Rakamlar "Normal" Diyor, Peki Ya İnsan? Görünmez Tükenmişliğin İzinde

Hasta kapıdan giriyor; omuzlarında görünmez bir yük, bakışlarında ise derin bir boşluk. İlk cümlesi kısa ama sarsıcı: “Doktor bey, parmağımı kıpırdatacak halim yok.” Bu, sıradan bir yorgunluk ifadesi değil; bu, bedenin içeriden verdiği bir imdat çağrısıdır.

Hemen standart çarklar dönmeye başlıyor: Tam kan sayımı, şeker ölçümü, troid paneli... Sonuçlar çıkıyor, hekim kağıtları şöyle bir inceleyip o malum güven verici gülümsemeyle noktayı koyuyor: “Müjde, sonuçların pırıl pırıl! Hiçbir şeyin yok, biraz dinlen geçer.”

Ama geçmiyor. İşte asıl trajedi burada başlıyor. Biz rakamlara inanıyoruz ama karşımızda nefes almakta zorlanan, ayağa kalkacak dermanı olmayan insana inanmıyoruz. Çünkü modern tıbbın o pırıltılı laboratuvar testlerinin hâlâ kör noktaları var.

Mesele Sadece Vitamin Değil!

Bugün kronik yorgunluktan şikayet eden herkese bir avuç takviye verip göndermek adet oldu. Kimse sormuyor: Acaba sorun yakıtta mı, yoksa motorun bizzat kendisinde mi? Hücrelerimizin enerji santralleri olan mitokondriler bazen sessizce “grev” ilan eder. Kanda demir seviyesi normal görünebilir; ancak o demir hücre kapısından içeri sızmıyor, işlenmiyorsa, o hasta her sabah bir maraton koşmuş gibi uyanmaya devam edecektir. Analiz kağıdı ise o sırada “her şey yolunda” demeye devam eder.

Sistemin Gizli Kaçakları

Tanı yöntemleri ne kadar gelişirse gelişsin, bir organ tam anlamıyla iflas edip patolojik bir sınıra dayanmadıkça analizler genellikle suskun kalır. Hasta ise o “normallik” ile “hastalık” arasındaki o gri bölgede can çekişir. Ve en kolay kaçış yolu her zaman hazırdır: “Strestendir, psikolojiktir.”

Kuşkusuz stres modern çağın celladı, ama her tükenmişliğe “panik atak” ya da “depresyon” etiketi yapıştırmak, bedenin biyokimyasal feryadına kulak tıkamaktır. Magnezyumun hücre düzeyindeki kıtlığı ya da böbrek üstü bezlerinin kronik yorgunluğu, laboratuvar raporlarında kırmızıyla işaretlenmez.

Cihaza mı, İnsana mı İnanmalı?

Hekimlik sadece ekrana bakıp veri okumak değildir. Hekimlik, o hastanın gözündeki sönmüş ışığı, omuzlarındaki o görülmez ağırlığı fark edebilme sanatıdır. Eğer bir insan “bittiğini” söylüyor ama cihaz “yaşıyorsun” diye inat ediyorsa, ben cihaza değil, insana kulak vermeyi tercih ederim. Çünkü insan vücudu, henüz hiçbir yazılımın tam olarak çözemediği kadar karmaşık, bir o kadar da kadim bir sistemdir.

Belki de bakış açımızı değiştirme vakti geldi. Analiz kağıtlarına değil, insanın hayat ritmine odaklanmalıyız. Sağlık, sadece laboratuvar referans aralıklarına sıkıştırılamayacak kadar derin bir kavramdır.

Unutmayın; en ağır yük, kağıt üzerinde “yok” sayılan ama ruhu lime lime eden o teşhis konulmamış ağrılardır.