<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Tıbbiye Bülteni | Sağlık Haberleri</title>
    <link>https://www.tibbiyebulteni.com</link>
    <description>Tıbbiye Bülteni, sağlık ve tıp alanındaki güncel gelişmeleri bilimsel doğruluk temelinde okuyucularına ulaştıran bağımsız sağlık haber platformudur.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.tibbiyebulteni.com/rss/ruh-sagligi" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Mon, 18 May 2026 09:14:51 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/rss/ruh-sagligi"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Araştırma: Düşük IQ Grubunda Şiddet Daha Fazla]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/arastirma-dusuk-iq-grubunda-siddet-daha-fazla</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/arastirma-dusuk-iq-grubunda-siddet-daha-fazla" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İngiltere’de yapılan bir araştırma, düşük IQ grubundaki kişilerde fiziksel kavga ya da birine bilerek vurma davranışının daha yüksek bildirildiğini gösterdi. Ancak uzmanlara göre bu sonuç, “düşük IQ şiddetin sebebidir” anlamına gelmiyor; tabloyu eğitim, çevre, ruh sağlığı ve yaşam koşullarıyla birlikte okumak gerekiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Düşük IQ Grubunda Şiddet Oranı Daha Yüksek Görüldü</p>

<p>Şiddet davranışı neden ortaya çıkar? Bu sorunun tek bir cevabı yok. Ancak İngiltere’de yapılan bir araştırma, zekâ puanı ile fiziksel şiddet davranışı arasında dikkat çeken bir ilişki olduğunu ortaya koydu.</p>

<p>Araştırmaya göre IQ puanı daha düşük olan gruplarda, son 5 yılda fiziksel kavgaya karışma ya da birine bilerek vurma oranı daha yüksek çıktı. IQ puanı yükseldikçe bu oranın kademeli olarak düştüğü görüldü.</p>

<p>Araştırmada Ne Bulundu?</p>

<p>Çalışmada IQ grupları ile şiddet davranışı karşılaştırıldı. En düşük IQ grubu olan 70-79 aralığında şiddet bildirme oranı yüzde 16,3 olarak hesaplandı.</p>

<p>Bu oran IQ 80-89 grubunda yüzde 14,1, IQ 90-99 grubunda yüzde 11,4, IQ 100-109 grubunda yüzde 7,9, IQ 110-119 grubunda yüzde 5,2 oldu. IQ 120-129 grubunda ise oran yüzde 2,9’a kadar düştü.</p>

<p>Yani araştırmadaki tablo, IQ yükseldikçe fiziksel şiddet bildirme oranının azaldığını gösterdi.</p>

<p>Çalışma Nasıl Yapıldı?</p>

<p>Bu araştırma, kesitsel ve gözlemsel bir çalışma olarak yürütüldü. Yani araştırmacılar belli bir dönemdeki verileri inceledi; insanlara bir müdahale yapılmadı.</p>

<p>Çalışmada İngiltere genel nüfusundan 16 yaş ve üzeri 6 bin 872 kişinin verileri kullanıldı. IQ düzeyi National Adult Reading Test adı verilen bir testle tahmin edildi.</p>

<p>Şiddet davranışı ise katılımcılara şu anlama gelen bir soruyla değerlendirildi: “Son 5 yılda fiziksel bir kavgaya karıştınız mı ya da birine bilerek vurdunuz mu?”</p>

<p>Bu Sonuç Neden Önemli?</p>

<p>Bu çalışma, şiddet konusunun sadece “öfke”, “kötü niyet” ya da “kişilik meselesi” gibi dar kalıplarla açıklanamayacağını gösteriyor.</p>

<p>Şiddet davranışının arkasında eğitim düzeyi, çocukluk dönemi, aile ortamı, ekonomik şartlar, madde kullanımı, ruh sağlığı ve sosyal çevre gibi birçok etken bulunabilir. IQ da bu büyük tablonun yalnızca bir parçası olarak değerlendirilmeli.</p>

<p>Bu Ne Anlama Geliyor?</p>

<p>Araştırma, düşük IQ grubunda şiddet oranının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Fakat bu, düşük IQ’ya sahip herkesin şiddete eğilimli olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Aynı şekilde yüksek IQ’ya sahip kişilerin şiddetten tamamen uzak olduğu da söylenemez. Çalışma sadece gruplar arasındaki genel farkı ortaya koyuyor.</p>

<p>Günlük Hayatta Nasıl Okunmalı?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu sonuçlar, insanları etiketlemek için kullanılmamalı. Zekâ puanı bir insanın değerini, ahlakını ya da karakterini belirlemez.</p>

<p>Asıl çıkarılacak mesaj şu: Şiddeti azaltmak için sadece cezaya odaklanmak yetmez. Eğitim, erken yaşta destek, aile içi sorunların çözümü, ruh sağlığı hizmetleri ve sosyal destek mekanizmaları da güçlendirilmeli.</p>

<p>Uzmanlar Hangi Noktaya Dikkat Çekiyor?</p>

<p>Araştırmacılar, IQ ile şiddet davranışı arasında bir ilişki görüldüğünü belirtiyor. Ancak bu ilişkinin neden ortaya çıktığını anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu vurguluyor.</p>

<p>Bu nedenle sonuçlar, “tek sebep IQ” gibi basit bir okumayla değil, sosyal ve psikolojik etkenlerle birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Çalışmanın Sınırları Neler?</p>

<p>Çalışma gözlemsel olduğu için neden-sonuç ilişkisi kurmaz. Yani “düşük IQ şiddete neden olur” denilemez.</p>

<p>Ayrıca şiddet davranışı kişilerin kendi beyanına dayanıyor. Bazı kişiler böyle bir davranışı hatırlamayabilir ya da söylemek istemeyebilir. IQ ölçümünün de zekânın tüm yönlerini göstermediği unutulmamalıdır.</p>

<p>Sonuç Ne Anlama Geliyor?</p>

<p>Araştırma, düşük IQ grubunda fiziksel şiddet bildirme oranının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Ancak bu sonuç, bireyleri damgalamak için değil, şiddetin nedenlerini daha iyi anlamak için önem taşıyor.</p>

<p>Şiddetle mücadelede eğitim, sosyal destek ve ruh sağlığı hizmetlerinin birlikte ele alınması gerektiği bir kez daha öne çıkıyor.</p>

<p>Kaynak:</p>

<p>Çalışmanın adı: Association between intelligence quotient and violence perpetration in the English general population<br />
Yayınlandığı dergi / kurum: Psychological Medicine / Cambridge University Press</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/arastirma-dusuk-iq-grubunda-siddet-daha-fazla</guid>
      <pubDate>Thu, 14 May 2026 14:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/05/i-m-g-9682.jpeg" type="image/jpeg" length="76720"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD’li Doktorlardan Donald Trump Çıkışı: “Zihinsel Olarak Uygun Değil”]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/abdli-doktorlardan-donald-trump-cikisi-zihinsel-olarak-uygun-degil</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/abdli-doktorlardan-donald-trump-cikisi-zihinsel-olarak-uygun-degil" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[BMJ’de yayımlanan habere göre ABD’de psikiyatristler ve ruh sağlığı alanında çalışan 30 kıdemli doktor, Başkan Donald Trump’ın görev yeterliliği konusunda dikkat çeken bir açıklamaya imza attı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Açıklama, ABD’de “liderlerin ruhsal uygunluğu kamu yararı açısından tartışılabilir mi?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Trump’ın ruh sağlığı tartışması BMJ’ye taşındı</p>

<p>ABD Başkanı Donald Trump’ın zihinsel ve ruhsal yeterliliğiyle ilgili tartışma, tıp dünyasının önde gelen yayınlarından The BMJ’de yer alan haberle yeniden alevlendi.</p>

<p>Habere göre ABD’de psikiyatri ve ruh sağlığı alanında çalışan 30 kıdemli doktor, Trump’ın başkanlık görevini sürdürmeye “zihinsel olarak uygun olmadığı” yönünde ortak bir değerlendirmede bulundu. BMJ, haberin 11 Mayıs 2026’da yayımlandığını duyurdu.</p>

<p>Doktorlardan kamu yararı vurgusu</p>

<p>Açıklamaya imza atan uzmanların değerlendirmesi, yalnızca tıbbi bir tartışma olarak değil, aynı zamanda kamu güvenliği ve siyasi sorumluluk başlığı altında ele alınıyor.</p>

<p>Uzmanların çıkışı, ABD’de uzun süredir tartışılan bir etik sınırı da yeniden gündeme getirdi: Bir ruh sağlığı uzmanı, doğrudan muayene etmediği bir kamu figürü hakkında profesyonel kanaat açıklayabilir mi?</p>

<p>Goldwater Kuralı yeniden gündemde</p>

<p>Bu tartışmanın merkezinde “Goldwater Kuralı” bulunuyor. Amerikan Psikiyatri Birliği’ne göre bu kural, bir psikiyatristin kamuya mal olmuş bir kişi hakkında mesleki görüş bildirebilmesi için kişiyi muayene etmiş ve açıklama izni almış olması gerektiğini belirtiyor.</p>

<p>Bu nedenle Trump hakkındaki açıklama, tıp etiği açısından da yeni bir tartışma başlığı açtı. Bir tarafta “uzaktan teşhis yapılamaz” görüşü, diğer tarafta ise “kamusal risk varsa uzmanlar susmamalı” yaklaşımı öne çıkıyor.</p>

<p>Tartışma siyasetin sınırlarını aştı</p>

<p>Trump’ın yaşı, konuşmaları, karar alma tarzı ve kamuoyu önündeki davranışları daha önce de ABD medyasında ve akademik çevrelerde tartışılmıştı. Ancak BMJ’de yer alan bu haber, konuyu yeniden sağlık, etik ve kamu yararı eksenine taşıdı.</p>

<p>Uzmanların bildirisi, kesin bir klinik tanıdan çok, başkanlık görevinin gerektirdiği muhakeme, dürtü kontrolü, gerçeklik değerlendirmesi ve kriz yönetimi kapasitesi üzerinden yorumlanıyor.</p>

<p>Beyaz Saray’dan yanıt bekleniyor</p>

<p>Haberde yer alan değerlendirmelerin ardından gözler Trump cephesinden yapılacak açıklamalara çevrildi. ABD’de başkanların sağlık durumuna ilişkin tartışmalar, özellikle seçim dönemlerinde sık sık gündeme geliyor.</p>

<p>Ancak ruh sağlığı değerlendirmeleri, fiziksel sağlık raporlarından daha hassas bir alan olarak görülüyor. Bu nedenle Trump hakkındaki son çıkışın hem siyasi hem de etik yankılarının devam etmesi bekleniyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/abdli-doktorlardan-donald-trump-cikisi-zihinsel-olarak-uygun-degil</guid>
      <pubDate>Tue, 12 May 2026 04:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/05/i-m-g-9479.jpeg" type="image/jpeg" length="33189"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İstenmeyen Düşünceleri Bastırmak Ruh Sağlığını İyileştirebilir]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/istenmeyen-dusunceleri-bastirmak-ruh-sagligini-iyilestirebilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/istenmeyen-dusunceleri-bastirmak-ruh-sagligini-iyilestirebilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Pandemi sonrası artan kaygı, stres ve depresyon vakalarıyla birlikte psikoloji dünyasında yıllardır tartışılan bir konu yeniden gündemde: “İstenmeyen düşünceler bastırılmalı mı, yoksa serbest bırakılmalı mı?” Science Advances dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma, bu tartışmaya ezber bozan sonuçlarla dahil oldu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Araştırmaya göre belirli tekniklerle yapılan “düşünce bastırma eğitimi”, bazı kişilerde kaygı ve depresyon belirtilerini azaltabiliyor.</p>

<p>Ruh Sağlığında Yeni Tartışma: Düşünceleri Bastırmak Zararlı mı?</p>

<p>Uzun yıllardır psikoloji literatüründe, korku verici ya da rahatsız edici düşünceleri bastırmanın zamanla bu düşünceleri daha güçlü hale getirebileceği savunuluyordu. Özellikle travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete ve depresyon tedavilerinde “düşünceyi bastırma” yaklaşımına mesafeli yaklaşılıyordu.</p>

<p>Ancak Cambridge Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen yeni çalışma, kontrollü ve eğitimli biçimde uygulanan düşünce baskılama tekniklerinin tam tersine olumlu sonuçlar doğurabileceğini öne sürdü.</p>

<p>Araştırmada Ne Yapıldı?</p>

<p>Çalışmaya 16 farklı ülkeden toplam 120 yetişkin katıldı. Katılımcılar, çevrim içi ortamda 3 gün süren bir eğitim programına dahil edildi.</p>

<p>Bu süreçte kişilerden:</p>

<ul>
 <li>Korku ve kaygı oluşturan düşünceleri bastırmaları,</li>
 <li>Bazı nötr düşünceleri zihinden uzaklaştırmaları,</li>
 <li>Rahatsız edici zihinsel imgeleri kontrol etmeleri istendi.</li>
</ul>

<p>Araştırmacılar, eğitim öncesi ve sonrası katılımcıların psikolojik durumlarını detaylı şekilde analiz etti.</p>

<p>Sonuçlar Bilim Dünyasında Dikkat Çekti</p>

<p>Araştırmanın en dikkat çeken bulgularından biri, düşünceleri bastırmanın korkuları büyütmediğinin görülmesi oldu. Araştırmaya göre:</p>

<ul>
 <li>Kaygı seviyelerinde düşüş gözlendi,</li>
 <li>Negatif duygu yoğunluğu azaldı,</li>
 <li>Depresif belirtilerde gerileme görüldü,</li>
 <li>Bastırılan korku anılarının daha silik hale geldiği bildirildi.</li>
</ul>

<p>Üstelik bazı etkilerin 3 ay sonra bile devam ettiği belirtildi.</p>

<p>Araştırmacılar özellikle yüksek kaygı düzeyine sahip bireylerin ve pandemi dönemine bağlı travmatik stres yaşayan kişilerin daha belirgin fayda gördüğünü aktardı.</p>

<p>“Düşünce Bastırmak Her Zaman Zararlı” Görüşü Sarsılıyor</p>

<p>Çalışmanın en çok tartışılan yönü ise psikoloji alanında yıllardır kabul gören bazı yaklaşımları sorgulaması oldu.</p>

<p>Araştırma ekibine göre sorun, düşünceyi bastırmaya çalışmak değil; bunu kontrolsüz, yoğun ve bilinçsiz şekilde yapmak olabilir. Eğitimli zihinsel kontrol tekniklerinin ise bazı kişilerde koruyucu etki oluşturabileceği düşünülüyor.</p>

<p>Bu nedenle uzmanlar, “düşünce bastırmak her zaman zararlıdır” yaklaşımının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.</p>

<p>Uzmanlar Temkinli Yaklaşıyor</p>

<p>Bununla birlikte araştırmacılar, sonuçların herkese genellenemeyeceği konusunda uyarıyor. Çalışma umut verici olsa da:</p>

<ul>
 <li>Katılımcı sayısının sınırlı olması,</li>
 <li>Eğitimin kısa süreli uygulanması,</li>
 <li>Klinik hastalar yerine genel katılımcılarla yapılması</li>
</ul>

<p>nedeniyle daha büyük ölçekli araştırmalara ihtiyaç olduğu vurgulanıyor.</p>

<p>Uzmanlara göre bu yöntem, profesyonel psikolojik destek yerine geçebilecek bir “kesin çözüm” olarak değerlendirilmemeli.</p>

<p>Günlük Hayatı Nasıl Etkileyebilir?</p>

<p>Araştırma özellikle şu soruyu yeniden gündeme taşıdı:</p>

<p>“Zihin, rahatsız edici düşünceleri tamamen serbest bırakmak zorunda mı?”</p>

<p>Bilim insanları artık bazı durumlarda zihinsel filtreleme ve kontrollü bastırma mekanizmalarının, beynin doğal savunma sistemi olabileceğini düşünüyor.</p>

<p>Özellikle dijital çağda sürekli bilgi bombardımanına maruz kalan bireylerde zihinsel kontrol becerilerinin öneminin daha da arttığı belirtiliyor.</p>

<p>Çalışmanın Sınırları Neler?</p>

<p>Araştırmacılar şu noktaların altını çiziyor:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<ul>
 <li>Sonuçlar klinik tedavi önerisi anlamına gelmiyor.</li>
 <li>Ağır depresyon veya travma yaşayan bireyler için profesyonel destek gerekli olabilir.</li>
 <li>Düşünce baskılama teknikleri yanlış uygulandığında bazı kişilerde ters etki oluşturabilir.</li>
</ul>

<p>Bu nedenle yöntemin terapötik kullanımı için daha fazla bilimsel veri gerektiği ifade ediliyor.</p>

<p>Sonuç Ne Anlama Geliyor?</p>

<p>Yeni çalışma, ruh sağlığı alanında onlarca yıldır süren bazı kabulleri yeniden tartışmaya açtı. Araştırma; kontrollü düşünce baskılama eğitiminin, bazı bireylerde kaygı ve depresyon belirtilerini azaltabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Bilim dünyası şimdi şu sorunun peşinde ilerliyor:</p>

<p>“Zihni korumanın yolu bazen bazı düşünceleri susturmayı öğrenmek olabilir mi?”</p>

<p>Kaynak</p>

<p>Çalışma Adı: Improving mental health by training the suppression of unwanted thoughts<br />
Yayın: Science Advances<br />
Araştırmacılar: Zulkayda Mamat, Michael C. Anderson<br />
Çalışma Türü: Nörobilim / Psikoloji araştırması</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/istenmeyen-dusunceleri-bastirmak-ruh-sagligini-iyilestirebilir</guid>
      <pubDate>Mon, 11 May 2026 06:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/05/i-m-g-9366.jpeg" type="image/jpeg" length="19235"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şizofrenide “erken bunama” riski sanılandan çok daha karmaşık çıktı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/sizofrenide-erken-bunama-riski-sanilandan-cok-daha-karmasik-cikti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/sizofrenide-erken-bunama-riski-sanilandan-cok-daha-karmasik-cikti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeni bir araştırma, ağır ve tedaviye dirençli şizofreni hastalarında görülen bilişsel kaybın klasik Alzheimer tipi demanstan farklı ilerlediğini ortaya koydu. Bulgular, “şizofreni demansı” tartışmasını yeniden alevlendirdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Zihin, bazen sessizce yıpranır. Özellikle şizofreni gibi ağır psikiyatrik hastalıklarda… Ancak yeni bir bilimsel çalışma, bu yıpranmanın düşündüğümüz kadar “klasik demans” olmayabileceğini gösteriyor.</p>

<p>JAMA Psychiatry’de yayımlanan geniş kapsamlı araştırma, ağır ve tedaviye dirençli şizofreni hastalarında görülen bilişsel gerilemenin, Alzheimer veya diğer demans türlerinden belirgin şekilde ayrıldığını ortaya koydu.</p>

<p></p>

<p>Araştırma neyi inceledi?</p>

<p>ABD’de yürütülen çalışmada, uzun süre hastanede yatışı olan ve tedaviye dirençli kabul edilen 155 şizofreni hastası analiz edildi.</p>

<p>Katılımcıların bilişsel performansları, yaygın kullanılan MoCA (Montreal Bilişsel Değerlendirme Testi) ile ölçüldü. Elde edilen veriler, Alzheimer, frontotemporal demans ve diğer demans türleriyle karşılaştırıldı.</p>

<p></p>

<p>Çarpıcı sonuç: Demans var ama “bildiğimiz gibi değil”</p>

<p>Araştırmanın en dikkat çekici bulgusu şu oldu:</p>

<ul>
 <li>Hastaların %98’ine yakını bilişsel bozulma sınırının altında çıktı</li>
 <li>Yaklaşık %47’sinde ciddi düzeyde bilişsel kayıp saptandı</li>
 <li>Ancak bu tablo, Alzheimer hastalarındaki klasik paternle örtüşmedi</li>
</ul>

<p>Yani ortada bir “gerileme” var ama bu, alışılmış demans haritasına uymuyor.</p>

<p></p>

<p>Alzheimer genleriyle bağlantı bulunamadı</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Araştırmacılar, genetik düzeyde de önemli bir ayrım yakaladı:</p>

<p>Şizofreni hastalarında görülen bilişsel kaybın, Alzheimer ile ilişkili genetik risklerle daha zayıf bağlantı gösterdiği belirlendi.</p>

<p>Bu da şu soruyu gündeme getiriyor:</p>

<p>“Şizofrenide görülen bilişsel çöküş aslında farklı bir hastalık süreci mi?”</p>

<p></p>

<p>Suçlu kim? İlaçlar, damar hastalıkları, yaşam koşulları…</p>

<p>Çalışma, yıllardır tartışılan bazı nedenleri de masaya yatırdı:</p>

<ul>
 <li>Uzun süreli antipsikotik kullanımı</li>
 <li>Kardiyovasküler risk faktörleri</li>
 <li>Kurumsal bakım (uzun süre hastanede kalma)</li>
 <li>Motivasyon eksikliği</li>
</ul>

<p>Ancak araştırmaya göre bu faktörlerin hiçbiri, tek başına bu ağır bilişsel tabloyu açıklamaya yetmiyor.</p>

<p></p>

<p>Uzmanlar ne diyor?</p>

<p>Araştırmacılar, sonuçları şöyle özetliyor:</p>

<p>“Şizofrenide görülen bilişsel kayıp, Alzheimer’dan farklı bir nörobiyolojik süreç olabilir.”</p>

<p>Bu ifade, psikiyatri ve nöroloji dünyasında yeni bir tartışmanın kapısını aralıyor.</p>

<p></p>

<p>Günlük hayat için ne anlama geliyor?</p>

<p>Bu bulgular, özellikle şu açıdan önemli:</p>

<ul>
 <li>Şizofreni hastalarında bilişsel gerileme erken fark edilmeli</li>
 <li>Tanı ve takip süreçlerinde “demans” kalıpları yeniden düşünülmeli</li>
 <li>Tedavi yaklaşımları daha kişiye özel planlanmalı</li>
</ul>

<p>Kısacası mesele sadece “unutkanlık” değil. Beynin işleyişinde farklı bir hikâye yazılıyor olabilir.</p>

<p></p>

<p>Büyük resim: Yeni bir hastalık tanımı mı geliyor?</p>

<p>Bu çalışma, “şizofreni demansı” kavramının aslında yanlış bir etiket olabileceğini düşündürüyor.</p>

<p>Belki de tıp, şu soruyla yüzleşmek zorunda:</p>

<p>Şizofrenideki bilişsel çöküş, başlı başına ayrı bir hastalık süreci mi?</p>

<p>Bilim bu sorunun peşinde… Ve cevap, zihnin en karmaşık katmanlarında saklı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/sizofrenide-erken-bunama-riski-sanilandan-cok-daha-karmasik-cikti</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 06:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/05/i-m-g-8754.jpeg" type="image/jpeg" length="93833"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İçine Atmak Masum Değil: Duygu Bastırma ve Ölüm Riski Bağlantısı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/icine-atmak-masum-degil-duygu-bastirma-ve-olum-riski-baglantisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/icine-atmak-masum-degil-duygu-bastirma-ve-olum-riski-baglantisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Duyguları sürekli içine atmak yalnızca psikolojik bir yük olmayabilir. ABD’de yapılan 12 yıllık gözlemsel araştırma, duygu bastırma düzeyi yüksek bireylerde erken ölüm riskinin daha yüksek olabileceğini ortaya koydu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Çalışma, bu ilişkinin kesin neden-sonuç anlamına gelmediğini vurguluyor. Ancak bulgular, “duyguları bastırmak sağlığı nasıl etkiler?” sorusunu yeniden gündeme taşıyor.</p>

<p>Günlük hayatta öfke, üzüntü, kırgınlık ya da kaygıyı belli etmemek kimi zaman “güçlü durmak” olarak görülür. Ancak duyguları sürekli bastırmak, bedenin stres sistemi üzerinde uzun süreli bir baskı oluşturabilir.</p>

<p>Journal of Psychosomatic Research dergisinde yayımlanan çalışma, duygu bastırma ile ölüm riski arasındaki ilişkiyi 12 yıllık takip verileriyle inceledi. Araştırma, ABD’de ulusal temsiliyeti bulunan General Social Survey-National Death Index verilerine dayanıyor.</p>

<p>Araştırmada Ne Bulundu?</p>

<p>Araştırmada 1996 yılında duygu bastırma ölçeği uygulanan 729 kişi takip edildi. Katılımcıların 1996-2008 yılları arasındaki ölüm kayıtları incelendi.</p>

<p>12 yıllık takipte 111 ölüm tespit edildi. Bunların 37’si kardiyovasküler hastalık, 34’ü ise kanser nedeniyle gerçekleşti.</p>

<p>Duygu bastırma puanı en yüksek grupta yer alan kişilerde, tüm nedenlere bağlı ölüm riskinin daha yüksek olduğu bildirildi. Araştırmada ayrıca kanser kaynaklı ölümlerle de ilişki saptandı. Kardiyovasküler ölüm için ise artış görülse de sonuç istatistiksel olarak daha sınırlı değerlendirildi.</p>

<p>Bu Sonuç Neden Önemli?</p>

<p>Çalışma, duyguları ifade etme biçiminin yalnızca ruh sağlığıyla değil, genel sağlık sonuçlarıyla da ilişkili olabileceğine işaret ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu bulgu, “duyguları içine atmak zararlı mı?”, “stres ve ölüm riski arasında ilişki var mı?” gibi sorulara doğrudan kesin yanıt vermiyor. Ancak uzun süreli psikososyal yükün beden üzerindeki etkilerini anlamak için önemli bir veri sunuyor.</p>

<p>Bulgular Günlük Hayatı Nasıl Etkileyebilir?</p>

<p>Araştırma, herkesin her duygusunu anında dışa vurması gerektiği anlamına gelmiyor. Burada dikkat çekilen nokta, duyguların sürekli bastırılması ve kişinin yaşadığı içsel gerilimi sağlıklı biçimde işleyememesi.</p>

<p>Duyguları konuşmak, destek almak, stresle baş etme yolları geliştirmek ve gerektiğinde uzman değerlendirmesine başvurmak ruh sağlığı açısından önem taşıyabilir.</p>

<p>Uzmanlar Hangi Noktaya Dikkat Çekiyor?</p>

<p>Araştırmacılar, duygu bastırma ile erken ölüm arasındaki ilişkinin biyopsikososyal mekanizmalarının daha iyi anlaşılması gerektiğini belirtiyor.</p>

<p>Yani mesele yalnızca “duygularını saklayan kişi hasta olur” gibi basit bir sonuçla açıklanamaz. Stres hormonları, davranış alışkanlıkları, sosyal destek eksikliği, kronik hastalıklar ve yaşam koşulları bu ilişkide birlikte rol oynayabilir.</p>

<p>Çalışmanın Sınırları Neler?</p>

<p>Bu çalışma gözlemsel bir araştırmadır. Bu nedenle duygu bastırmanın doğrudan ölüme neden olduğunu kanıtlamaz.</p>

<p>Katılımcı sayısı sınırlıdır ve duygu bastırma tek bir dönemde ölçülmüştür. Ayrıca kişinin yaşam tarzı, sağlık geçmişi ve sosyal çevresi gibi birçok etken sonuçları etkileyebilir.</p>

<p>Sonuç Ne Anlama Geliyor?</p>

<p>Araştırma, duyguları sürekli bastırmanın uzun vadeli sağlık sonuçlarıyla ilişkili olabileceğini gösteriyor. Ancak bu bulgu, tek başına tanı, tedavi ya da kesin risk hesabı anlamına gelmez.</p>

<p>En doğru yaklaşım, ruhsal yüklerin küçümsenmemesi ve uzun süren stres, kaygı, öfke ya da içe kapanma durumlarında profesyonel destek alınmasıdır.</p>

<p>Kaynak</p>

<p>Çalışmanın adı: Emotion suppression and mortality risk over a 12-year follow-up<br />
Yayınlandığı dergi / kurum: Journal of Psychosomatic Research<br />
Yayın tarihi: 2013<br />
Araştırmacılar / kurumlar: Benjamin P. Chapman, Kevin Fiscella, Ichiro Kawachi, Paul Duberstein, Peter Muennig; University of Rochester Medical Center, Harvard School of Public Health, Columbia University</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/icine-atmak-masum-degil-duygu-bastirma-ve-olum-riski-baglantisi</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 00:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/01/i-m-g-8343.jpeg" type="image/jpeg" length="81000"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İş Stresi Her Yıl 840 Bin Can Alıyor]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/is-stresi-her-yil-840-bin-can-aliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/is-stresi-her-yil-840-bin-can-aliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uluslararası Çalışma Örgütü’nün yeni raporu, iş yerindeki stres, mobbing, uzun çalışma saatleri, iş güvencesizliği ve taciz gibi psikososyal risklerin yalnızca ruh sağlığını değil, kalp-damar sağlığını da tehdit ettiğini ortaya koydu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Rapora göre bu risklerle bağlantılı sağlık sorunları nedeniyle dünyada her yıl 840 binden fazla kişi hayatını kaybediyor.</p>

<p>Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), çalışma hayatının çoğu zaman görünmeyen ancak ağır sonuçlar doğuran bir boyutuna dikkat çekti. ILO’nun 2026 Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü kapsamında yayımladığı yeni değerlendirmeye göre, iş yerindeki psikososyal riskler dünya genelinde yılda 840 binden fazla ölümle ilişkilendiriliyor.</p>

<p>Raporda özellikle uzun çalışma saatleri, iş güvencesizliği, aşırı iş yükü, mobbing, taciz, düşük kontrol hissi ve iş-yaşam dengesinin bozulması gibi faktörlerin çalışan sağlığı üzerinde ciddi etkiler oluşturduğu vurgulandı. ILO, bu risklerin yalnızca tükenmişlik ve kaygı gibi ruhsal sorunlarla sınırlı kalmadığını, kalp hastalıkları ve inme gibi ölümcül tablolarla da bağlantılı olduğunu belirtiyor.</p>

<p>İş stresi artık sadece “yorgunluk” meselesi değil</p>

<p>Çalışma hayatında stres çoğu zaman kişisel dayanıklılık meselesi gibi görülüyor. Ancak ILO’nun raporu, bu tablonun bireysel değil, kurumsal ve toplumsal bir sağlık sorunu olduğunu gösteriyor.</p>

<p>Uzun mesailer, sürekli erişilebilir olma baskısı, performans kaygısı, işini kaybetme korkusu ve iş yerindeki psikolojik baskı, zaman içinde bedende kalıcı bir yük oluşturabiliyor. Bu yük; uyku bozukluğu, tansiyon yüksekliği, kaygı, depresyon, bağışıklık sistemi zayıflığı ve kalp-damar hastalıkları riskini artırabiliyor.</p>

<p>Haftada 55 saat ve üzeri çalışma alarm veriyor</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü ve ILO’nun daha önce yayımladığı ortak analizde, haftada en az 55 saat çalışmanın inme ve iskemik kalp hastalığına bağlı ölüm riskini artırdığı bildirilmişti. Bu analize göre uzun çalışma saatleri 2016 yılında 745 bin ölümle ilişkilendirildi; bunların 398 bini inme, 347 bini ise kalp hastalığı kaynaklıydı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Araştırmada uzun çalışma saatlerinin özellikle orta yaş ve üzeri çalışan erkeklerde daha ağır sonuçlar doğurduğu, 55 saat ve üzeri çalışma düzeninin standart çalışma sürelerine kıyasla kalp ve damar hastalıkları açısından daha yüksek risk oluşturduğu ifade edildi.</p>

<p>Psikososyal risk nedir?</p>

<p>Psikososyal risk, çalışanın ruhsal, sosyal ve fiziksel sağlığını olumsuz etkileyebilen iş yeri koşullarını ifade eder. Bu riskler çoğu zaman gözle görülmez; makineler, kimyasallar veya iş kazaları kadar somut değildir. Fakat etkileri yıllar içinde birikir.</p>

<p>Başlıca psikososyal riskler şöyle sıralanabilir:</p>

<ul>
 <li>Aşırı iş yükü ve uzun mesai</li>
 <li>İş güvencesizliği</li>
 <li>Mobbing, taciz ve ayrımcılık</li>
 <li>Sürekli performans baskısı</li>
 <li>Çalışanın karar süreçlerinde söz sahibi olmaması</li>
 <li>Düşük sosyal destek</li>
 <li>İş ve özel hayat sınırlarının kaybolması</li>
 <li>Gece vardiyası ve düzensiz çalışma</li>
</ul>

<p>İş yerinde sağlık politikası değişmeli</p>

<p>ILO’ya göre çözüm yalnızca çalışanlara “stresle başa çıkma” eğitimi vermekle sınırlı olmamalı. İşin tasarımı, çalışma saatleri, yöneticilik kültürü, iş yükü dağılımı ve kurum içi iletişim yeniden ele alınmalı.</p>

<p>Uzmanlara göre sağlıklı çalışma ortamı için işverenlerin psikososyal risk değerlendirmesi yapması, aşırı mesaiyi sınırlaması, mobbing ve taciz mekanizmalarına karşı etkili bildirim kanalları kurması, çalışanlara gerçek dinlenme hakkı tanıması ve iş-yaşam dengesini koruyan politikalar geliştirmesi gerekiyor.</p>

<p>Sessiz salgın: Tükenmişlik, kaygı ve kalp hastalıkları aynı zincirde</p>

<p>İş yerindeki psikososyal riskler çoğu zaman önce yorgunluk, isteksizlik ve uykusuzlukla başlıyor. Ardından tükenmişlik, kaygı, depresyon, tansiyon yüksekliği ve kalp-damar sorunları tabloya eklenebiliyor.</p>

<p>Bu nedenle iş stresi artık yalnızca “yoğun dönem” bahanesiyle geçiştirilecek bir konu değil. ILO’nun yeni raporu, çalışma hayatındaki psikolojik baskının küresel ölçekte ölümcül sonuçlara dönüşebildiğini gösteriyor.</p>

<p>İş yerindeki stres ne zaman ciddiye alınmalı?</p>

<p>Uzmanlara göre çalışanlarda uzun süren uykusuzluk, çarpıntı, göğüs ağrısı, sürekli kaygı hali, öfke patlamaları, işe gitme isteksizliği, dikkat dağınıklığı, baş ağrısı, mide-bağırsak şikâyetleri ve sosyal geri çekilme gibi belirtiler varsa profesyonel destek alınmalı.</p>

<p>Özellikle göğüs ağrısı, nefes darlığı, ani güçsüzlük, konuşma bozukluğu, yüzde kayma veya kol-bacakta uyuşma gibi belirtiler kalp krizi ya da inme açısından acil değerlendirme gerektirir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/is-stresi-her-yil-840-bin-can-aliyor</guid>
      <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 23:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-8264.jpeg" type="image/jpeg" length="53687"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[FDA’dan Depresyon İçin Beyin İmplantı Denemesine Onay: İlk İnsan Çalışması Başlıyor]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/fdadan-depresyon-icin-beyin-implanti-denemesine-onay-ilk-insan-calismasi-basliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/fdadan-depresyon-icin-beyin-implanti-denemesine-onay-ilk-insan-calismasi-basliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tedaviye dirençli depresyon için geliştirilen küçük bir beyin implantı, insanlarda test edilmek üzere FDA’dan klinik araştırma izni aldı. Motif Neurotech’in cihazı henüz tedavi olarak onaylanmadı; ancak ağır depresyon vakalarında beyin uyarımı teknolojileri için dikkat çeken yeni bir dönemin kapısını araladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ABD Gıda ve İlaç Dairesi FDA, Motif Neurotech tarafından geliştirilen beyin implantının ilk insan klinik çalışmasında denenmesine izin verdi. Şirketin Motif XCS System adlı cihazı, özellikle mevcut tedavilere yeterli yanıt vermeyen tedaviye dirençli depresyon hastaları için geliştiriliyor.</p>

<p>Bu karar, cihazın artık hastalarda yaygın şekilde kullanılabileceği anlamına gelmiyor. FDA’nın verdiği izin, implantın güvenlik ve uygulanabilirlik açısından klinik araştırmada test edilmesinin önünü açıyor.</p>

<p>Tedaviye dirençli depresyon için yeni bir adım</p>

<p>Depresyon tedavisinde ilaç, psikoterapi, elektrokonvülsif tedavi ve manyetik uyarım gibi farklı yöntemler kullanılıyor. Ancak bazı hastalarda bu tedavilere rağmen belirtiler devam edebiliyor. Bu tablo, tıpta tedaviye dirençli depresyon olarak tanımlanıyor.</p>

<p>Motif Neurotech’in geliştirdiği sistem de bu hasta grubuna yönelik olarak tasarlandı. Cihazın amacı, depresyonla ilişkili beyin devrelerine düşük düzeyde elektriksel uyarım vererek belirtileri azaltıp azaltamayacağını araştırmak.</p>

<p>Cihaz kafatasına yerleştiriliyor</p>

<p>Şirketin açıklamalarına göre implant oldukça küçük boyutta tasarlandı. Cihazın kafatasına yerleştirildiği, beyin dokusunun içine doğrudan girmediği ve kablosuz şekilde çalıştırıldığı belirtiliyor.</p>

<p>Sistemin dikkat çeken yönlerinden biri de dışarıdan kullanılan özel bir başlıkla aktive edilmesi. Bu başlık, cihazın kablosuz olarak çalışmasını sağlıyor ve uyarım sürecini başlatıyor.</p>

<p>FDA onayı tedavi onayı değil</p>

<p>Bu gelişmede en kritik nokta, FDA kararının doğru okunması. Kurum, cihazın klinik denemede test edilmesine izin verdi. Yani implant henüz depresyon tedavisi için onaylanmış, piyasaya sunulmuş ya da standart tedaviye girmiş değil.</p>

<p>İlk klinik çalışmada temel hedef, cihazın insanlarda güvenli biçimde uygulanıp uygulanamayacağını görmek olacak. Etkinlik verileri ise araştırmanın ilerleyen aşamalarında daha net ortaya çıkacak.</p>

<p>Beyin uyarımı depresyonda neden araştırılıyor?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Beyin uyarımı teknolojileri son yıllarda psikiyatri ve nöroloji alanında daha fazla gündeme geliyor. Özellikle depresyon, Parkinson hastalığı, epilepsi ve bazı hareket bozukluklarında beyin devrelerini hedefleyen tedaviler üzerinde çalışmalar yürütülüyor.</p>

<p>Motif Neurotech’in cihazı da bu alandaki yeni yaklaşımlardan biri olarak değerlendiriliyor. Daha küçük, kablosuz ve daha az invaziv sistemlerin geliştirilmesi, ağır ruh sağlığı sorunlarında yeni tedavi seçenekleri açısından bilim dünyasının ilgisini çekiyor.</p>

<p>Umut verici ama erken aşamada</p>

<p>Uzmanlar açısından bu gelişme önemli olsa da, henüz erken aşamada. Cihazın depresyon belirtilerini ne ölçüde azaltacağı, hangi hastalarda daha etkili olacağı ve uzun vadeli güvenlik sonuçları klinik çalışmalar tamamlandıkça anlaşılacak.</p>

<p>Bu nedenle gelişmeyi “depresyon için beyin implantı tedavisi başladı” şeklinde değil, “tedaviye dirençli depresyon için geliştirilen beyin implantının ilk insan denemesine FDA izni çıktı” şeklinde okumak gerekiyor.</p>

<p>Depresyon tedavisinde yeni dönem mi?</p>

<p>Motif Neurotech’in çalışması başarılı sonuçlar verirse, depresyon tedavisinde kişiselleştirilebilir beyin uyarımı yaklaşımları daha fazla gündeme gelebilir. Ancak bunun için daha geniş hasta gruplarında yapılacak klinik araştırmalara ihtiyaç var.</p>

<p>Şimdilik kesin olan şu: FDA kararı, ağır depresyon vakalarında beyin implantı temelli tedaviler için önemli bir araştırma eşiği anlamına geliyor. Cihazın gerçek tedavi değeri ise bilimsel verilerle ortaya konulacak.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/fdadan-depresyon-icin-beyin-implanti-denemesine-onay-ilk-insan-calismasi-basliyor</guid>
      <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 07:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-8179.jpeg" type="image/jpeg" length="20978"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ozempic Kişiliği” Tartışması: GLP-1 İlaçları Duyguları Köreltebilir mi?]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/ozempic-kisiligi-tartismasi-glp-1-ilaclari-duygulari-koreltebilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/ozempic-kisiligi-tartismasi-glp-1-ilaclari-duygulari-koreltebilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[GLP-1 grubu zayıflama ve diyabet ilaçlarıyla ilgili yeni tartışma, iştahın azalmasının ötesinde duygusal isteksizlik ve keyif alamama şikâyetlerine odaklanıyor. Uzmanlar, bu anlatıların dikkatle izlenmesi gerektiğini ancak mevcut verilerin “kesin yan etki” demek için henüz yeterli olmadığını belirtiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Birçok kişi zayıflama ilaçlarını yalnızca iştah üzerinden konuşuyor.<br />
Son dönemde ise bazı kullanıcıların “hayattan eskisi kadar keyif alamama” şikâyetleri gündeme geldi.<br />
Bu haber, “Ozempic kişiliği” diye adlandırılan tartışmanın ne anlama geldiğini ve nerede temkinli olunması gerektiğini anlatıyor.</p>

<p>Araştırma neyi anlatıyor?</p>

<p>MedPage Today’de gündeme gelen konu, GLP-1 reseptör agonistleri olarak bilinen ilaçları kullanan bazı kişilerde bildirilen “duygusal düzleşme” şikâyetlerine odaklanıyor. Bu ilaç grubu; tip 2 diyabet tedavisinde, obezite veya fazla kilo yönetiminde kullanılan semaglutid, liraglutid, tirzepatid gibi etken maddeleri kapsıyor.</p>

<p>Burada konuşulan mesele, tek başına “ilaç depresyon yapıyor” iddiası değil. Daha ince bir tablo tarif ediliyor: Kişinin yemek yeme isteği azalırken, bazı haz ve motivasyon alanlarında da sönme hissi yaşaması. Halk arasında buna “Ozempic personality”, yani “Ozempic kişiliği” denmeye başlandı. Washington Post da son günlerde benzer hasta anlatılarını, “duygusal düzleşme” ve “keyif alamama” ekseninde ele aldı.</p>

<p>Bilim insanları neye bakıyor?</p>

<p>Bu konu şimdilik büyük ölçüde hasta anlatıları, hekim gözlemleri ve beyin ödül sistemi üzerine yürüyen bilimsel tartışmalarla gündeme geliyor. Yani elimizde “şu kadar kişi incelendi ve bu yan etki kesin olarak kanıtlandı” denebilecek tek, büyük ve belirleyici bir klinik araştırma yok.</p>

<p>GLP-1 ilaçları vücuttaki tokluk sinyallerini taklit ederek iştahı azaltabiliyor. Ancak iştah yalnızca mideyle ilgili bir mesele değil. Beyinde ödül, istek, dürtü ve motivasyonla bağlantılı alanlar da bu süreçte rol oynuyor. Bu nedenle bazı araştırmacılar, bu ilaçların yalnızca yemek isteğini değil, beynin “ödül” sistemindeki bazı tepkileri de etkileyip etkilemediğini anlamaya çalışıyor.</p>

<p>Guardian’ın aktardığı tartışmalarda da benzer bir soru öne çıkıyor: GLP-1 temelli ilaçlar bazı kişilerde yalnızca “food noise” denilen sürekli yeme düşüncesini değil, başka keyif ve bağlanma alanlarını da azaltabilir mi? Uzmanlar bu ihtimali araştırmaya değer buluyor ancak bunun henüz kesinleşmiş bir mekanizma olmadığını vurguluyor.</p>

<p>“Duygusal düzleşme” ne demek?</p>

<p>Duygusal düzleşme, kişinin günlük hayatta eskiden keyif aldığı şeylere karşı daha az heyecan duyması anlamına geliyor. Tıbbi dilde buna yakın kavramlardan biri “anhedoni”. Anhedoni, kişinin normalde zevk aldığı aktivitelerden eskisi kadar haz alamaması demek.</p>

<p>Bu durum depresyonla birlikte görülebilir ama her zaman depresyon anlamına gelmez. Bazı kullanıcı anlatılarında kişiler kendilerini üzgün değil, daha çok “tepkisiz”, “isteksiz” veya “hiçbir şey pek umurumda değil” hâlinde tarif ediyor. İşte “Ozempic kişiliği nedir?” sorusunun merkezinde de bu duygu var.</p>

<p>Ancak bu noktada en kritik ayrım şu: Sosyal medyada anlatılan her deneyim tıbbi kanıt değildir. Bir kişinin yaşadığı değişim ilaçla ilişkili olabilir, kilo kaybı süreciyle ilişkili olabilir, beslenme düzenindeki değişimden etkilenebilir ya da bambaşka psikolojik ve sosyal nedenlere bağlı gelişebilir.</p>

<p>Sonuç ne çıktı?</p>

<p>MedPage Today’in işaret ettiği tartışmada çıkan ana sonuç, GLP-1 ilaçları kullanan bazı hastalarda duygusal değişiklik şikâyetlerinin daha fazla konuşulmaya başlamasıdır. Bu, tıp dünyası için önemsiz bir ayrıntı değil. Çünkü milyonlarca kişinin kullandığı bir ilaç grubunda nadir veya kişiye özel etkiler bile dikkatle izlenmelidir.</p>

<p>Bununla birlikte mevcut tablo, “GLP-1 ilaçları kesin olarak kişiliği değiştiriyor” sonucunu desteklemiyor. Daha doğru ifade şu olur: Bazı hastalar duygusal donukluk, motivasyon azalması veya keyif alamama gibi deneyimler bildiriyor; bilim insanları bu bildirimlerin ilaçla doğrudan ilişkili olup olmadığını anlamaya çalışıyor.</p>

<p>Düzenleyici kurumların intihar düşüncesi ve davranışı açısından yaptığı değerlendirmeler de bu temkinli tabloyu destekliyor. FDA, GLP-1 reseptör agonistleriyle intihar düşüncesi veya davranışı arasında artmış risk bulmadığını ve ilgili uyarıların bazı ilaç etiketlerinden kaldırılmasını istediğini açıkladı. Avrupa İlaç Ajansı’nın güvenlik komitesi de mevcut kanıtların GLP-1 ilaçları ile intihar veya kendine zarar verme düşünceleri arasında nedensel bir ilişkiyi desteklemediğini bildirdi.</p>

<p>Bu neden önemli?</p>

<p>Bu tartışma önemli çünkü zayıflama ilaçları yalnızca tartıdaki rakamı ilgilendirmiyor. İştah, uyku, enerji, sosyal hayat, motivasyon ve beden algısı aynı masada duran parçalar. Bir kişi kilo verirken fiziksel olarak rahatlayabilir; tansiyonu, kan şekeri veya uyku apnesi gibi sorunları iyileşebilir. Aynı kişi bazı dönemlerde ruh hâlinde dalgalanma da yaşayabilir.</p>

<p>Bu nedenle “GLP-1 ilaçları ne işe yarar?” sorusu yalnızca “kilo verdirir mi?” diye cevaplanamaz. Bu ilaçlar, hekim kontrolünde uygun hastalarda ciddi fayda sağlayabilir. Ancak kullanıcının ruh hâli, günlük işlevselliği ve yaşam kalitesi de takip edilmelidir.</p>

<p>JAMA Internal Medicine’de yayımlanan semaglutid 2,4 mg analizinde, tedavinin depresyon belirtileri veya intihar düşüncesi/davranışı riskini plaseboya göre artırmadığı; buna rağmen obezitesi olan kişilerin ruh sağlığı açısından izlenmesi gerektiği belirtildi. Bu cümle haberin omurgası gibi okunmalı: Büyük veriler genel bir artış göstermeyebilir, ama bireysel deneyimler yine de hekimin dikkat alanına girmelidir.</p>

<p>Günlük hayatta ne anlama geliyor?</p>

<p>Bu haberi okuyan bir kişi bugün şunu anlamalı: GLP-1 ilacı kullanıyorsa ve son dönemde belirgin isteksizlik, keyif alamama, sosyal hayattan çekilme, cinsel istekte azalma, motivasyon kaybı veya “kendim gibi değilim” hissi yaşıyorsa bunu önemsemeli.</p>

<p>Ama ikinci cümle de en az ilki kadar önemli: İlacı kendi başına bırakmamalı. Bu ilaçlar diyabet, obezite ve ilişkili hastalıklar için hekim kararıyla kullanılan tedavilerdir. Ani bırakma, kan şekeri kontrolü veya kilo yönetimi açısından sorun doğurabilir.</p>

<p>Doğru yol, bu değişiklikleri ilacı yazan hekimle konuşmaktır. Hekim gerekirse doz, kullanım süreci, ek ilaçlar, beslenme düzeni, psikiyatrik geçmiş ve mevcut ruh hâli üzerinden kişiye özel değerlendirme yapabilir. Bazı kişiler için sorun ilaca bağlı olmayabilir; bazıları için doz, eşlik eden stres veya başka ilaçlarla etkileşim önemli olabilir.</p>

<p>Hemen uygulanacak bir gelişme mi?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hayır. Bu konu yeni bir tedavi, yeni test veya hemen uygulanacak bir tarama yöntemi anlamına gelmiyor. Şu aşamada “Ozempic kişiliği” tıbbi olarak net tanımlanmış, resmi yan etki listelerine yerleşmiş kesin bir teşhis başlığı değil.</p>

<p>Daha çok, giderek daha fazla görünür hâle gelen bir hasta deneyimi ve bilimsel araştırma sorusu. Bu nedenle günlük kullanıma girecek bir testten, onaylanmış yeni bir önlemden veya herkes için geçerli bir doz kuralından söz etmek doğru olmaz.</p>

<p>FDA’nın son değerlendirmesi intihar düşüncesi açısından genel bir artmış risk bulmadığını bildirirken, hastaların ilaçlarını reçete edildiği şekilde kullanmaya devam etmeleri ve endişelerini sağlık profesyonelleriyle paylaşmaları gerektiğini vurguluyor.</p>

<p>En çok neresi yanlış anlaşılabilir?</p>

<p>Bu haberin en kolay yanlış anlaşılacak tarafı, sosyal medya anlatılarını kesin bilimsel sonuç gibi okumaktır. Bir kişinin “ilaçtan sonra hiçbir şeyden keyif alamadım” demesi önemlidir ama bu tek başına herkes için geçerli bir yan etki kanıtı değildir.</p>

<p>İkinci yanlış anlama, “duygusal düzleşme varsa ilaç kesin zararlıdır” sonucuna atlamaktır. Bazı kişilerde GLP-1 tedavisi kilo kaybı, kan şekeri kontrolü, hareket kabiliyeti ve özgüven üzerinden ruh hâlini olumlu etkileyebilir. The Lancet Psychiatry’de yayımlanan ve İsveç sağlık kayıtlarına dayanan bir çalışma, tip 2 diyabetli kişilerde bazı GLP-1 ilaçlarıyla ruh sağlığının kötüleşmesi riskinde azalma ilişkisi bildirdi; ancak bu da doğrudan “antidepresan etki” anlamına gelmez.</p>

<p>Üçüncü yanlış anlama ise “ilişki bulunduysa neden kesin budur” sanmaktır. Ruh hâli; kilo kaybı, yeme düzeni, uyku, sosyal çevre, mevcut psikiyatrik durum, beden algısı ve beklentilerle birlikte değişebilir. Tek bir etkeni suçlamak bilimsel olarak aceleci olur.</p>

<p>Uzmanlar neden temkinli?</p>

<p>Uzmanların temkinli olmasının nedeni, mevcut bilgilerin parçalı olmasıdır. Bir tarafta hasta anlatıları ve hekim gözlemleri var. Diğer tarafta büyük güvenlik değerlendirmeleri, klinik çalışmalar ve gözlemsel veri analizleri var. Bu kaynaklar aynı soruya farklı açılardan bakıyor.</p>

<p>Hasta anlatıları erken uyarı lambası gibi değerlidir. Ancak yan etkiyi kanıtlamak için daha düzenli çalışmalara ihtiyaç vardır. Kaç kişide görülüyor, hangi dozda artıyor, kimler daha riskli, daha önce depresyon öyküsü olanlarda tablo değişiyor mu, ilacı azaltınca düzeliyor mu, bunlar henüz yeterince net değil.</p>

<p>Bu nedenle en güvenli haber dili şudur: GLP-1 ilaçları bazı kişilerde duygusal değişikliklerle birlikte anılıyor; bu durum araştırılmalı, hastalar izlenmeli, fakat mevcut kanıtlar herkes için kesin ve yaygın bir psikolojik yan etki sonucuna varmak için yeterli değildir.</p>

<p>Bundan sonra ne olacak?</p>

<p>Bundan sonraki adım, bu şikâyetlerin sistemli biçimde araştırılmasıdır. Daha büyük hasta gruplarında, doz düzeyiyle ruh hâli arasındaki ilişki incelenmeli. İlaca başlamadan önce ve başladıktan sonra depresyon, anksiyete, anhedoni, motivasyon ve yaşam kalitesi ölçekleriyle takip yapılmalı.</p>

<p>Ayrıca GLP-1 ilaçlarının beynin ödül sistemi üzerindeki etkisi daha iyi anlaşılmalı. Çünkü bu mekanizma yalnızca yan etki tartışması için değil, alkol kullanımı, bağımlılık davranışları ve kompulsif yeme gibi alanlarda da bilim insanlarının ilgisini çekiyor.</p>

<p>Kapanışta dengeyi kaybetmemek gerekiyor: Bu ilaçlar birçok hasta için önemli faydalar sağlayabilen güçlü tedavilerdir. Ancak güçlü tedaviler, güçlü takip ister. “Ozempic kişiliği” tartışması da tam burada duruyor: Önemli bir sinyal olabilir, ama doğru anlaşılması için sosyal medya uğultusundan çıkarılıp bilimsel zeminde incelenmesi gerekir.</p>

<p>Soru-Cevap</p>

<p>Bu sonuç hemen yan etki kanıtı anlamına gelir mi?<br />
Hayır. Bazı kullanıcıların bildirdiği duygusal düzleşme şikâyetleri var, ancak bunun herkes için geçerli ve kesin bir yan etki olduğu henüz kanıtlanmış değil.</p>

<p>Araştırma insanlar üzerinde mi yapıldı?<br />
Bu haber tek bir klinik araştırmadan çok, hasta anlatıları, hekim gözlemleri, güvenlik değerlendirmeleri ve mevcut bilimsel çalışmaların oluşturduğu tartışmaya dayanıyor.</p>

<p>GLP-1 ilaçları depresyon yapar mı?<br />
Mevcut büyük değerlendirmeler, bu ilaçların intihar düşüncesi veya davranışı riskini artırdığına dair net kanıt göstermiyor. Ancak ruh hâlinde belirgin değişiklik yaşayan hastaların hekimine başvurması gerekiyor.</p>

<p>İlacı kullanan kişi neye dikkat etmeli?<br />
Keyif alamama, belirgin isteksizlik, içe kapanma, motivasyon kaybı veya ruh hâlinde alışılmadık değişiklikler fark edilirse bu durum hekime anlatılmalı.</p>

<p>Mevcut tedaviler değişecek mi?<br />
Şu an için herkesin tedavisini değiştirecek bir karar yok. Tedavi düzeni kişiye özel olarak hekim tarafından değerlendirilmelidir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/ozempic-kisiligi-tartismasi-glp-1-ilaclari-duygulari-koreltebilir-mi</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 06:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-8113.webp" type="image/jpeg" length="71878"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[EKT Tartışması Yeniden Alevlendi: Hasta Yakınlarından Hafıza Kaybı ve Yaşam Kalitesi Uyarısı]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/ekt-tartismasi-yeniden-alevlendi-hasta-yakinlarindan-hafiza-kaybi-ve-yasam-kalitesi-uyarisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/ekt-tartismasi-yeniden-alevlendi-hasta-yakinlarindan-hafiza-kaybi-ve-yasam-kalitesi-uyarisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ağır depresyon ve bazı dirençli psikiyatrik hastalıklarda kullanılan elektrokonvülsif tedavi, yeni bir araştırmayla yeniden tartışma konusu oldu. Hasta yakınlarının aktardığı deneyimler, özellikle hafıza kaybı ve yaşam kalitesi konusunda dikkat çekici soru işaretleri doğurdu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Elektrokonvülsif tedavi, kısa adıyla EKT, psikiyatride uzun yıllardır kullanılan ancak kamuoyunda en çok tartışılan tedavi yöntemlerinden biri olarak biliniyor. Özellikle ağır depresyon, tedaviye dirençli depresyon, katatoni ve bazı ağır psikiyatrik tablolarda başvurulan bu yöntem, etkili olabileceği kadar yan etkileri nedeniyle de yakından izlenmesi gereken bir tedavi olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>EKT nedir?</p>

<p>EKT, yani elektrokonvülsif tedavi, kontrollü tıbbi koşullar altında beyne kısa süreli elektrik akımı verilerek yapay bir nöbet oluşturulmasına dayanan bir psikiyatrik tedavi yöntemidir.</p>

<p>Bu işlem günümüzde eski dönemlerdeki uygulamalardan farklı olarak genel anestezi altında ve kas gevşetici ilaçlarla yapılır. Hasta işlem sırasında ağrı hissetmez. Uygulama genellikle hastane ortamında, psikiyatri, anestezi ve ilgili sağlık ekiplerinin gözetiminde gerçekleştirilir.</p>

<p>EKT seansları çoğu zaman tek uygulamayla sınırlı kalmaz. Hastanın klinik durumuna göre birkaç hafta boyunca birden fazla seans yapılabilir. Tedavinin amacı, beynin elektriksel ve kimyasal işleyişinde değişiklik oluşturarak özellikle ağır depresif belirtilerin hafiflemesini sağlamaktır.</p>

<p>Hangi hastalarda gündeme gelir?</p>

<p>EKT genellikle ilk seçenek olarak kullanılmaz. Daha çok ilaç tedavisi, psikoterapi veya diğer yöntemlere yeterli yanıt alınamayan ağır durumlarda değerlendirilir.</p>

<p>En sık gündeme geldiği durumlar arasında tedaviye dirençli ağır depresyon, intihar riskinin yüksek olduğu vakalar, katatoni, bazı ağır mani tabloları ve hızlı müdahale gerektiren psikiyatrik krizler yer alır.</p>

<p>Bu nedenle EKT, sıradan bir üzüntü, geçici moral bozukluğu ya da hafif depresyon için kullanılan basit bir yöntem değildir. Daha çok ağır, dirençli ve yaşamı ciddi biçimde etkileyen klinik tablolarda hekim kararıyla gündeme gelir.</p>

<p>Neden hâlâ tartışılıyor?</p>

<p>EKT’nin tartışmalı olmasının birkaç nedeni var. Birincisi, yöntemin tarihsel olarak toplum hafızasında sert ve travmatik görüntülerle yer edinmiş olmasıdır. Günümüzdeki uygulamalar modern anestezi ve güvenlik protokolleriyle yapılsa da, geçmişteki kötü temsil biçimleri EKT’ye yönelik kaygıyı canlı tutuyor.</p>

<p>İkinci ve daha güncel tartışma ise hafıza kaybı, bilişsel etkiler ve yaşam kalitesi üzerinde yoğunlaşıyor. Bazı hastalar EKT’den belirgin fayda gördüğünü bildirirken, bazı hastalar ve yakınları tedavi sonrası bellek sorunları, dikkat güçlüğü, yorgunluk ve günlük yaşamda zorlanma gibi etkiler yaşandığını ifade ediyor.</p>

<p>Tam da bu nedenle EKT, tıbbın en hassas karar alanlarından biri olarak görülüyor. Çünkü mesele yalnızca tedavinin etkili olup olmadığı değil; bu etkinin hangi bedelle, hangi hastada ve ne kadar süreyle ortaya çıktığıdır.</p>

<p>Yeni çalışma ne söylüyor?</p>

<p>Tartışmayı yeniden gündeme taşıyan son çalışma, Psychology and Psychotherapy: Theory, Research and Practice dergisinde yayımlandı. Araştırmada EKT uygulanan kişilerin yakınları ve arkadaşlarının gözlemleri değerlendirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çalışmaya 22 ülkeden 286 kişi katıldı. Katılımcıların 216’sı EKT alan bireylerin yakını, 70’i ise arkadaşıydı. Araştırma, EKT’nin yalnızca klinik sonuçlarına değil, tedavi sonrası günlük yaşama ve yakın çevrenin gözlemlerine odaklandı.</p>

<p>Yakınların anlattıkları dikkat çekti</p>

<p>Araştırmada katılımcıların yüzde 45’i, EKT’nin uygulanma nedeni olan psikiyatrik sorunda bir iyileşme gördüğünü belirtti. Buna karşılık yüzde 42’si, tedavi sonrası durumun daha kötüye gittiğini düşündüğünü ifade etti.</p>

<p>Yaşam kalitesi başlığı ise daha çarpıcı bir tablo ortaya koydu. Katılımcıların yüzde 61’i, EKT sonrası yakınlarının genel yaşam kalitesinin kötüleştiğini bildirdi. İyileşme bildirenlerin oranı ise yüzde 32’de kaldı.</p>

<p>En sık bildirilen sorun: Hafıza kaybı</p>

<p>Araştırmada en çok öne çıkan yan etki uzun süreli hafıza kaybı oldu. Katılımcıların önemli bir bölümü, EKT sonrası yakınlarında belirgin bellek sorunları gözlemlediğini ifade etti.</p>

<p>Bu sorunların yalnızca kısa süreli unutkanlıkla sınırlı kalmadığı, bazı vakalarda üç yıldan uzun sürdüğü bildirildi. Bunun yanında dikkat güçlüğü, yorgunluk, duygusal küntlük, bağımsızlık kaybı ve kişilerarası ilişkilerde bozulma gibi etkiler de rapor edildi.</p>

<p>“Bana önerilse yaptırır mıydım?” sorusuna çoğunluk “hayır” dedi</p>

<p>Araştırmada katılımcılara, “Bir psikiyatrist size gerekli olduğunu söyleseydi EKT yaptırır mıydınız?” sorusu da yöneltildi.</p>

<p>Katılımcıların yüzde 72’si bu soruya “hayır” yanıtını verdi. Bu sonuç, EKT’ye yönelik çekincenin yalnızca hastalarla sınırlı olmadığını; aileler, arkadaşlar ve yakın çevrede de güçlü bir kaygı bulunduğunu gösterdi.</p>

<p>EKT tamamen reddedilen bir tedavi mi?</p>

<p>Hayır. EKT, tıp literatüründe özellikle ağır ve tedaviye dirençli depresyon vakalarında hâlâ etkili bir seçenek olarak kabul ediliyor. Bazı hastalarda hızlı ve belirgin klinik iyileşme sağlayabildiği biliniyor.</p>

<p>Ancak yeni araştırma, EKT’nin her hasta için aynı sonucu vermediğini ve tedavi sonrası uzun dönem etkilerin daha dikkatli değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.</p>

<p>Bu nedenle EKT kararı, yalnızca “hastalık ağır mı?” sorusuyla değil; hastanın geçmişi, diğer tedavilere verdiği yanıt, bilişsel riskler, aile gözlemleri, bilgilendirilmiş onam süreci ve tedavi sonrası takip planıyla birlikte ele alınmalı.</p>

<p>Asıl mesele bilgilendirilmiş onam</p>

<p>EKT gibi güçlü etkileri olan tedavilerde hastaya ve ailesine sürecin açık biçimde anlatılması büyük önem taşıyor. Tedavinin ne olduğu, nasıl uygulandığı, hangi faydaların beklendiği, hangi yan etkilerin görülebileceği ve hafıza sorunlarının ne kadar sürebileceği anlaşılır bir dille paylaşılmalı.</p>

<p>Çünkü EKT tartışmasının merkezinde artık yalnızca tıbbi etkinlik değil, hastanın tedavi sonrası hayatı da var. Hafıza, bağımsızlık, sosyal ilişkiler ve yaşam kalitesi, klinik karar sürecinin ayrılmaz parçası olmak zorunda.</p>

<p>Sonuç: EKT kararı kişiye özel verilmeli</p>

<p>Yeni araştırma, EKT’nin psikiyatrideki yerini tamamen ortadan kaldıran bir veri sunmuyor. Ancak tedavinin fayda-risk dengesinin daha dikkatli tartılması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.</p>

<p>EKT bazı hastalar için ağır depresyonun karanlık tünelinde çıkış kapısı olabilir. Fakat bazı hastalar için hafıza ve yaşam kalitesi üzerinde uzun süreli izler bırakabileceği iddiaları da ciddiyetle ele alınmalıdır.</p>

<p>Bu nedenle EKT, hızlı ve kolay bir çözüm gibi değil; ayrıntılı değerlendirme, açık bilgilendirme, yakın takip ve kişiye özel karar gerektiren ciddi bir tıbbi müdahale olarak görülmelidir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/ekt-tartismasi-yeniden-alevlendi-hasta-yakinlarindan-hafiza-kaybi-ve-yasam-kalitesi-uyarisi</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 13:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-8017.jpeg" type="image/jpeg" length="54353"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Depresyonda Kritik Hücreler Saptandı: Kişiye Özel Tedavi İçin Yeni Bir Adım]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/depresyonda-kritik-hucreler-saptandi-kisiye-ozel-tedavi-icin-yeni-bir-adim</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/depresyonda-kritik-hucreler-saptandi-kisiye-ozel-tedavi-icin-yeni-bir-adim" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bilim insanları, depresyonda belirgin biçimde etkilenen iki beyin hücresi tipini ortaya koydu. Bulgular, depresyonun yalnızca ruh haline değil, ölçülebilir biyolojik değişimlere de dayandığını gösterirken, hücre hedefli yeni tedaviler için önemli bir araştırma zemini oluşturuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Depresyonun beyindeki izleri ilk kez bu kadar net çizildi. Yeni bir araştırma, majör depresyonla ilişkili değişimlerin beyinde rastgele dağılmadığını, özellikle belirli hücre tiplerinde yoğunlaştığını gösterdi. Bu tablo, depresyonun “sadece psikolojik bir durum” olarak ele alınamayacağını, biyolojik temellerinin hücre düzeyinde daha görünür hale geldiğini ortaya koyuyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İki hücre tipi öne çıktı</p>

<p>Çalışmada en dikkat çekici bulgu, duygu durumu ve stres yanıtıyla bağlantılı derin katman eksitatör nöronlarda ve beynin bağışıklık düzeniyle ilişkili gri madde mikroglia hücrelerinde belirgin değişiklikler saptanması oldu. Nature Genetics’te yer alan özet bilgiye göre araştırmacılar, depresyonlu bireylerin beyninde bu hücrelerde kromatin erişilebilirliği ve gen düzenleme mekanizmalarında farklılıklar buldu. Bu da hangi hücrelerin hastalığın biyolojisinde daha merkezi rol oynayabileceğine dair daha net bir harita sundu.</p>

<p>Neyi değiştiriyor?</p>

<p>Depresyon araştırmalarında yıllardır genetik risk, stres yanıtı ve inflamasyon başlıkları konuşuluyordu. Ancak bu çalışma, bu başlıkları ilk kez doğrudan belli hücre tipleriyle daha somut biçimde ilişkilendiriyor. Böylece soru “depresyonda beyinde bir şeyler değişiyor mu?” olmaktan çıkıp, “hangi hücrelerde, hangi düzenleyici mekanizmalar bozuluyor?” noktasına taşınıyor. Bu değişim, gelecekte daha hedefli ilaç geliştirme çalışmalarına yön verebilir.</p>

<p>Çalışma nasıl yapıldı?</p>

<p>Araştırma, McGill University ve Douglas Institute ekibi tarafından yürütüldü. Bilim insanları, psikiyatrik hastalığı olan kişilerden bağışlanan nadir postmortem beyin dokularını kullandı. İleri düzey tek hücre genomik teknikleri ile RNA ve DNA düzeyindeki işaretler incelendi; toplamda 59 depresyon hastası ve 41 sağlıklı bireyin örnekleri karşılaştırıldı. Bu yaklaşım, binlerce hücrenin tek tek analiz edilmesine ve depresyonda farklı çalışan hücre tiplerinin ayrıştırılmasına imkân verdi.</p>

<p>Araştırmanın kıdemli yazarı Gustavo Turecki, bu sayede depresyonda hangi hücre tiplerinin etkilendiğini ve bozulmanın nerede yoğunlaştığını daha açık gördüklerini belirtiyor. Çalışmanın yayımlandığı dergi kaydında da, depresyonla ilişkili genetik varyantların özellikle eksitatör nöronlarda işlevsel zenginleşme gösterdiği, mikroglialarda ise bağışıklık dengesiyle ilişkili bölgelerde erişilebilirlik azalması saptandığı aktarılıyor.</p>

<p>İnsanlar için ne anlama geliyor?</p>

<p>Bu bulgu, bugün için “yeni tedavi bulundu” anlamına gelmiyor. Ancak depresyon tedavisinin geleceğinde üç önemli kapıyı aralayabilir: belirli nöron ağlarını daha hassas hedefleyen ilaçlar, nöroinflamasyonu düzenlemeye dönük yaklaşımlar ve hastanın biyolojik profiline göre şekillenen daha kişiselleştirilmiş tedaviler. Özellikle mikroglia bulgusu, inflamasyon ile depresyon arasındaki bağlantıyı daha güçlü bir araştırma hattına dönüştürebilir.</p>

<p>Bugün kullanılan antidepresanların önemli bölümü geniş sistemler üzerinden etki ediyor ve herkes için aynı ölçüde fayda sağlamıyor. Hücre düzeyinde daha net hedeflerin ortaya çıkması, gelecekte “kime hangi tedavi daha uygun?” sorusuna daha isabetli yanıt verilmesini sağlayabilir. Bu da hem tedaviye yanıtı artırma hem de yeni ilaç geliştirme süreçlerini hızlandırma potansiyeli taşıyor. Bu çıkarım, çalışmanın sunduğu hücresel harita üzerinden yapılan bilimsel bir olasılık değerlendirmesi niteliğinde.</p>

<p>Erken aşama mı, uygulanabilir eşiğe yakın mı?</p>

<p>Bu soru kritik. Çünkü çalışma, insan beyin dokusu üzerinde yapılan güçlü bir temel bilim araştırması olsa da henüz klinikte doğrudan uygulanacak bir tanı testi ya da tedavi üretmiş değil. Nitekim araştırma ekibi bir sonraki aşamada bu hücresel değişimlerin beyin işlevini nasıl etkilediğini ve bu hedeflere yönelik tedavilerin mümkün olup olmadığını incelemeyi planladığını söylüyor. Yani bulgular umut verici, fakat tedaviye dönüşmesi için ek deneysel ve klinik adımlar gerekiyor.</p>

<p>Temkinli ama güçlü bir eşik</p>

<p>Yine de bu çalışma, depresyonu “görünmez” bir hastalık gibi ele alan eski yaklaşımları biraz daha geriye itiyor. Çünkü artık tartışma yalnızca belirtiler üzerinden değil, hücre düzeyinde ölçülebilen biyolojik işaretler üzerinden ilerliyor. Depresyonun biyolojik köklerini daha net görmek, hem damgalamayı azaltabilir hem de daha akılcı tedavi stratejilerinin önünü açabilir. Fakat laboratuvardan kliniğe uzanan yol hâlâ açık, uzun ve dikkatli adımlar gerektiren bir yol.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/depresyonda-kritik-hucreler-saptandi-kisiye-ozel-tedavi-icin-yeni-bir-adim</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 17:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/01/i-m-g-8343.jpeg" type="image/jpeg" length="49892"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Narsisistik-Obsesif Kesişim Nasıl Anlaşılır, Tedavide Hangi Yol İzlenir?]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/narsisistik-obsesif-kesisim-nasil-anlasilir-tedavide-hangi-yol-izlenir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/narsisistik-obsesif-kesisim-nasil-anlasilir-tedavide-hangi-yol-izlenir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Günlük hayatta “fazla titiz”, “hep haklı olmak isteyen” ya da “kontrolü bırakmayan” diye geçiştirilen bazı davranışlar, sanıldığından daha derin bir ruhsal örüntünün parçası olabilir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kişi dışarıdan yalnızca düzenli, başarılı ya da güçlü görünür; ama ilişkilerde çatışma, yoğun eleştirellik, kırılgan benlik ve zihni yoran tekrarlar tabloya sessizce eşlik edebilir. Basit bir karakter meselesi gibi duran bu alan, işte tam burada daha dikkatli okunmayı gerektiriyor.</p>

<p>Bu tablo tıpta tek başına resmî bir tanı adı olarak kullanılmıyor. Daha çok narsisistik kişilik örüntüsü ile obsesif-kompulsif kişilik özelliklerinin ve bazı olgularda obsesif-kompulsif bozukluk belirtilerinin kesiştiği klinik görünümü tarif etmek için kullanılıyor.</p>

<p>Narsisistik-obsesif tablo nedir?</p>

<p>Uzmanların ayırdığı ilk nokta şu: narsisistik kişilik örüntüsünde öne çıkan başlıklar büyüklenmecilik, yoğun beğenilme ihtiyacı ve empati eksikliğidir. Obsesif-kompulsif kişilik örüntüsünde ise düzen, mükemmeliyetçilik ve kontrol ihtiyacı öne çıkar; bu katılık çoğu zaman işlevselliği bile yavaşlatır. Eğer bunlara bir de kişinin istemediği halde zihnine üşüşen düşünceler ve onları yatıştırmak için yaptığı tekrar davranışları ekleniyorsa, tablo obsesif-kompulsif bozukluk tarafına da yaklaşabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Masum gibi görünse de, bu görünüm yalnızca “zor karakter” meselesi değildir. Çünkü konu, bir huydan çok; düşünme, ilişki kurma, tepki verme ve kendini algılama biçiminin yıllara yayılan, yerleşik bir örüntü haline gelmesiyle ilgilidir. Kişilik bozuklukları da zaten bu tür uzun süreli ve yaygın kalıplarla tanımlanır.</p>

<p>Vücutta nasıl ilerler, kişide nasıl yerleşir?</p>

<p>Bu tür tablolar tek bir organda gelişen hastalıklar gibi ilerlemez. Daha çok benlik algısı, duygu düzenleme, kaygı eşiği, ilişkiler ve davranış kontrolü üzerinden yerleşir; zamanla iş hayatında, aile içinde ve yakın ilişkilerde sertleşen bir örüntüye dönüşebilir. Obsesif-kompulsif bozuklukta ise istenmeyen düşünceler ve onları etkisizleştirme çabası günlük yaşamı işgal edecek kadar zaman alabilir.</p>

<p>Her zaman düşünüldüğü kadar basit olmayabilir. Çünkü kişi kendi katılığını “disiplin”, kendi üstünlük beklentisini “hak edilmiş saygı”, tekrar eden zihinsel yükünü de “dikkatli olmak” diye yorumlayabilir. Bu yüzden yakın çevrenin fark ettiği bozulma, çoğu zaman kişinin kendi farkındalığından daha önce gelir. Bu, özellikle kişilik örüntülerinde sık görülen bir durumdur.</p>

<p>Erken belirtileri nelerdir, hangi işaretler gözden kaçabilir?</p>

<p>Erken dönemde tablo çoğu zaman başarı, titizlik ve yüksek standartların arkasına saklanır. Ancak detaylara aşırı takılma, hata toleransının düşmesi, başkalarının emeğini küçümseme, eleştiriye tahammülsüzlük, kontrol kaybına yoğun öfke, ilişkilerde sürekli kusur bulma ve zihni yoran kuşkular dikkat çekmeye başlar. Eğer buna kapı, düzen, temizlik, simetri ya da hata yapma korkusunu azaltmak için yapılan tekrar eden kontrol davranışları eşlik ediyorsa, yalnızca kişilik özelliğinden değil, OCD belirtilerinden de söz etmek gerekebilir.</p>

<p>İşte burada tablo değişiyor. Çünkü obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu ile OCD aynı şey değildir. OCPD’de kişi çoğu zaman düzen ve kontrol ihtiyacını doğru ya da gerekli bulur; OCD’de ise düşünceler istenmeyen, rahatsız edici ve kişiyi zorlayan niteliktedir. Bu ayrım, “nasıl anlaşılır?” sorusunun en kritik yanıtlarından biridir.</p>

<p>Kimlerde daha sık görülür, neden olur?</p>

<p>Bu kesişim tablosu için tek bir neden yok. OCD tarafında genetik yatkınlık, stresli yaşam olayları ve eşlik eden başka ruh sağlığı sorunları riskle ilişkilendiriliyor. OCPD tarafında ise kompulsivite, duygusal kısıtlılık ve mükemmeliyetçilik gibi özelliklerin ailevi eğilim gösterebildiği belirtiliyor. Narsisistik örüntüde de gelişimsel, ilişkisel ve kişilik yapılanmasına ait çok etkenli bir zemin söz konusu.</p>

<p>Bu nedenle “neden olur?” sorusunun tek kelimelik bir cevabı yok. Bazen çocukluk döneminden taşınan ilişki kalıpları, bazen kronik stres, bazen de eşlik eden anksiyete ve depresyon belirtileri tabloyu daha görünür hale getirir. Klinik değerlendirme yapılmadan bunu yalnızca kişilik tipi, yalnızca takıntı ya da yalnızca kibir diye etiketlemek çoğu zaman eksik kalır.</p>

<p>Ne zaman doktora gidilmeli, hangi doktora gidilir?</p>

<p>Belirtiler iş, aile ve ilişki hayatını bozmaya başladıysa; kişi eleştiri, kusur, düzen ya da kontrol etrafında giderek daha sertleşiyorsa; zihne gelen düşünceler tekrarlayıcı hale gelip günlük yaşamı saatlerce meşgul ediyorsa gecikmeden başvurmak gerekir. Özellikle “ben böyleyim” deyip yıllarca ertelemek, en sık yapılan hatalardan biridir.</p>

<p>İlk başvurulacak branş psikiyatri olmalıdır. Psikiyatrist tanı ayrımını yapar, OCD belirtileri eşlik ediyorsa ilaç gereksinimini değerlendirir ve gerekirse klinik psikolog ile psikoterapi sürecini planlar. Şiddetli ilişki sorunları, depresyon, anksiyete, öfke patlamaları ya da işlev kaybı varsa erken başvuru tedavi başarısı açısından daha değerlidir.</p>

<p>Tedavisi var mı, nasıl tedavi edilir?</p>

<p>Tedavi yaklaşımı tek kalıplı değildir; çünkü burada hangi bileşenin baskın olduğu belirleyicidir. Narsisistik kişilik örüntüsünde temel eksen psikoterapidir; Merck ve Mayo Clinic kaynakları, bu alanda özgül bir ilaç tedavisinden çok psikoterapötik yaklaşımın ana yol olduğunu vurgular. Obsesif-kompulsif kişilik örüntüsünde de psikodinamik psikoterapi ve bilişsel davranışçı yaklaşımlar öne çıkar; bazı hastalarda SSRI grubu ilaçlar yarar sağlayabilir.</p>

<p>Eğer tablo OCD belirtileri içeriyorsa klasik tedavinin omurgasını bilişsel davranışçı terapi içinde maruz bırakma ve tepki önleme, yani ERP oluşturur. NIMH, NHS, NICE ve güncel kılavuzlar OCD için ERP ve SSRI’ları birinci basamak seçenekler arasında gösteriyor; orta-ağır olgularda kombinasyon yaklaşımı sık öneriliyor.</p>

<p>İlaç tarafında en önemli denge, fayda kadar yan etkileri de doğru anlatmaktır. SSRI’lar etkili olabilir; ancak mide-bağırsak yakınmaları, uyku değişiklikleri ve cinsel yan etkiler görülebilir. Daha yüksek doz gereksinimi bazı OCD hastalarında etkinliği artırsa da yan etki yükünü de büyütebildiği için bu süreç mutlaka hekim gözetiminde yürütülmelidir.</p>

<p>Yeni tedaviler ve güncel gelişmeler neler?</p>

<p>Bu başlıkta dikkat edilmesi gereken nokta şu: sözünü ettiğimiz “narsisistik-obsesif kesişim” için FDA ya da EMA tarafından onaylanmış, tek başına bu tabloyu hedefleyen biyolojik ajan, immünoterapi ya da hedefe yönelik özel bir ilaç bulunmuyor. Yeni gelişmeler daha çok OCD bileşeni ağır basan hastalarda konuşuluyor.</p>

<p>Bunların başında, tedaviye dirençli OCD’de kullanılan deep TMS geliyor. FDA, 2018’de derin transkraniyal manyetik uyarımı erişkin OCD hastalarında ek tedavi seçeneği olarak pazarlamaya izin verdi. Daha sonraki çalışmalarda gerçek yaşam verileri çoğu hastada yarar görüldüğünü, yanıtın genellikle ilk 20 seans civarında belirginleşmeye başladığını bildirdi. 2021 meta-analizi de rTMS’nin sham uygulamaya üstün olduğunu gösterdi.</p>

<p>Klinik veri tarafında da tablo temkinli bir iyimserlik taşıyor. Deep TMS için yayımlanan bazı verilerde randomize sham kontrollü çalışmada yaklaşık %38 yanıt oranı, sham kolunda ise çok daha düşük oranlar bildirilirken; uluslararası OCD vakıf kaynaklarında tedavi sonrası 1 ay içinde yaklaşık %45 hastada semptom azalması görüldüğü aktarılıyor. Bu, herkes için aynı sonucu vaat etmiyor; ama dirençli vakalarda yeni bir kapı aralıyor.</p>

<p>Dijital tedaviler de sessiz ama önemli bir alan açıyor. 2022’de yayımlanan randomize klinik çalışmada 120 erişkin OCD hastasında hem terapist destekli hem de desteksiz internet tabanlı CBT gruplarında anlamlı düzelme görüldü; ancak yüz yüze CBT’ye karşı non-inferiority kesin olarak gösterilemedi. Yine de erişim sorunu yaşayan hastalar için dijital psikoterapiler giderek daha güçlü bir tamamlayıcı seçenek haline geliyor.</p>

<p>Nasıl önlenir?</p>

<p>Kişilik örüntülerini sıfırdan “önlemek” her zaman mümkün değildir. Ama belirtilerin ağırlaşmasını önlemek mümkündür: kronik stresin ciddiye alınması, ilişkilerde sürekli tekrar eden çatışmaların normalleştirilmemesi, işlevi bozan mükemmeliyetçiliğin başarı göstergesi sanılmaması ve erken ruh sağlığı desteği bu açıdan önem taşır. OCD belirtileri açısından da gecikmeden değerlendirme almak, belirtilerin kökleşmesini önleyebilir.</p>

<p>En sık yapılan hata</p>

<p>En yaygın yanlış, bu tabloyu yalnızca “güçlü karakter”, “yüksek standart”, “titizlik” ya da “ego” diye açıklamaktır. Oysa ilişkiyi, işi ve ruhsal dengeyi bozan her örüntü, sadece kişilik rengi değil; tedavi gerektirebilen bir klinik alana da işaret edebilir.</p>

<p>Kısa soru-cevap</p>

<p>Narsisistik-obsesif tablo resmî bir hastalık adı mı?<br />
Hayır. Bu ifade, narsisistik kişilik örüntüsü ile obsesif-kompulsif kişilik özellikleri ve bazen OCD belirtilerinin birlikte görüldüğü klinik görünümü anlatmak için kullanılır.</p>

<p>Narsisistik kişilik örüntüsü ile OCD aynı şey mi?<br />
Hayır. Narsisistik örüntü daha çok üstünlük, onay ihtiyacı ve empati sorunlarıyla ilişkilidir. OCD ise istem dışı gelen düşünceler ve bunları azaltmak için yapılan yineleyici davranışlarla tanımlanır.</p>

<p>Hangi doktora gidilir?<br />
İlk durak psikiyatri olmalıdır. Gerektiğinde psikoterapi için klinik psikolog desteği de sürece eklenir.</p>

<p>Tedavisi var mı?<br />
Evet, ama tedavi baskın bileşene göre değişir. Psikoterapi merkezîdir; OCD belirtileri varsa ERP ve gerektiğinde SSRI tedavisi eklenebilir.</p>

<p>Yeni tedaviler arasında ne öne çıkıyor?<br />
Kişilik örüntüsünün kendisi için özel onaylı biyolojik ajan yok. Ancak dirençli OCD tarafında deep TMS ve dijital CBT gibi yöntemler giderek daha fazla konuşuluyor.</p>

<p>Bu tablo herkeste aynı görünmez. Ama sürekli kontrol ihtiyacı, ilişkiyi bozan katılık, eleştiriye aşırı hassasiyet ve zihni meşgul eden tekrarlar bir araya geliyorsa bunu yalnızca “karakter” diye geçmek doğru olmayabilir. Belirti varsa gecikmemek, hem kişinin kendisi hem de yakın çevresi için çoğu zaman en akılcı adımdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/narsisistik-obsesif-kesisim-nasil-anlasilir-tedavide-hangi-yol-izlenir</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 13:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-7516.jpeg" type="image/jpeg" length="95894"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Instagram ve Facebook’a ara verenlerde psikolojik toparlanma]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/instagram-ve-facebooka-ara-verenlerde-psikolojik-toparlanma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/instagram-ve-facebooka-ara-verenlerde-psikolojik-toparlanma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Stanford bağlantılı araştırmacıların yayımladığı geniş kapsamlı çalışma, Facebook ve Instagram kullanımına altı haftalık ara veren katılımcıların ruh halinde iyileşme görüldüğünü ortaya koydu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Araştırma, sosyal medya kullanımının mutluluk, kaygı ve depresyon gibi göstergeler üzerindeki etkisini ölçen en büyük deneysel çalışmalardan biri olarak öne çıktı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>2020 ABD başkanlık seçimi öncesinde yürütülen deneylerde, Facebook’u altı hafta bırakan kullanıcıların duygusal durum endeksinde 0,060 standart sapmalık iyileşme saptandı. Instagram’ı aynı süreyle bırakanlarda ise bu iyileşme 0,041 standart sapma olarak ölçüldü. Araştırmacılar, bu endeksi mutluluk, depresyon ve kaygı verilerini birlikte değerlendirerek oluşturdu.</p>

<p>Çalışmanın dikkat çeken ayrıntılarından biri de genç kadınlardaki sonuçlar oldu. Stanford’un özetine göre Instagram’a ara vermenin etkisi özellikle 25 yaş altı kadınlarda daha belirgin görüldü. Facebook tarafında ise etkinin daha çok 35 yaş üstü kullanıcılar arasında öne çıktığı kaydedildi.</p>

<p>Araştırmacılar, sosyal medyaya kısa süreli ara vermenin ruh sağlığı üzerinde ölçülebilir bir rahatlama sağlayabileceğini belirtirken, bu etkinin platformlara ve kullanıcı gruplarına göre farklılık gösterebileceğine işaret etti. Bulgular, dijital alışkanlıkların psikolojik etkilerine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/instagram-ve-facebooka-ara-verenlerde-psikolojik-toparlanma</guid>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 10:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-7376.jpeg" type="image/jpeg" length="74982"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Fransa’dan dikkat çeken karar: İntihar krizinde ketamin kullanılacak]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/fransadan-dikkat-ceken-karar-intihar-krizinde-ketamin-kullanilacak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/fransadan-dikkat-ceken-karar-intihar-krizinde-ketamin-kullanilacak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[The Lancet’te yayımlanan değerlendirmeye göre Fransa, erişkinlerde “şiddetli intihar krizi” tedavisinde damar yoluyla uygulanan rasemik ketamine resmi onay veren ilk ülke oldu. Karar, acil psikiyatri pratiğinde hızlı etkili tedavi arayışında yeni bir dönemin kapısını araladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İntihar riski taşıyan hastaların acil tedavisinde uzun süredir tartışılan ketamin için dikkat çekici bir eşik aşıldı. The Lancet’te yayımlanan yazıya göre Fransa İlaç ve Sağlık Ürünleri Güvenliği Ajansı’nın Mart 2026’da aldığı kararla, damar yoluyla verilen rasemik ketamin, erişkinlerde şiddetli intihar krizinin tedavisi için resmen onaylandı. Bu adım, söz konusu endikasyonda dünyadaki ilk düzenleyici onay olarak kayda geçti.</p>

<p>Acil psikiyatride neden önemli?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Lancet’teki değerlendirmede, bu kararın yalnızca ketaminin klinik potansiyelini değil, aynı zamanda “intihar riskinin çok yüksek olduğu anlarda” hızlı etki gösteren, resmi olarak onaylanmış farmakolojik seçenek eksikliğini de ortaya koyduğu vurgulandı. Mevcut klasik antidepresanların çoğu günler ya da haftalar içinde etki gösterirken, ketaminin çok daha kısa sürede yanıt oluşturabilmesi bu kararı kritik hale getiriyor.</p>

<p>Kararın arkasında hangi veri var?</p>

<p>Fransa’daki onayın, ülkede yürütülen KETACRISIS çalışması başta olmak üzere biriken klinik verilere dayandığı belirtiliyor. Bu çalışmada IV rasemik ketaminin, akut intihar krizi yaşayan hastalarda 24 saat içinde intihar düşüncesini azaltmada anlamlı etki gösterdiği aktarıldı. Ancak uzmanlar, bu etkinin özellikle kısa vadeli kriz yönetiminde öne çıktığını, uzun dönem sonuçlar için ise izlem ve ek tedavilerin hâlâ vazgeçilmez olduğunu belirtiyor.</p>

<p>Rasemik ketamin ne demek?</p>

<p>Haberde geçen “rasemik ketamin”, ilacın R-ketamin ve S-ketamin formlarını birlikte içeren klasik karışımını ifade ediyor. Bu form, yıllardır bazı merkezlerde farklı psikiyatrik durumlarda off-label kullanımla gündeme geliyordu. Fransa’nın attığı adım ise bu kullanım alanını belirli bir klinik tablo için resmi düzeye taşıması bakımından ayrı önem taşıyor.</p>

<p>Dünya için emsal olabilir mi?</p>

<p>Lancet’te yayımlanan yazıda bu kararın, diğer ülkelerdeki düzenleyici kurumlar için de dikkat çekici bir emsal oluşturabileceği değerlendirmesi yer alıyor. Özellikle intihar riskinin yakın ve yüksek olduğu durumlarda, hızlı etkili tedavilere ilişkin politika tartışmalarının yeniden şekillenebileceği belirtiliyor. Bununla birlikte uzmanlar, ketaminin tek başına bir “nihai çözüm” gibi görülmemesi, psikiyatrik değerlendirme, yakın takip ve psikososyal destekle birlikte ele alınması gerektiğinin altını çiziyor.</p>

<p>Psikiyatride yeni dönem tartışması</p>

<p>Fransa’nın kararı, psikiyatride kriz anına dönük tedavi yaklaşımını yeniden gündeme taşıdı. Özellikle acil servisler ve yataklı psikiyatri birimlerinde, hızlı etki eden ilaçların güvenli kullanım protokolleri, hasta seçimi ve izlem koşulları önümüzdeki dönemde daha fazla tartışılacak gibi görünüyor. The Lancet’te yer alan değerlendirme, bu kararın yalnızca bir ülke onayı değil, aynı zamanda intihar krizine karşı geliştirilen modern tedavi arayışında sembolik bir kırılma noktası olduğunu ortaya koyuyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/fransadan-dikkat-ceken-karar-intihar-krizinde-ketamin-kullanilacak</guid>
      <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 10:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-7373.jpeg" type="image/jpeg" length="51360"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Lancet’te Çarpıcı Bulgular: Psikiyatri Yatağı Azaldıkça Ölüm Artıyor]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/lancette-carpici-bulgular-psikiyatri-yatagi-azaldikca-olum-artiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/lancette-carpici-bulgular-psikiyatri-yatagi-azaldikca-olum-artiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İsveç’te yürütülen yeni bir araştırma, ruh sağlığı hizmetlerinde sık sık gözden kaçan bir başlığa güçlü bir ışık tuttu: psikiyatri servislerindeki yatak kapasitesi. The Lancet Regional Health - Europe’ta yayımlanan çalışmaya göre, psikiyatrik yatak sayısındaki artış ile intihar ölümleri arasında ters yönlü bir ilişki var.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Başka bir ifadeyle, yatak kapasitesi yükseldikçe intihar ölümleri düşme eğilimi gösteriyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Araştırma, 2015 ile 2024 yılları arasında İsveç’teki 20 ilin verilerini inceledi. Ekip; ölüm nedenleri kayıtları, psikiyatrik yatak kapasitesi ve bölgesel sağlık bütçesi dağılımı gibi verileri birlikte değerlendirerek, sistem düzeyindeki ruh sağlığı kaynaklarının intihar oranlarıyla nasıl ilişkili olduğunu ölçmeye çalıştı. Çalışma bu yönüyle yalnızca hasta bazlı değil, tüm sağlık sisteminin yapısına bakan bir çerçeve sunuyor.</p>

<p>Elde edilen bulgular dikkat çekici. Araştırmacılar, her 100 bin kişide 10 ek psikiyatri yatağının, intihar ölümlerinde yaklaşık yüzde 7,6’lık azalma ile ilişkili olduğunu bildirdi. İstatistiksel analizlerde bu ilişkinin anlamlı olduğu vurgulandı. Çalışmada ayrıca ülke genelindeki psikiyatrik yatak kapasitesinin 2015’te 100 bin kişide yaklaşık 30,6 iken 2024’te 24,2’ye gerilediği belirtildi.</p>

<p>Araştırmanın en çarpıcı hesaplarından biri de olası etki büyüklüğü oldu. Yazarlar, 2024 itibarıyla İsveç nüfusuna uyarlandığında, ülkenin yeniden 2015’teki yatak kapasitesine dönmesinin yılda yaklaşık 83 daha az intihar ölümü anlamına gelebileceğini ifade etti. Ancak araştırmacılar bunun doğrudan kesin bir nedensellik ilanı olmadığını, ilişkinin “nedensel olduğu varsayımıyla” yapılan bir projeksiyon olduğunu da açıkça not düştü.</p>

<p>Bu sonuçlar, ruh sağlığı politikalarında uzun süredir devam eden “toplum temelli hizmetler mi, yataklı tedavi mi?” tartışmasına da yeni bir katman ekliyor. Çalışma, özellikle ağır kriz dönemlerinde yataklı psikiyatri hizmetlerinin yalnızca tedavi için değil, ölüm riskini azaltabilecek koruyucu bir yapı taşı olarak da değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor. Araştırmacılar, önceki çalışmaların çelişkili sonuçlar verdiğini, bu nedenle kendi analizlerinde karıştırıcı etkenleri daha güçlü biçimde kontrol etmeye çalıştıklarını belirtiyor.</p>

<p>Yine de çalışma, birey düzeyinde değil ekolojik düzeyde tasarlanmış gözlemsel bir araştırma. Bu da sonuçların dikkatle yorumlanmasını gerektiriyor. Yani bulgular, “daha fazla yatak tek başına sorunu çözer” demiyor; fakat ruh sağlığı sisteminde kapasite daralmasının bedelinin yalnızca hizmet erişimiyle sınırlı kalmayabileceğini, ölümcül sonuçlara da uzanabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Kısacası çalışma, psikiyatri yataklarının yalnızca sayıdan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Bazen bir yatak, bir bekleme listesinden fazlasını temsil eder; kriz anında ulaşılan bir kapı, geri dönüşü olmayan bir eşiğin önünde duran son güvenlik ağı olabilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>BİLİM, RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/lancette-carpici-bulgular-psikiyatri-yatagi-azaldikca-olum-artiyor</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 19:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-7320.jpeg" type="image/jpeg" length="44228"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çocuklar neden suça ve şiddete yöneliyor? Uzmanlar uyarıyor]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/cocuklar-neden-suca-ve-siddete-yoneliyor-uzmanlar-uyariyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/cocuklar-neden-suca-ve-siddete-yoneliyor-uzmanlar-uyariyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çocukların suça ve şiddete yönelmesi, son yıllarda ailelerin, eğitimcilerin ve toplumun en fazla kaygı duyduğu başlıklardan biri haline geldi. Uzmanlara göre bu tablo, tek bir sebeple açıklanamayacak kadar karmaşık. Aile içi ilişkilerden sosyal çevreye, okul deneyiminden dijital içeriklere kadar birçok etken, çocukların davranış gelişiminde belirleyici rol oynuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>AGEM Psikolojik Danışmanlık ve Eğitim Hizmetleri Kurucusu Nöropsikolog Merve Tuğçe Ertaş, çocuklarda saldırganlık ve suça eğilimli davranışların çoğu zaman ani bir kırılmanın değil, uzun süredir biriken risklerin sonucu olarak ortaya çıktığını belirtiyor. Ertaş’a göre meseleyi yalnızca disiplin sorunu gibi görmek, asıl nedenleri gözden kaçırmaya yol açıyor.</p>

<p>Çocuklar şiddeti çoğu zaman çevresinden öğreniyor</p>

<p>Uzmanlara göre çocukların davranış dünyası, içinde büyüdükleri ortamdan bağımsız düşünülemiyor. Ev içinde sürekli öfkeye, aşağılamaya, bağırışa ya da şiddete maruz kalan çocuklar, zamanla bu dili sıradan görebiliyor. Benzer şekilde ihmal edilen, duygusal desteği zayıf olan veya tutarsız tutumlarla büyüyen çocuklarda da davranış sorunları daha görünür hale gelebiliyor.</p>

<p>Merve Tuğçe Ertaş, çocuğun yalnızca yaşadıklarıyla değil, yaşadıklarını nasıl anlamlandırdığıyla da şekillendiğini vurguluyor. Güvende hissetmeyen, anlaşılmadığını düşünen ve duygularını sağlıklı biçimde ifade etmeyi öğrenemeyen çocukların öfkelerini farklı biçimlerde dışa vurabildiğine dikkat çekiliyor.</p>

<p>Aile ortamı en güçlü koruyucu alanlardan biri</p>

<p>Uzmanlar, güvenli bağlanmanın kurulduğu, iletişimin açık olduğu ve sınırların net biçimde belirlendiği aile ortamlarının çocuk için güçlü bir koruyucu zemin oluşturduğunu ifade ediyor. Çocuğa hem sevgi hem sınır sunabilen aile yapılarında, saldırganlık ve suça yönelme riskinin daha düşük olduğu belirtiliyor.</p>

<p>Buna karşılık aşırı baskıcı, ilgisiz ya da tutarsız ebeveynlik biçimlerinin, çocuğun iç denetim becerilerini zayıflatabildiği kaydediliyor. Ertaş’a göre burada önemli olan yalnızca çocuğu kontrol etmek değil; onunla bağ kurmak, duygusunu anlamak ve davranışına sağlıklı sınırlar çizebilmek.</p>

<p>Ergenlik dönemi riskleri daha görünür kılıyor</p>

<p>Çocukluktan ergenliğe geçiş süreci, duygusal ve davranışsal açıdan en hassas dönemlerden biri olarak görülüyor. Dürtü kontrol mekanizmalarının henüz tam olgunlaşmaması, risk alma eğiliminin artması ve kimlik arayışının yoğunlaşması, bu dönemde çocukları daha kırılgan hale getirebiliyor.</p>

<p>Uzmanlar, her öfke belirtisinin doğrudan suç davranışına işaret etmediğini, ancak bazı uyarı işaretlerinin dikkatle izlenmesi gerektiğini belirtiyor. Ani içe kapanma, yoğun öfke patlamaları, kurallara aşırı direnç, empati kaybı, arkadaş çevresinde belirgin değişim ve şiddet içeriklerine aşırı ilgi, dikkat edilmesi gereken başlıklar arasında gösteriliyor.</p>

<p>Dijital dünya da çocukların davranışlarını etkiliyor</p>

<p>Günümüzde çocukların yalnızca fiziksel çevresi değil, dijital çevresi de davranış gelişiminde önemli rol oynuyor. Şiddetin yoğun biçimde yer aldığı oyunlar, videolar, kapalı çevrim içi gruplar ve saldırganlığı sıradanlaştıran içeriklerin bazı çocuklarda duyarsızlaşmaya yol açabildiği belirtiliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ertaş, ailelerin yalnızca ekran süresine değil, çocuğun hangi içeriklere maruz kaldığına da dikkat etmesi gerektiğini söylüyor. Hangi oyunların oynandığı, kimlerle iletişim kurulduğu ve çocuğun izlediği içerikleri nasıl yorumladığı, riskleri anlamada belirleyici unsurlar arasında yer alıyor.</p>

<p>Sorun büyümeden fark edilmesi gerekiyor</p>

<p>Uzmanlara göre çocukların suça yönelmesini önlemede en etkili yol, erken farkındalık ve zamanında müdahale. Sorun ortaya çıktıktan sonra yalnızca cezaya odaklanan yaklaşımların çoğu zaman yetersiz kaldığı, önleyici ve destekleyici yöntemlerin ise daha kalıcı sonuçlar verdiği ifade ediliyor.</p>

<p>Bu kapsamda ailelerin çocuklarıyla düzenli iletişim kurması, öğretmenlerin davranış değişikliklerini erken fark etmesi ve gerektiğinde psikolojik destek süreçlerinin gecikmeden devreye alınması büyük önem taşıyor. Uzmanlar, çocuğun yalnızca davranışına değil, o davranışın arkasındaki duygusal ihtiyaca da bakılması gerektiğini vurguluyor.</p>

<p>Çözüm sadece ailede değil, okulda ve toplumda da başlıyor</p>

<p>Uzmanlar, çocukların suça ve şiddete yönelmesini önlemenin yalnızca anne babaların sorumluluğuna bırakılamayacağını belirtiyor. Okul iklimi, akran ilişkileri, mahalle yapısı, medya dili ve sosyal destek mekanizmaları da bu sürecin önemli parçaları arasında yer alıyor.</p>

<p>Merve Tuğçe Ertaş, çocukların çoğu zaman bir anda değişmediğini, aksine uzun süre görülmeyen veya ciddiye alınmayan sinyaller verdiğini ifade ediyor. Bu nedenle çocukları yalnızca sonuç üzerinden değerlendirmek yerine, onları bu noktaya getiren şartları konuşmanın daha sağlıklı bir yaklaşım olduğu vurgulanıyor.</p>

<p>Uzmanlardan ailelere çağrı</p>

<p>Uzmanlar, ailelerin çocuklarının yalnızca okul başarısına ya da dışarıdaki davranışına odaklanmaması gerektiğini belirtiyor. Çocuğun duygusal durumu, arkadaş ilişkileri, öfke ile baş etme biçimi ve dijital dünyadaki varlığı da en az bunlar kadar önem taşıyor.</p>

<p>Sevgi, sınır, güven ve iletişim dengesinin kurulduğu ortamlarda büyüyen çocukların, riskli davranışlara karşı daha dayanıklı hale geldiği ifade ediliyor. Çocukların suça ve şiddete yönelmesini önlemede en etkili adımın ise, erken dönemde kurulan sağlıklı ilişki olduğu belirtiliyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/cocuklar-neden-suca-ve-siddete-yoneliyor-uzmanlar-uyariyor</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 07:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-7222.jpeg" type="image/jpeg" length="95272"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Prof. Dr. Cevdet Erdöl: Türkiye, 5 milyonluk ev genci gerçeğiyle yüzleşmek zorunda]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-cevdet-erdol-turkiye-5-milyonluk-ev-genci-gercegiyle-yuzlesmek-zorunda</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-cevdet-erdol-turkiye-5-milyonluk-ev-genci-gercegiyle-yuzlesmek-zorunda" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu eski Başkanı, hekim, akademisyen ve kamu idaresi tecrübesiyle tanınan Prof. Dr. Cevdet Erdöl, Türkiye’de giderek büyüyen “ev genci” tablosunun artık yalnızca işsizlik ya da eğitimden kopuş başlığı altında değerlendirilemeyeceğini söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Erdöl, meselenin toplum sağlığı, aile yapısı, ruhsal dayanıklılık ve kamu güvenliği boyutlarıyla birlikte ele alınması gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Prof. Dr. Cevdet Erdöl, Türkiye’de ne eğitimde ne de istihdamda yer alan, uzun süre ev içine kapanan yaklaşık 5 milyon gencin artık sadece sosyal politika meselesi olarak değil, çok boyutlu bir risk alanı olarak görülmesi gerektiğini ifade etti. Özellikle son günlerde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırılarının ardından gençlik politikalarının yeniden ele alınmasının kaçınılmaz hâle geldiğini belirtti.</p>

<p>Şanlıurfa Siverek’te eski bir öğrencinin okula silahla girerek 16 kişiyi yaraladığı, Kahramanmaraş Onikişubat’taki saldırıda ise 10 kişinin hayatını kaybettiği ve 12 kişinin yaralandığı olayların toplumda derin bir sarsıntı oluşturduğunu söyleyen Erdöl, bu tür hadiselerin yalnızca fail üzerinden okunmasının büyük bir eksiklik olacağını dile getirdi.</p>

<p>Erdöl, “Bu hadiseler bize sadece güvenlik açığını değil, gençliğin bir bölümünde derinleşen kopuşu da gösteriyor. Evine kapanmış, eğitimle bağı zayıflamış, üretimden uzak kalmış, dijital dünyanın kontrolsüz akışı içinde yönsüzleşmiş bir genç kitleyle karşı karşıyayız. Bu tabloyu yalnızca işsizlik rakamı gibi okumak, tehlikeyi küçümsemektir” dedi.</p>

<p>Türkiye’de 2025 yılı için 15-29 yaş grubundaki genç nüfusun yaklaşık 19,38 milyon olarak projekte edildiğini hatırlatan Erdöl, bu yaş grubunda ne eğitimde ne de istihdamda yer alan gençlere ilişkin tablonun kamuoyunda 5 milyon rakamıyla ifade edildiğine dikkat çekti. Erdöl, sayıdan daha önemli olan hususun, bu kitlenin giderek daha görünür bir sosyal kırılganlık alanına dönüşmesi olduğunu kaydetti.</p>

<p>Prof. Dr. Cevdet Erdöl, “Uzun süre evde kalan, gündelik hayattan kopan, rol modelsiz kalan, dijital mecraların karanlık akışına açık hâle gelen gençler zamanla gerçek hayattan uzaklaşıyor. Öfkeye, yabancılaşmaya, bağımlılığa ve manipülasyona daha açık hâle geliyor. Bu, görmezden gelinecek bir sosyal gevşeme değil; geleceği ilgilendiren ciddi bir risk alanıdır” ifadelerini kullandı.</p>

<p>“Gençlik meselesi sadece diploma meselesi değildir”</p>

<p>Erdöl, özellikle internet bağımlılığı, çevrim içi oyun bağımlılığı, zararlı içerik akışı, mafyatik dilin normalleşmesi ve dijital ağlar üzerinden kurulan yönlendirme mekanizmalarının gençleri sessizce kuşattığını belirtti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Bugün bazı gençler sokağın değil, ekranın içinde kayboluyor. Eline silah almadan önce zihni esir alınan bir kuşakla karşı karşıyayız. Çete romantizmi, şiddetin gösteriye dönüşmesi, kolay para hayali, kumara ve uyuşturucuya açılan dijital kapılar, sosyal medya üzerinden kurulan sahte aidiyetler bu çocukların ruhunu adım adım aşındırıyor” diyen Erdöl, gençliğin yalnızca eğitim ve istihdam verileriyle okunamayacağını söyledi.</p>

<p>Erdöl’e göre ne eğitimde ne istihdamda olan gençler meselesi, yalnızca Çalışma Bakanlığı’nın ya da Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınırları içinde ele alınamaz. Bu yapının; Aile ve Sosyal Hizmetler, İçişleri, Sağlık ve Adalet bakanlıkları ile yerel yönetimlerin eşgüdümü içinde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Erdöl, “Bir genci sadece işe yerleştirerek kurtaramazsınız. Önce onu hayata yeniden bağlamanız gerekir” dedi.</p>

<p>Çözüm için öne çıkan başlıklar</p>

<p>Prof. Dr. Cevdet Erdöl, tabloyu tersine çevirmek için acil bir gençlik seferberliği çağrısı yaparak şu önerileri sıraladı:</p>

<p>Mahalle ve okul çevresi temelli erken uyarı sistemi kurulmalı. Okuldan kopan, uzun süre eve kapanan, şiddet dili kullanan, bağımlılık riski taşıyan ya da çete ve uyuşturucu ağına yaklaşan gençler için; rehberlik, aile hekimliği, sosyal hizmet ve kolluğun eşgüdüm içinde çalışacağı yerel takip sistemi oluşturulmalı.</p>

<p>“Ev genci” için özel bir ulusal eylem planı hazırlanmalı. Bu gençler yalnızca istatistik başlığı olarak değil, sahada izlenen özel bir risk grubu olarak ele alınmalı. Her ilde gençliğe yeniden temas kuracak koordinasyon birimleri kurulmalı.</p>

<p>Dijital bağımlılık ve zararlı içeriklerle mücadele güçlendirilmeli. Çevrim içi oyun bağımlılığı, dijital kumar, uyuşturucuya özendiren içerikler, şiddeti parlatan sosyal medya ağları ve çocukları etkileyen suç dili için özel düzenleme ve denetim mekanizmaları hayata geçirilmeli.</p>

<p>Okul ve üniversite çevrelerinde güvenlik görünürlüğü artırılmalı. Uyuşturucu, silah, çeteleşme ve organize suç ağlarının eğitim alanlarına yaklaşmasını önleyecek sabit ve hareketli güvenlik politikaları uygulanmalı.</p>

<p>Gençlere ücretli beceri, üretim ve kamu yararı programları açılmalı. Meslek edindirme, teknik eğitim, spor, sanat, bakım hizmetleri, dijital üretim ve kamu destekli geçiş istihdamı birlikte düşünülmeli. Gençler yalnızca kursa değil, hayata bağlanmalı.</p>

<p>Aileye yönelik rehberlik sistemi yeniden yapılandırılmalı. Evde içine kapanan, öfke biriktiren, ekran bağımlılığı yaşayan ve sosyal çevreden kopan gençleri erken fark edebilmek için ailelere sistemli destek verilmeli.</p>

<p>Ceza ve ıslah sistemi gençler açısından yeniden ele alınmalı. Suçla temas eden gençler için yalnızca dosya açan değil; rehabilitasyon, psikolojik destek, bağımlılık tedavisi ve meslek kazandırmayı birlikte yürüten güçlü bir model kurulmalı.</p>

<p>“Bu sadece sosyal bir yara değil, güvenlik alarmıdır”</p>

<p>Türkiye’nin genç nüfus avantajını kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu belirten Prof. Dr. Cevdet Erdöl, “Bir ülke gençlerini yalnız bırakırsa önce üretim gücünü kaybeder. Sonra toplumsal huzurunu kaybeder. Ardından güvenlik sorunu derinleşir. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş gibi hadiseler sadece acı birer olay değildir. Aynı zamanda gençlikle ilgili ihmallerin hangi noktaya varabileceğini gösteren ağır uyarılardır” dedi.</p>

<p>Erdöl, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Türkiye’nin milyonlarla ifade edilen bir genç kitlesini evde, ekranda, boşlukta ve etkilenmeye açık bir hâlde bırakma lüksü yoktur. Gençliği konuşurken yalnızca sınavı, diplomayı ve atamayı konuşamayız. Ruh sağlığını, dijital kuşatmayı, aileyi, güvenliği, istihdamı ve ahlaki iklimi birlikte konuşmak zorundayız. Çünkü kaybolan her genç, sadece bir birey değil; zayıflayan bir memleket demektir.”<br />
 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-cevdet-erdol-turkiye-5-milyonluk-ev-genci-gercegiyle-yuzlesmek-zorunda</guid>
      <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 07:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-7218-1.jpeg" type="image/jpeg" length="59345"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Prof. Dr. Vefik Arıca: Çocuklarımızı dijital karanlığa teslim edemeyiz]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-vefik-arica-cocuklarimizi-dijital-karanliga-teslim-edemeyiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-vefik-arica-cocuklarimizi-dijital-karanliga-teslim-edemeyiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şanlıurfa Siverek’te eski bir öğrencinin okula silahla girerek 16 kişiyi yaraladığı saldırı ile Kahramanmaraş’ta bilançosu ağırlaşan okul faciası, çocuk ve ergen ruh sağlığına ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kahramanmaraş’taki olayda ilk açıklamaların ardından can kaybı ve yaralı sayısı yukarı yönlü revize edilirken, son paylaşılan bilgiler olayın boyutunun daha ağır olduğunu gösterdi.</p>

<p>Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Vefik Arıca, bu tür olayların tek bir nedene bağlanamayacağını belirterek, çocukların dijital dünyada maruz kaldığı görünmez risk alanlarına dikkat çekti.</p>

<p>“Bugün çocuklarımızı yalnızca sokaktan değil, ekranın içindeki karanlık yapılardan da korumak zorundayız. Şiddeti oyunlaştıran, öfkeyi kahramanlık gibi sunan, yalnızlığı manipüle eden çevrimiçi alanlar küçümsenmemelidir. Elbette her içine kapanan çocuk saldırgan olmaz. Ancak oyun ve internet bağımlılığı, kötü çevrimiçi akran etkisi, aile içi çatışma ve eşlik eden ruhsal sorunlar birleştiğinde ev içinde öfke, empati kaybı ve işlev bozulması riski artabilir.”</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü’nün oyun bozukluğunu ICD-11’de kontrol kaybı ve günlük işlevlerde belirgin bozulma ile tanımladığını hatırlatan Arıca, dijital risklerin artık marjinal değil, yaygın bir halk sağlığı başlığı haline geldiğini söyledi.</p>

<p>Sorun yalnızca ekran süresi değil</p>

<p>Prof. Dr. Arıca, asıl meselenin çocuğun kaç saat ekrana baktığı değil, ekranın içinde neyle karşılaştığı olduğunu vurguladı:</p>

<p>“Bugün mesele sadece telefon ya da bilgisayar başında geçirilen süre değildir. Asıl mesele, çocuğun o ekranın içinde hangi dili gördüğü, kimlerle temas kurduğu, nasıl bir yönlendirmeye maruz kaldığıdır. Şiddet içerikleri, toksik topluluklar, aşağılayıcı dil, çevrimiçi zorbalık ve kapalı gruplardaki manipülatif yönlendirmeler özellikle ruhsal olarak kırılgan çocuklarda ciddi bozulmalara yol açabilir.”</p>

<p>WHO Avrupa Bölgesi verilerine göre ergenlerin yüzde 12’sinin problemli oyun kullanımı riski taşıdığını, problemli sosyal medya kullanımının ise son yıllarda arttığını belirten Arıca, bu tablonun artık göz ardı edilemeyeceğini söyledi.</p>

<p>“Dışarıda sakin, evde patlayıcı hale gelebiliyorlar”</p>

<p>Bazı çocukların sosyal ortamda sessiz, kontrollü ve dikkat çekmeyen bir profil sergilediğini; ancak ev içinde bambaşka bir davranış örüntüsü gösterebildiğini belirten Arıca, bunun anlık bir değişim değil, birikimli bir bozulma süreci olduğunu kaydetti:</p>

<p>“Bazı çocuklar dışarıda sakindir, okulda içine kapanıktır, toplum içinde sorun çıkarmaz. Ama evde ekran kesildiğinde, sınır konulduğunda ya da dijital akış bozulduğunda bambaşka bir öfke ortaya çıkabilir. Bu dönüşüm bir anda olmaz. Birikmiş yalnızlık, kötü dijital etkiler, aile içi kopukluk ve ruhsal yükler birleştiğinde ev içi iklim zehirlenebilir.”</p>

<p>Türkiye verileri alarm veriyor</p>

<p>Türkiye’de çocukların dijital dünyayla çok erken yaşta ve yoğun biçimde temas kurduğunu söyleyen Prof. Dr. Arıca, bu durumun riskleri daha görünür hale getirdiğini belirtti:</p>

<p>“Bugün çocukların çok büyük bölümü internet kullanıyor, dijital oyun oynuyor ve sosyal medya içerikleriyle temas kuruyor. Bu tablo bize şunu söylüyor: Dijital alan artık çocuğun hayatının kenarında duran bir şey değil, merkezine yerleşmiş durumda. Dolayısıyla riskli içerik, kötü çevrimiçi arkadaşlık ve zararlı yönlendirme ihtimali de büyüyor.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Arıca, yalnızca ekran süresine odaklanan yüzeysel uyarıların yeterli olmadığını, çocukların ruhsal dayanıklılığını, aile bağlarını ve okul aidiyetini güçlendiren çok katmanlı bir yaklaşım gerektiğini vurguladı.</p>

<p>“Çocuklarımızı sanal cehenneme teslim edemeyiz”</p>

<p>Prof. Dr. Vefik Arıca, dijital dünyanın bazı karanlık alanlarının çocukların öfkesini, yalnızlığını ve aidiyet arayışını kullanabildiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:</p>

<p>“Bugün bazı çevrimiçi yapılar çocukların öfkesini, yalnızlığını, merakını ve ait olma arzusunu kullanmak istiyor olabilir. Şiddeti normalleştiren, nefreti parlatan, çocuğu aileden ve gerçek hayattan koparan dijital iklimler oluşuyor. Çocuklarımızı sanal bir cehenneme teslim edemeyiz.”</p>

<p>Arıca, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olayların kesin nedenlerinin adli soruşturmalarla ortaya çıkacağını, bu nedenle aceleci ve indirgemeci yorumlardan kaçınılması gerektiğini de belirtti. Ancak çocukların dijital ortamda kimlerle temas kurduğunun, hangi içeriklerle beslendiğinin, ev içinde nasıl bir iletişim iklimi bulunduğunun ve eşlik eden ruhsal sorunların olup olmadığının artık hayati önemde olduğunu söyledi.</p>

<p>Dünyadan iyi örnekler var</p>

<p>Birçok ülkenin bu meseleyi sadece bireysel nasihatlerle değil, kurumsal politikalarla ele almaya başladığını belirten Arıca, okullarda telefon sınırlamaları, aile medya planları, psikolojik destek merkezleri ve internet bağımlılığına yönelik özel programların çoğaldığını söyledi.</p>

<p>“Dünyada bazı ülkeler okullarda cep telefonu kullanımını sınırlıyor, bazıları aile rehberliği programları geliştiriyor, bazıları ise internet ve oyun bağımlılığı için özel destek merkezleri kuruyor. Demek ki bu mesele bireysel zayıflık değil; kamusal, eğitsel ve ruhsal yönleri olan büyük bir çocuk koruma sorunudur.”</p>

<p>Erken uyarı işaretleri küçümsenmemeli</p>

<p>Çocukta ani öfke patlamaları, uyku düzeninin bozulması, okuldan uzaklaşma, aileyle iletişimin azalması, şiddet içeriklerine saplantılı ilgi, uzun süre kapalı çevrimiçi gruplarda vakit geçirme, sosyal geri çekilme ve empati kaybı gibi belirtilerin görmezden gelinmemesi gerektiğini belirten Arıca, ailelere ve okullara da çağrıda bulundu:</p>

<p>“Bunu sadece yaramazlık, ergenlik, geçici huysuzluk diye okuyamayız. Bazen bu belirtiler daha derin bir ruhsal ve sosyal çözülmenin habercisi olabilir. Felaket yaşandıktan sonra konuşmak yerine, çocuğun sessizliğini zamanında okumayı öğrenmeliyiz. Bugün korunması gereken sadece beden değil; çocuğun zihni, vicdanı ve dijital dünyadaki istikametidir.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-vefik-arica-cocuklarimizi-dijital-karanliga-teslim-edemeyiz</guid>
      <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 15:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-7190.jpeg" type="image/jpeg" length="77764"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Prof. Dr. Veysi Ceri: Türkiye, 5 milyonluk ev genci gerçeğiyle yüzleşmek zorunda]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-veysi-ceri-turkiye-5-milyonluk-ev-genci-gercegiyle-yuzlesmek-zorunda</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-veysi-ceri-turkiye-5-milyonluk-ev-genci-gercegiyle-yuzlesmek-zorunda" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çocuk Psikiyatrisi Uzmanı Prof. Dr. Veysi Ceri, Türkiye’de ne eğitimde ne de istihdamda yer alan, uzun süre ev içine kapanan genç nüfusun artık sadece sosyal politika başlığı olarak değil, çok boyutlu bir ruhsal ve toplumsal risk alanı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ceri, özellikle son günlerde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırılarının ardından gençlik politikalarının, çocuk ve ergen ruh sağlığı ekseninde yeniden ele alınmasının kaçınılmaz hâle geldiğini söyledi.</p>

<p>Şanlıurfa Siverek’te eski bir öğrencinin okula silahla girerek 16 kişiyi yaraladığı, Kahramanmaraş Onikişubat’taki saldırıda ise 4 kişinin hayatını kaybettiği ve 20 kişinin yaralandığı olayların toplumda derin bir sarsıntı oluşturduğunu belirten Ceri, bu tür hadiselerin yalnızca fail üzerinden okunmasının büyük bir eksiklik olacağını dile getirdi.</p>

<p>Prof. Dr. Veysi Ceri, “Bu hadiseler bize sadece güvenlik açığını değil, gençliğin bir bölümünde derinleşen kopuşu da gösteriyor. Evine kapanmış, eğitimle bağı zayıflamış, üretimden uzak kalmış, sosyal ilişkileri zedelenmiş, dijital dünyanın kontrolsüz akışı içinde yönsüzleşmiş bir genç kitleyle karşı karşıyayız. Bu tabloyu yalnızca işsizlik rakamı gibi okumak, asıl tehlikeyi küçültmektir” dedi.</p>

<p>Türkiye’de 2025 yılı için 15-29 yaş grubundaki genç nüfusun yaklaşık 19,38 milyon olarak projekte edildiğini hatırlatan Ceri, bu yaş grubunda ne eğitimde ne de istihdamda yer alan gençlere ilişkin tablonun kamuoyunda 5 milyon rakamıyla ifade edildiğine dikkat çekti. Ceri, asıl önemli noktanın yalnızca sayı değil, bu kitlenin giderek daha görünür bir ruhsal kırılganlık ve sosyal savrulma alanına dönüşmesi olduğunu vurguladı.</p>

<p>Prof. Dr. Veysi Ceri, “Uzun süre evde kalan, gündelik hayat ritmini kaybeden, yaşıt ilişkilerinden uzaklaşan, rol model yoksunluğu yaşayan ve dijital mecraların karanlık akışına açık hâle gelen gençler zamanla gerçek hayattan kopabiliyor. Bu kopuş, öfke, yabancılaşma, bağımlılık, dürtüsellik ve manipülasyona açıklığı artırabiliyor. Bu, görmezden gelinecek sıradan bir sosyal gevşeme değil; geleceği ilgilendiren ciddi bir risk alanıdır” ifadelerini kullandı.</p>

<p>“Gençlik meselesi sadece diploma meselesi değildir”</p>

<p>Ceri, özellikle internet bağımlılığı, çevrim içi oyun bağımlılığı, zararlı içerik akışı, şiddeti normalleştiren dil, mafyatik özentiler ve dijital ağlar üzerinden kurulan yönlendirme mekanizmalarının gençleri sessizce kuşattığını belirtti.</p>

<p>“Bugün bazı gençler sokağın değil ekranın içinde kayboluyor. Eline silah almadan önce zihni esir alınan, gerçeklik duygusu aşınan, aidiyet ihtiyacını yanlış mecralarda karşılamaya başlayan bir kuşakla karşı karşıyayız. Çete romantizmi, şiddetin gösteriye dönüşmesi, kolay para hayali, uyuşturucuya açılan dijital kapılar ve sosyal medya üzerinden kurulan sahte aidiyetler, bu çocukların ruhsal gelişimini adım adım aşındırıyor” diyen Ceri, gençliğin yalnızca eğitim ve istihdam verileriyle okunamayacağını kaydetti.</p>

<p>Prof. Dr. Veysi Ceri’ye göre ne eğitimde ne istihdamda olan gençler meselesi yalnızca çalışma hayatı veya eğitim sistemi içinde ele alınamaz. Bu yapının aynı zamanda aile ilişkileri, ruh sağlığı hizmetleri, okul rehberlik sistemi, sosyal hizmetler, güvenlik politikaları ve yerel yönetimler boyutuyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirten Ceri, “Bir genci sadece işe yerleştirerek kurtaramazsınız. Önce onu hayata, ilişkiye, sorumluluğa ve gerçekliğe yeniden bağlamanız gerekir” dedi.</p>

<p>Çözüm için 7 başlık</p>

<p>Prof. Dr. Veysi Ceri, tabloyu tersine çevirmek için çocuk ve ergen ruh sağlığını merkeze alan acil bir gençlik seferberliği çağrısı yaparak şu önerileri sıraladı:</p>

<p>Mahalle ve okul çevresi temelli erken uyarı sistemi kurulmalı.<br />
Okuldan kopan, uzun süre eve kapanan, öfke ve şiddet dili kullanan, bağımlılık riski taşıyan ya da çete ve uyuşturucu ağına yaklaşan gençler için okul rehberliği, çocuk-ergen ruh sağlığı birimleri, aile hekimliği, sosyal hizmet ve kolluğun eşgüdüm içinde çalışacağı yerel takip sistemi oluşturulmalı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Ev genci” için özel ulusal eylem planı hazırlanmalı.<br />
Bu gençler yalnızca istatistik başlığı olarak değil, sahada yakından izlenmesi gereken özel bir risk grubu olarak ele alınmalı. Her ilde gençliğe yeniden temas kuracak çok disiplinli koordinasyon birimleri oluşturulmalı.</p>

<p>Dijital bağımlılık ve zararlı içeriklerle mücadele güçlendirilmeli.<br />
Çevrim içi oyun bağımlılığı, dijital kumar, uyuşturucuya özendiren içerikler, şiddeti parlatan sosyal medya ağları ve çocukları etkileyen suç dili için özel izleme, koruma ve yönlendirme mekanizmaları kurulmalı.</p>

<p>Okul ve üniversite çevrelerinde polisiye görünürlük artırılmalı.<br />
Uyuşturucu, silah, çeteleşme ve organize suç ağlarının eğitim alanlarına yaklaşmasını önleyecek sabit ve hareketli güvenlik politikaları uygulanmalı. Eğitim alanları risk üretmeyecek biçimde korunmalı.</p>

<p>Gençlere ücretli beceri, üretim ve toplumsal katılım programları açılmalı.<br />
Meslek edindirme, teknik eğitim, spor, sanat, bakım hizmetleri, gönüllülük, dijital üretim ve kamu destekli geçiş istihdamı bir arada düşünülmeli. Gençler yalnızca kursa değil, aidiyet duygusuna ve hayata bağlanmalı.</p>

<p>Aileye yönelik rehberlik yeniden yapılandırılmalı.<br />
Evde içine kapanan, ekran bağımlılığı yaşayan, öfke biriktiren, sosyal çevreden kopan ya da davranış değişikliği gösteren gençleri erken fark edebilmek için ailelere sistemli psikoeğitim ve danışmanlık desteği verilmeli.</p>

<p>Ceza ve ıslah sistemi gençler açısından yeniden ele alınmalı.<br />
Suçla temas eden gençler için sadece dosya açan değil, psikiyatrik değerlendirme, psikolojik destek, bağımlılık tedavisi, aile müdahalesi, eğitim ve meslek kazandırmayı birlikte yürüten güçlü bir rehabilitasyon modeli kurulmalı.</p>

<p>“Bu sadece sosyal bir yara değil, ruhsal ve toplumsal alarmdır”</p>

<p>Türkiye’nin genç nüfus avantajını kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu belirten Prof. Dr. Veysi Ceri, “Bir ülke gençlerini uzun süre evde, ekranda, yalnızlıkta ve yönsüzlük içinde bırakırsa önce ruhsal dayanıklılığını zayıflatır. Ardından sosyal bağlarını kaybeder. Sonra güvenlik ve toplumsal huzur sorunu derinleşir. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş gibi hadiseler sadece acı olaylar değildir. Aynı zamanda bize, gençlikle ilgili ihmallerin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösteren ciddi uyarılardır” dedi.</p>

<p>Ceri, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Türkiye’nin milyonlarla ifade edilen bir genç kitlesini evde, ekranda, boşlukta ve etkilenmeye açık bir halde bırakma lüksü yoktur. Gençliği konuşurken yalnız sınavı, diplomayı ve atamayı konuşamayız. Ruh sağlığını, dijital kuşatmayı, aileyi, güvenliği, sosyal bağı ve işlevselliği birlikte konuşmak zorundayız. Çünkü hayattan kopan her genç, yalnızca bireysel bir kayıp değil; toplumsal geleceği zayıflatan bir kırılmadır.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/prof-dr-veysi-ceri-turkiye-5-milyonluk-ev-genci-gercegiyle-yuzlesmek-zorunda</guid>
      <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 20:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-7110-1.jpeg" type="image/jpeg" length="64075"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ozempic için dikkat çeken araştırma: Ruh sağlığında da umut veren etki]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/ozempic-icin-dikkat-ceken-arastirma-ruh-sagliginda-da-umut-veren-etki</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/ozempic-icin-dikkat-ceken-arastirma-ruh-sagliginda-da-umut-veren-etki" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ozempic ve benzeri semaglutid içeren ilaçlarla ilgili yayımlanan geniş kapsamlı yeni araştırma, bu tedavilerin yalnızca kilo ve kan şekeri kontrolünde değil, depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunların kötüleşme riskinde de düşüşle ilişkili olabileceğini ortaya koydu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ancak uzmanlar, verilerin umut verici olduğunu, yine de kesin hüküm için kontrollü klinik çalışmalara ihtiyaç bulunduğunu vurguluyor.</p>

<p>Semaglutid içeren GLP-1 grubu ilaçlar bugüne kadar daha çok obezite ve tip 2 diyabet tedavisindeki etkileriyle gündeme geliyordu. Şimdi ise aynı ilaçların ruh sağlığı alanında da dikkat çekici bir tablo ortaya koyduğu görülüyor. Newsweek’in gündeme taşıdığı yeni araştırma, özellikle depresyon ve anksiyete tanısı bulunan kişilerde semaglutid kullanımının daha iyi ruhsal sonuçlarla ilişkili olabileceğini gösterdi.</p>

<p>The Lancet Psychiatry’de yayımlanan çalışmada, İsveç’te depresyon veya anksiyete tanısı bulunan 95 bin 490 kişinin sağlık kayıtları incelendi. Araştırma 2009 ile 2022 yılları arasındaki ulusal veriler üzerinden yürütüldü. Bilim insanları, aynı kişilerin ilacı kullandıkları dönemlerle kullanmadıkları dönemleri karşılaştırarak GLP-1 ilaçlarının ruh sağlığı üzerindeki olası etkisini değerlendirdi.</p>

<p>Semaglutid en güçlü sinyali verdi</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Araştırmanın en dikkat çekici sonucu semaglutid tarafında görüldü. Bulgulara göre semaglutid kullanılan dönemlerde, psikiyatrik nedenlerle hastane başvurusu veya ruh sağlığına bağlı iş göremezlik gibi ciddi kötüleşme riskinde yüzde 42’lik düşüş saptandı. Depresyon kötüleşmesinde yüzde 44, anksiyete bozukluklarında yüzde 38 ve madde kullanım bozukluğunda yüzde 47 oranında daha düşük risk bildirildi.</p>

<p>Aynı araştırmada liraglutid için daha sınırlı düzeyde olumlu sinyal görüldü. Buna karşılık exenatide ve dulaglutid için benzer ölçüde anlamlı bir ruh sağlığı avantajı saptanmadı. Bu nedenle mevcut veriler içinde en güçlü işaretin semaglutid lehine oluştuğu belirtiliyor.</p>

<p>Bu sonuç ne anlama geliyor?</p>

<p>Araştırmacılar, bu bulgunun “semaglutid depresyon tedavisidir” şeklinde yorumlanmaması gerektiğinin altını çiziyor. Çünkü çalışma gözlemsel nitelikte. Yani ilaçla ruh sağlığı arasındaki ilişki güçlü görünse de bunun doğrudan neden-sonuç bağı kurduğu henüz söylenemiyor. Kilo kaybı, kan şekeri kontrolünün düzelmesi, yaşam kalitesindeki artış ve beyindeki ödül sistemi üzerindeki muhtemel etkiler bu sonucun arkasındaki olası nedenler arasında değerlendiriliyor.</p>

<p>Karolinska Enstitüsü’nden araştırmacılar da sonuçları temkinli biçimde yorumladı. Araştırmanın kıdemli yazarlarından Prof. Jari Tiihonen, bulguların özellikle semaglutid için daha iyi ruh sağlığına işaret ettiğini ancak bunun doğrulanması için kontrollü klinik deneylerin gerektiğini belirtti.</p>

<p>Uzmanlar neden temkinli konuşuyor?</p>

<p>Bilim dünyasında bu tür çalışmalar önemli kabul edilse de, tek başına yeterli sayılmıyor. Science Media Centre’a değerlendirme yapan uzmanlar, semaglutid kullanan kişilerde görülen iyileşmenin doğrudan beynin kimyasına bağlı mı yoksa kilo kaybı ve metabolik düzelmeye bağlı dolaylı bir sonuç mu olduğunun henüz netleşmediğini vurguladı. Bu nedenle eldeki veri güçlü bir sinyal taşısa da, klinik uygulamaya ruh sağlığı tedavisi olarak doğrudan yansıtılması için henüz erken olduğu ifade ediliyor.</p>

<p>Yine de çalışmanın önemi küçümsenmiyor. Çünkü bugüne kadar GLP-1 ilaçlarıyla ilgili tartışmalar çoğu zaman psikiyatrik riskler üzerinden yürüyordu. Son veriler ise en azından semaglutid için tabloyu farklı bir yöne çeviriyor. Hem bağımsız uzman görüşleri hem de düzenleyici kurum değerlendirmeleri, bu ilaçların intihar düşüncesi veya davranışını artırdığına dair güçlü bir kanıt olmadığını gösteriyor.</p>

<p>Yeni bir dönemin kapısı aralanabilir</p>

<p>Mevcut araştırma, semaglutidin yalnızca metabolik hastalıklar için değil, ruh sağlığı alanında da yeni sorular doğurduğunu gösteriyor. Şimdilik kesin olan şu: eldeki en güçlü kanıt, semaglutid kullanan kişilerde depresyon ve anksiyete gibi sorunların kötüleşme riskinin daha düşük seyredebileceğine işaret ediyor. Ancak bunun gerçek bir tedavi etkisi olup olmadığını söylemek için bilim dünyasının bir adım daha ileri gitmesi gerekiyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/ozempic-icin-dikkat-ceken-arastirma-ruh-sagliginda-da-umut-veren-etki</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 07:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-6832.jpeg" type="image/jpeg" length="59346"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kahvaltıyı Atlamak Ruh Sağlığını Olumsuz Etkiliyor: En Büyük Risk Ergenlerde]]></title>
      <link>https://www.tibbiyebulteni.com/kahvaltiyi-atlamak-ruh-sagligini-olumsuz-etkiliyor-en-buyuk-risk-ergenlerde</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.tibbiyebulteni.com/kahvaltiyi-atlamak-ruh-sagligini-olumsuz-etkiliyor-en-buyuk-risk-ergenlerde" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sabah öğününü geçmek, yalnızca aç kalmak anlamına gelmiyor olabilir. Yeni gibi dolaşıma giren ancak hakemli bilimsel yayına dayanan kapsamlı bir analiz, kahvaltı atlamanın depresyon, stres ve psikolojik sıkıntı belirtileriyle anlamlı biçimde ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle ergenlerde anksiyete riskindeki artış dikkat çekiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Nutritional Neuroscience dergisinde yayımlanan sistematik derleme ve meta-analiz, farklı ülkelerden 14 gözlemsel çalışmayı bir araya getirdi. Toplam 399 binden fazla katılımcının verilerini inceleyen araştırmacılar, kahvaltı atlayan bireylerde depresyon için birleşik odds oranını 1,39, psikolojik distres için 1,55 ve stres için 1,23 olarak hesapladı. Bu da kabaca, görselde yer alan yüzde 39, yüzde 55 ve yüzde 23’lük artışların bilimsel makaledeki sonuçlarla örtüştüğünü gösteriyor.</p>

<p>Araştırmanın en dikkat çekici bölümü ise yaş grupları arasındaki fark oldu. Anksiyete açısından tüm yaş grupları birlikte değerlendirildiğinde ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken, yalnızca ergenler incelendiğinde odds oranı 1,51’e çıktı. Bu da ergenlerde kahvaltı atlamanın anksiyete belirtileriyle daha güçlü bir bağ taşıdığına işaret ediyor. Görseldeki “ergenlerde yüzde 51 daha yüksek anksiyete” ifadesi de buradan geliyor.</p>

<p>Buna rağmen uzmanların dikkat çektiği kritik nokta değişmiyor: Bu tür meta-analizler, özellikle gözlemsel çalışmalar üzerine kurulduğunda “kahvaltıyı atlamak doğrudan depresyona yol açıyor” sonucunu vermez. Daha düşük uyku süresi, düzensiz yaşam tarzı, yoksulluk, akademik baskı, aile düzeni ve genel beslenme kalitesi gibi birçok etken tabloyu birlikte şekillendirebilir. Yani kahvaltı atlamak bazen neden değil, daha büyük bir yaşam düzeni sorununun işareti de olabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yine de son yıllardaki veriler aynı yöne bakıyor. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nin 2023 Gençlik Risk Davranışları Araştırması’na dayanan 2024 raporu da, kahvaltıyı her gün atlayan lise öğrencilerinde “süregelen üzüntü ya da umutsuzluk hissi” ile anlamlı bir ilişki bulunduğunu gösterdi. Raporda, düzenli kahvaltının yalnızca beslenme değil, okul bağlılığı ve ruhsal iyilik hali açısından da koruyucu olabileceği vurgulandı.</p>

<p>Araştırmacılara göre özellikle çocuklar ve ergenler için sabah öğünü, yalnızca enerji almakla sınırlı değil. Günün ilk saatlerinde kan şekeri dengesi, dikkat, okul performansı ve duygudurum üzerinde etkili olabilecek bu öğünün uzun süreli ihmal edilmesi, ruh sağlığı açısından da alarm zili sayılabilecek bir tabloyu besleyebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>RUH SAĞLIĞI</category>
      <guid>https://www.tibbiyebulteni.com/kahvaltiyi-atlamak-ruh-sagligini-olumsuz-etkiliyor-en-buyuk-risk-ergenlerde</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 03:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/04/i-m-g-6582.jpeg" type="image/jpeg" length="40726"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
