Eskiden gökyüzüne bakardık. Yalnızca yıldızları değil, kendimizi de merak ederdik. Nerede durduğumuzu, nereye gittiğimizi, bu hayatın bizden ne istediğini… Şimdi başımız daha çok eğik. Toprağa değil, ekrana. Ve dilimize yerleşen soru şu: Neden yerimizde sayıyoruz?
Bu hal bir tesadüf değil. Son yılların ruhu böyle. Hayat, fark ettirmeden, sürekli bir karşılaştırmaya dönüştü. Sosyal medyada herkes bir yere varmış, herkes bir şey olmuş gibi. Başarı vitrine diziliyor, mutluluk parlatılıyor, eksikler görünmez kılınıyor. Tuhaf olan şu ki, hiç bu kadar çok şeye maruz kalıp hiç bu kadar az şey hissetmemiştik.
Eskiden keyif veren pek çok şey artık aynı etkiyi yaratmıyor. Adını koymak kolay ama hissetmesi zor bir boşluk bu. Günlük hayatın içinde yavaş yavaş yerleşiyor. Ne büyük bir acı gibi geliyor ne de küçük bir sorun. Daha çok, renklerin solması gibi. Hayat akıyor ama tadı azalıyor.
Beynimiz sürekli uyarılıyor. Bildirimler, kısa videolar, bitmeyen akışlar… Dikkat dediğimiz şey parça parça dağılıyor. Derinleşmeye, durmaya, düşünmeye alan kalmıyor. Her şey hızlı, her şey yüzeyde. Böyle bir ortamda insanın kendini iyi hissetmesi de zorlaşıyor. Çünkü hissetmek, biraz da durabilmeyi gerektiriyor.
Aklıma sık sık Interstellar geliyor. Filmde insanlık gökyüzünü unutmuştu. Hayatta kalmaya odaklanmış, toprağa sıkışmıştı. Çiftçilik yapıyorlardı ama mesele toprak değildi. Asıl kayıp, hayal kurma yeteneğiydi. Kurtuluş uzaydaydı belki ama asıl mesele, başı yeniden kaldırabilmekti.
Biz de sürekli aşağı bakıyoruz. Telefona, başkalarının hayatına, “Ben neden gerideyim?” sorusuna. Bir süre sonra gökyüzünü unutur insan. Unutmak sessiz oluyor; fark edilmeden, yavaş yavaş.
İyi hissetmek için daha fazlasını yapmamız gerektiğine inandırıldık. Daha çok çalış, daha çok üret, daha çok göster. Oysa bazen tam tersi gerekiyor. Daha az uyarı, daha az kıyas, daha az gürültü. Hayatın içine sızan fazlalıklar çekildikçe, insanın kendi sesi yeniden duyulur hale geliyor.
Mutluluk büyük anların içinde saklanmıyor artık. Sessizlikte, durakta beklerken, bir anda gökyüzüne kaldırılan bakışta beliriyor. Kısa ama gerçek anlar bunlar. Belki de yeniden iyi hissetmek için hızlanmak değil, yavaşlamak gerekiyor.
Gökyüzü hâlâ orada. Değişen o değil. Biz bakmayı unuttuk. Başımızı kaldırmadıkça yolumuzu da bulamıyoruz. Yeniden bakmayı öğrenmek, belki de bu çağda en sessiz ama en güçlü itiraz.