Niçin Grip Oluruz?

​Kış kapıya dayandığında hep aynı filmi izleriz: Otobüslerde yankılanan öksürük sesleri, ofis masalarında yükselen mendil kuleleri ve evlerde nöbet tutan termometreler. Peki, hiç düşündünüz mü? Neden grip oluyoruz? Sadece hava soğuduğu için mi? Yoksa mesele sandığımızdan çok daha derinlerde; tarihimizde, biyolojimizde ve modern çağın bizi sürüklediği o dur durak bilmez koşturmacada mı saklı?

​Gelin, bu "kış misafirini" hem tarihiyle hem de biyolojik gerçekleriyle biraz daha yakından tanıyalım. Gribin tıbbi adı olan "İnfluenza", İtalyanca kökenlidir ve "etki" (influence) anlamına gelir. Orta Çağ'da insanlar, bu hastalığın gökyüzündeki yıldızların ve gezegenlerin yanlış hizalanması sonucu, yani onların "kötü etkisiyle" ortaya çıktığına inanırlardı. Türkçedeki "Grip" kelimesi ise Fransızca "grippe"den (yakalamak, pençesine almak) gelir. Yani tarih boyunca insanoğlu bu hastalığı bazen gökyüzünden gelen bir ceza, bazen de yakasına yapışan bir bela olarak görmüştür. Ancak bugün biliyoruz ki grip, ne yıldızlardan gelir ne de sadece soğuktan; o, virüsle bağışıklık sistemimiz arasındaki bir satranç oyunudur.

​Grip virüsü (İnfluenza A veya B), solunum yoluyla vücudumuza girdiğinde hücrelerimize kancasını takar ve onları birer "virüs fabrikasına" dönüştürür. Ancak hissettiğimiz o korkunç ateş, kırgınlık, kas ağrıları ve baş ağrısı, aslında virüsün doğrudan yaptığı şeyler değildir. Bu belirtiler, vücudumuzun savunma ordusunun ayak sesleridir.

• Ateş: Vücut, virüsler yüksek sıcaklıkta çoğalamasın diye termostatı bilerek yükseltir.

• Halsizlik: Beden, "Enerjini sağa sola harcama, benim şu an savaşmak için tüm güce ihtiyacım var, yat ve dinlen" der.

Yani grip, bedenin modern hayatın hızına, uykusuzluğuna ve stresi ne çektiği bir "imdat freni"dir. Beden size kibarca değil, zorla "dur" demektedir.

Gribi "basit bir hastalık" olarak görmek, tarihin en büyük yanılgılarından biridir. 1918 yılında, Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminde ortaya çıkan İspanyol Gribi, dünya nüfusunun üçte birini enfekte etmiş ve tahmini 50 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Savaşın kendisinden daha fazla insanı öldüren bu virüs, gribin hafife alınmaması gereken, "şekil değiştiren" (mutasyon) bir düşman olduğunu kanıtlamıştır. Bu tarihsel gerçek, gribin sadece bireysel değil, toplumsal bir mesele olduğunu yüzümüze çarpar. Bugün sahip olduğumuz aşılar ve modern tıp, 1918'deki çaresizliği yaşamamamız için en büyük kalkanımızdır.

Aynı ofiste, aynı otobüste, aynı virüsü soluyan iki kişiden biri yatak döşek yatarken, diğeri neden ayakta kalır? Cevap: Bağışıklık Terazisi. Bağışıklık sistemi beton bir duvar değil, hassas bir terazidir.

• D Vitamini ve Güneş: Kışın güneşten uzaklaşırız, D vitamini düşer. Bu vitamin, askerlerimizin (akyuvarların) en önemli silahıdır.

• Stres Hormonu (Kortizol): Modern yaşamın getirdiği stres, kanda kortizolü yükseltir. Kortizol, bağışıklık sistemini baskılar, yani kalenin kapılarını düşmana içeriden açar.

• Kuru Hava: Kaloriferli ve havasız ortamlar, burnumuzun içindeki koruyucu nem tabakasını kurutur. Nem yoksa, virüsün tutunması kolaylaşır.

Çoğu insan "Durduk yere hasta oldum, sapasağlamdım" der. Oysa grip, ansızın gelen bir misafir değil, uzun süredir yolda olan bir mektubun son satırıdır.

• Aylarca süren düzensiz uyku,

• Geçiştirilen öğünler,

• Sürekli ekrana bakmaktan yorgun düşmüş bir beyin...

Beden bunları biriktirir, not eder ve virüsle karşılaştığı ilk anda savunma hattını düşürür. Grip, aslında yaşam tarzımızın biyolojik bir faturasıdır. Toplumumuzda gribe karşı tuhaf bir "meydan okuma" kültürü vardır. "Benim bir şeyim yok, ayaktayım" diyerek işe gitmek, övünülecek bir durum değil, aslında büyük bir risk almaktır. Tarihte salgınların yayılmasının en büyük sebebi, hareketliliktir. Siz hafif atlatıyor olabilirsiniz, ancak otobüste yanınızda duran, kronik hastalığı olan birine bulaştırdığınızda onun hayatını riske atarsınız. Grip olduğunda dinlenmek zayıflık değil; hem kendine hem de topluma duyduğun saygının gereğidir.

Gripten korunmak için C vitamini almak, elleri yıkamak, maske takmak elbette çok önemlidir. Ancak asıl "aşı", hayatın ritmini yeniden düzenlemektir.

• Daha az ekran, daha çok uyku.

• Daha az fast-food, daha çok gerçek gıda.

• Daha az stres, daha çok huzur.

Grip her yıl kapımızı çalıyorsa, belki de suç sadece virüste değildir. Belki de biz kapıyı kilitlemeyi, yani kendimize iyi bakmayı unutmuşuzdur. Bir sonraki grip nöbetinde "Neden ben?" diye sormadan önce, aynaya bakıp "Nasıl yaşıyorum?" diye sormak, belki de en doğru reçete olacaktır.