağlık koşullarını gözler önüne seriyor.</p>

<h3>Kaç Kişi Defnedildi?</h3>

<p>Kesin sayı kaynaklara göre değişmekle birlikte mezarlıkta yaklaşık 600 ila 800 arasında Britanyalı asker ve sivilin defnedildiği belirtiliyor. Bazı mezarlar toplu defin niteliğinde olduğu için net rakam arşiv taramalarına göre farklılık gösterebiliyor.</p>

<p>Günümüzde mezarlık, Birleşik Krallık makamlarının gözetiminde korunuyor ve uluslararası savaş mezarlıkları statüsünde değerlendiriliyor.</p>

<p><img alt="Haidar Pasha Cemetery 2" class="detail-photo img-fluid" height="853" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/02/haidar-pasha-cemetery-2.jpg" width="1280" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Uzanan Süreklilik</h3>

<p>Osmanlı Devleti, yabancı topluluklara kendi mezarlıklarını kurma ve sürdürme imkânı tanıyan bir hukuk sistemine sahipti. Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı da bu çok uluslu yapının bir yansıması olarak ortaya çıktı. Cumhuriyet döneminde de varlığını sürdüren alan, Haydarpaşa çevresindeki büyük dönüşümlere rağmen korunarak günümüze ulaştı.</p>

<p><strong>Haydarpaşa Garı</strong>’nın inşası ve bölgedeki liman faaliyetleri şehrin siluetini değiştirse de mezarlık, 19. yüzyılın küresel rekabetini ve savaşın insani boyutunu hatırlatan sessiz bir hafıza alanı olarak varlığını koruyor.</p>

<p>Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı, yalnızca bir defin yeri değil; İstanbul’un uluslararası tarihindeki kırılma anlarını taşıyan bir açık hava arşivi olma özelliğini sürdürüyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/istanbulun-sessiz-tanigi-haydarpasa-ingiliz-mezarliginin-tarihi</guid>
      <pubDate>Fri, 20 Feb 2026 09:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/02/haidar-pasha-cemetery-1.jpg" type="image/jpeg" length="68626"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Anestezi Yokken Ameliyatlar Nasıl Yapılıyordu?]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/anestezi-yokken-ameliyatlar-nasil-yapiliyordu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/anestezi-yokken-ameliyatlar-nasil-yapiliyordu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün ameliyat masasında uyuyorsunuz. 200 yıl önce ise bağlanıyordunuz. Anestezi öncesi cerrahi, hız ve dayanıklılık üzerine kuruluydu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>19. yüzyılın başlarında ameliyathane sessiz bir yer değildi. Çığlıklar vardı. Cerrahlar hızlı olmak zorundaydı. Çünkü hastanın bilinci açıktı.</p>

<p>Modern anestezi henüz keşfedilmemişti. Ağrıyı azaltmak için alkol, afyon ya da fiziksel baskı uygulanıyordu. Çoğu zaman hastalar birkaç kişi tarafından tutuluyor, cerrah saniyelerle yarışıyordu.</p>

<p>Ameliyatın başarısı yalnızca teknik ustalıkla değil, hızla ölçülüyordu. Bir bacağın kesilmesi bazen 2–3 dakika sürüyordu. Daha uzun sürmesi, hastanın şoka girmesi anlamına gelebilirdi.</p>

<p>🧪 Kırılma Anı</p>

<p>1846 yılında ABD’de diş hekimi William T. G. Morton, eter kullanarak ağrısız ameliyatı kamuoyuna gösterdi. Bu gösterim, cerrahi tarihinde bir devrim olarak kabul edildi.</p>

<p>Kısa süre sonra kloroform devreye girdi. Özellikle doğumlarda kullanımı hızla yayıldı. Anestezi, cerrahinin sınırlarını genişletti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>⚕️ Cerrahi Neden Değişti?</p>

<p>Anestezi sayesinde cerrahlar artık hızla değil, dikkatle çalışabiliyordu. Daha karmaşık ameliyatlar mümkün hâle geldi. Organ cerrahisi, kalp ve beyin operasyonları gibi alanların önü açıldı.</p>

<p>Anestezi yalnızca ağrıyı ortadan kaldırmadı. Tıbbın cesaretini artırdı.</p>

<p>🌍 Bugün</p>

<p>Modern anestezi uzmanlığı başlı başına bir bilim dalı. Hastanın bilinci, solunumu, dolaşımı ameliyat boyunca kontrol altında tutuluyor.</p>

<p>Bugün ameliyat masasında uyumak sıradan bir deneyim gibi görünebilir. Oysa bu konfor, iki yüzyıllık bir mücadelenin sonucu.</p>

<p>Bir zamanlar ameliyathane bir dayanıklılık sınavıydı. Şimdi ise bilim ve güvenliğin birleştiği bir alan.</p>

<p>Tıp tarihi, bazen ağrının azalmasıyla ilerler.<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>TARİH</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/anestezi-yokken-ameliyatlar-nasil-yapiliyordu</guid>
      <pubDate>Sat, 14 Feb 2026 09:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/02/i-m-g-1374.jpeg" type="image/jpeg" length="43834"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
