Bir karbon atomu ve dört hidrojen. Evrenin, biyolojik varoluşun en temel düzeyinde "fark" dediğimiz şeyi inşa etmek için kullandığı harcın farklılığı sadece bu kadar. Testosteron ile Östrojen arasındaki moleküler ilişki, aslında yaşamın sunduğu en büyük ironilerden biridir. Bir heykeltıraşın mermer bloğundan sadece bir parça yontup atarak esere bambaşka bir ruh, bambaşka bir ifade kazandırması gibi; aromataz enzimi de testosterondan o bir karbonu söküp attığında, karşımıza çıkan tablo bir "karşıtlık" değil, bir "tamamlanma" hikayesidir.
Biz insanlar, bu iki molekülün biyolojik izdüşümleri olarak, bazen birbirimize düşman iki kardeş gibi, bazen su ve ateş gibi, bazen de hava ve toprak gibi görünürüz. Ancak biyolojik ve felsefi bir derinlikle bakıldığında, bu ayrım, eksik bırakılmış iki ayrı heykelin, birbirlerinin boşluklarını doldurarak bütüne ulaşma çabasıdır.
Moleküler Arayış
Testosteron ve östrojen, aynı ana iskeletten (siklopentanoperhidrofenantren) gelirler. Testosteron, erkeksi enerjinin ham, işlenmemiş, "toprak" kokan, yerçekimine bağlı ağırlığıdır. O, fiziksel gücün, rekabetin, sınırları korumanın ve "yapmanın" biyokimyasal karşılığıdır. Östrojen ise, estetiğin, akışın, bağlantının ve "olmanın" aurasıdır.
Biyolojik düzeyde aromataz enzimi, testosteronun A halkasını aromatize ederek, yani onu düzleştirip kararlı bir fenolik halka haline getirerek, "erkeksi" olanı "kadınsı" olana dönüştürür. Bu, atomik düzeyde bir simyadır. Bir karbonun eksilmesi, sadece moleküler bir değişiklik değil, varoluşsal bir faz değişimidir.
İnsan Ontolojisi
İnsanın genetik kodunda, X ve Y kromozomları arasındaki fark, tıpkı bu hormonlar arasındaki o tek karbon farkı gibi, aslında "eksik" bir parça değil, bir "yönelim" farkıdır. Antik Yunan’dan gelen "eksik parçasını arayan ruh" miti, belki de biyolojik olarak bu hormonal dengede vücut bulur. Erkek ve kadın, birbirinin zıttı değil; aynı biyolojik metnin, farklı tonlarda seslendirilmiş iki ayrı perdesidir.
Birbirini tamamladığında ortaya çıkan "heykel", tam da bu yüzden muazzamdır. Erkek figürü, testosteronun o keskin, belirgin hatlarını taşırken; kadın figürü, östrojenin o yumuşak, dönüştürücü ve kapsayıcı aurasını taşır. Heykelin tamamlanması, bu ikisinin birleştiği anda gerçekleşir.
Ter ve Aura
Psikolojik düzeyde bu hormonlar, kişiliğimizin temel "kokusunu" oluşturur. Testosteronun buram buram ter kokusu, mitolojik bir anlatıda avcının, savaşçının, toprağı işleyenin kokusudur. Bu koku, eylemin, mücadelenin ve hayatta kalmanın ilkel bir çağrısıdır. Bir insanın varlığına dair o "ağırlık", o var olma direnci, testosteronun yarattığı o toprak rengi enerjiden gelir.
Öte yandan östrojen, etrafına görünmez bir "erotik aura" örer. Bu aura, sadece bir çekicilik değil; bağlanmanın, sezginin, duygusal rezonansın ve yaşam enerjisinin bir alanıdır. Östrojen, rüzgârın (hava) dokunuşu gibidir; görünmezdir ama yarattığı etki tüm çevreyi değiştirir. Bir odanın havasını, bir sohbetin ritmini, bir ilişkinin derinliğini belirleyen o estetik sezgi, östrojenin biyolojik zemininden yükselen o ruhsal auranın bir yansımasıdır.
Bu iki enerjinin harmanlandığı yer, insanı "insan" yapan yerdir. Testosteronun ham, dikkatsiz ve doğrudan gücü; östrojenin sofistike, kapsayıcı ve detaycı zarafetiyle karşılaştığında; kaos durulur ve bir düzen (kozmos) ortaya çıkar.
Ayrı değil birleşen
Sıklıkla sorulur: "Neden bu kadar farklılar?" Aslında farklı değiller; sadece işlevleri için farklı bir "hızda" ve "yoğunlukta" çalışıyorlar. Toprak (testosteron), yapıyı kurar, sınırları çizer; Hava (östrojen) ise o yapının içine nefes üfler, onu canlı kılar. Biri olmadan diğeri ya hareketsiz bir kütleye dönüşür ya da dağılıp giden bir boşluğa.
İnsanoğlunun binlerce yıldır süregelen "kadın ve erkek" ikilemi, aslında bu moleküler gerçeğin bir yansımasıdır. Bizler, DNA’mızdaki o küçük farkla birbirimize "muhtaç" kılındık. Bu, bir eksiklik değil, bir "tasarım mükemmelliği"dir. Heykelin eksik parçası, karşımızdaki insanın dokusunda, kokusunda, o estetik aurasında veya ham gücünde tamamlanır.
Sonuç olarak; aromataz enziminin o tek karbonu koparıp attığı an, aslında yaşamın kendisini yeniden tanımladığı andır. O an, testosteronun buram buram yayılan "terli ve dünyevi" enerjisi ile östrojenin "erojen ve göksel" aurasının dansı başlar. İnsan olmak, bu iki enerjinin birleşiminde, o ince çizgide yürümektir. Bizler, birbirine düşman değil; aynı heykeli yontmak için, aynı mermer bloğun iki farklı köşesinden çalışan iki sanatçıyız. Ve eser, sadece ikimiz bir araya geldiğimizde, o "tamlık" anında, yani hayatın ta kendisinde ortaya çıkar.