Ne Kriçi: Unutulmuş Bir Macar Askerinin Fısıltısı ve 53 Yıllık Yanlış Teşhisin Trajedisi 3

Gerçek bir yaşam öyküsü: Andras Toma. Bir Macar askerinin yarım asırlık hikâyesinden esinlenilmiştir. Yedi bölüm halinde yayınlanacaktır.

Sessizlik

Andras bir sabah uyandı ve artık ağlamıyordu.

Gözlerini açtı, tavana baktı. Tavan da yeşildi, tıpkı duvarlar gibi, ama onun da rengi ölmüştü. Yatağından doğrularak kalktı, pencerenin önüne gitti. Uzaklara baktı, Sulyanbokor'a değil artık, sadece uzaklara koskocaman dünyanın boşluğuna.

Koğuş arkadaşı bir şeyler söyledi. Sağ taraftaki yatakta yatan adam, adını bilmediği, yüzünü ezberlediği o adam, bir şeyler mırıldandı. Andras cevap vermedi. Başını bile çevirmedi.

Andras’ın susması artık farklıydı.

Eskiden içindeki gürültüden dolayı susuyordu. Kelimeler kafasının içinde birbirine çarpıyor, anılar birbirine karışıyor, sesler birbirine bağrışıyordu. İçinde o kadar çok ses vardı ki, dışarı bir şey gönderemiyordu. Susması, belki o iç savaşın ateşkesiydi.

Şimdi dışarıdaki sessizliğe uyum sağlıyordu.

İyileşmişti!

Akut psikotik belirtiler tamamen düzelmişti. Bunu doktorlar da fark ettiler, hemşireler de, kayıtlar da. Bir gün dosyasına yazdılar: Hasta sakinleşmiştir. Altında bir imza vardı. Kimin imzası? Önemi yok. Belki bir doktorun, belki bir stajyer doktorun, belki yorgun bir hemşirenin.

Bu imza, bir insanın hayatını değiştirebilirdi ama Andras’ın kaderini değiştirmedi. Çünkü imzanın altında yatan asıl gerçek, değişmemişti.

Hâlâ konuştuğu dil anlaşılmıyordu.

Ve anlaşılmayan dil, Sovyet psikiyatrisinde bir semptomdu. Delilik belirtisiydi. Normal insan anlaşılır konuşurdu, anlaşılmaz konuşan ya aptaldı ya deli. Andras aptal değildi, her halinden belliydi. O halde deliydi. İlaçlarını alsa da, sakinleşse de, ağlamasa da, bağırmasa da deliydi. Söyledikleri hiçbir yere varmıyor, varmadıkça onu deliliğe mahkûm ediyordu. Çünkü bu topraklarda duyulmayan her ses, sahibini deli ilan ederdi. Bir kısır döngü, bir mahkûmiyet, bir ömür.

Pencerenin önünde oturdu, mevsimleri izledi. İlkbaharda eriyen karların yerini çamur alıyor, yazın o çamur kuruyor toz oluyor, sonbaharda yapraklar dökülüyor, sonra yeniden kar. Yıllar birbirine karıştı. 1953'ten 1997'ye kadar kırk dört kez mevsim değişti. Her bahar aynı umut, her kış aynı bekleyiş. Ama Andras için hepsi aynıydı: bekleyiş.

Ne beklediğini bilmeden beklemek. Belki bir mektup, belki bir ses, belki bir el. Belki Anna'nın yumruğu. Belki sadece ölüm.

Kavaklar yoktu burada. Sadece çamlar vardı, köknarlar vardı, huşlar vardı. Ama Andras onlara bakarken kavakları görüyordu. Gözlerini kapatıyor, Sulyanbokor'un rüzgârını duyuyordu. Yapraklar hışırdıyordu içinde, hiç susmadan, hiç durmadan.

Bir sabah uyandı ve ağlamıyordu. Ertesi sabah yine uyandı, yine ağlamadı. Günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti. Ağlamadı. Belki gözyaşları donmuştu, belki kurumuştu, belki de içine akıyordu artık. Kim bilir.

Kırk dört yıl boyunca umut etti mi? Bilinmez. Ama bekledi. Beklemek, umut etmek değildir. Beklemek, sadece beklemektir. Tıpkı toprağın yağmuru beklemesi gibi, tıpkı ağacın baharı beklemesi gibi.

Gennadiy

Gennadiy, hastanenin tesisatçısıydı. Elleri nasırlıydı, tıpkı Andras'ın elleri gibi. Ama Andras'ın elleri demirle yoğrulmuştu, Gennadiy'inki paslı borularla. İkisi de aynı dili konuşuyordu aslında: emeğin dilini, yıpranmışlığın dilini. Gennadiy'in dişleri eksikti, gülünce karanlık bir boşluk kalıyordu ağzında. Gözlerinde sarılık vardı, votkanın izi. Alkol bağımlısıydı, herkes biliyordu, kimse konuşmuyordu.

Neden Andras'la konuştu? Belki o da yalnızdı. Belki suskun bir adam, suskun bir adamın dilini anlardı. Belki de Andras'ın gözlerinde kendini gördü: kaybolmuş, unutulmuş, bir köşeye atılmış. Herkesin deli dediği birine, insan muamelesi yapmak istediği için.

Gennadiy ona kanalizasyon borularını tamir etmeyi öğretti. Paslı anahtarlar, kırık dişliler, gıcırdayan su anahtarı. Gennadiy gösterdi, Andras izledi. Gennadiy dokundu, Andras öğrendi.

Ve bir gün, Andras'ın elleri – o demirci çırağının elleri, yılların ateşiyle yoğrulmuş eller – yarım asır sonra ilk kez bir işe yaradı. Boruların içindeki karanlık su akıyordu. Bir yere gidiyordu. Lağıma, nehire, denize. Bilinmeze, tıpkı insanlar gibi. Andras o suya baktı, uzun uzun baktı. O su gibi, o da bir yere gitmek istiyor muydu? Bilmiyordu. Belki istemek, orada kalmaktan daha zordu.

Gennadiy ona sigara verdi. "Samanyolu," dedi. En ucuzu. Andras yaktı, içine çekti. Duman ciğerlerine doldu, acı. Öksürdü, gözleri sulandı. Gennadiy güldü, o boş ağzıyla, o sarı gözleriyle. Sonra alıştı. Tıpkı her şeye alıştığı gibi, sigaraya da alıştı.

Sonra Gennadiy öldü. Karaciğer. Yılların votkası, yılların yorgunluğu. Bir sabah gelmedi, ertesi gün de gelmedi. Yerine başka bir tesisatçı geldi. Gençti, konuşkandı. Andras'a bir şeyler söyledi, Andras bakmadı bile.

Yeniden pencerenin önüne döndü. Elinde hâlâ Gennadiy'in verdiği sigaradan bir tane vardı. Yaktı, dumanı parmaklıkların arasından gönderdi. Duman yükseldi, gökyüzüne karıştı, tıpkı Gennadiy gibi, tıpkı yıllar içinde gelip geçen herkes gibi. Geriye yine aynı pencere, aynı mevsimler, aynı sessizlik kalmıştı.

Ve o sessizlikte, içinde yankılanan tek ses vardı artık. Yarım yüzyıl boyunca hiç susmayan o ses. Her gün. Her gece. Yatakta yatarken, pencerenin önünde otururken, lahana çorbasını içerken, elektroşoktan sonra sersemlemişken, karları izlerken, bahar yağmurlarını dinlerken, yaz güneşinde terlerken. Anna. Anna. Anna.

Belki de bu yüzden delirmemişti. Çünkü içinde bir yerde hâlâ Macaristan vardı. Hâlâ Sulyanbokor. Hâlâ kavak hışırtısı. O hışırtı, onu hayata bağlayan ipti. O fısıltı, onu insan tutan çığlıktı. O ses, onu Andras yapan tek şeydi.

Doktorlar ona deli dedi, kayıtlar ona şizofren dedi, hemşireler ona numara dedi. Ama o, kendi içinde, hâlâ Andras'tı. Demirci çırağı. Sulyanbokorlu. Anna'nın ağabeyi.

Ve geceleri, koğuş karanlığa gömüldüğünde, dudakları kımıldıyordu: "Anna." Sesi duyan yoktu. Ama kavaklar duyuyordu. Binlerce kilometre ötede, Sulyanbokor'da, kavak yaprakları hışırdıyordu. Rüzgâr estikçe, onun fısıltısını taşıyordu belki de. Belki Anna, bir sabah bahçesinde otururken, o hışırtının içinde ağabeyinin sesini duyuyordu. Bilmeden, anlamadan, sadece içinde bir yerlerde titreyerek.

Fısıltı devam etti. Her gece, her sabah, her mevsimde. Ve mevsimler geçtikçe, o fısıldadı. Sadece fısıldadı.

Karl Karloviç

Yıllar geçti. Kaç yıl geçtiğini bilmiyordu, saymayı unutmuştu. Takvimler bir anlam ifade etmiyordu artık. Sadece mevsimler vardı, sadece pencerenin önündeki o sonsuz bekleyiş.

Sonra bir gün, kapı açıldı ve içeri bir adam girdi.

Her zamanki gibi değildi bu gelen. Üzerinde beyaz önlük vardı ama diğer doktorlara benzemiyordu. Gözleri başkaydı, bakışı başkaydı. Andras ona baktı, sonra tekrar pencereye döndü. Dışarıda yağmur çiseliyordu. İlkbahar yağmuru.

Adam yaklaştı. Pencerenin önünde durdu, Andras'ın yanında. Uzun süre öylece durdu, konuşmadı. Belki suskun bir adam, suskun bir adamın yanında susmayı bilirdi. Belki de ne diyeceğini bilemiyordu.

Sonra konuştu:

— Jó napot. İyi günler

İki kelime. Macarca iki kelime. Yarım yüzyıl sonra ilk kez, bir yabancı onun dilinde konuşuyordu.

Andras'ın gözleri oynadı. Başını yavaşça çevirdi, adama baktı. O dudaklardan dökülen kelimeler havada asılı kaldı, sonra kulaklarına girdi, beynine ulaştı, yıllardır uykuda olan bir yeri uyandırdı.

Dudakları aralandı. Ses yorgundu, paslanmıştı, neredeyse duyulmuyordu. Ama çıktı:

— Jó napot.

Sonra sustu. Uzun süre sustu. Adam bekledi, kımıldamadı. Koğuşun fenol kokusu, sigara dumanı, uzaktan tıkırdayan radyatör. Yağmur damlaları cama vuruyor, parmaklıkların demirine değip süzülüyordu. Sanki onlar da içeri girmek istiyor, giremiyordu.

Ve sonra Andras konuştu.

Sözcükleri bir sel gibi boşandı. Yıllardır bentlerde biriken, taşan, kırılan, yıkılan bir sel. Kilitli kalmış, paslanmış ama ölmemiş cümleler döküldü ağzından. 1944'te donup kalmış bir dil aniden çözüldü, eridi, aktı, çağladı. Arkaik kelimeler, köyünden deyimler, ölü sanılan bir dünyanın dirilen grameri. Artık canlıydı, nefes alıyordu, acı çekiyordu ama yaşıyordu.

Sulyanbokor'dan bahsetti. Kavaklardan bahsetti. Demirci ocağından, ateşin renklerinden, at kişnemelerinden. Babasından bahsetti, kapı eşiğinde duran, eli tahta pervazda, parmak boğumları bembeyaz olan babasından. Hiç konuşmamıştı babası, ama elleri her şeyi söylemişti. Ve şimdi o eller, Andras'ın kelimelerinde yeniden konuşuyordu.

Ve Anna'dan bahsetti.

Küçük kız kardeşinden.

Sesi değişti birden. Öyle bir ses oldu ki, taşları çatlatırdı, duvarları delerdi, yarım asırlık suskunluğu yırtardı. Ama öyle alçak, öyle titrek, öyle kırılgandı ki, ancak bir yumruğun içine sığacak kadar küçücük.

Bir yaşında, dedi. Kundağın içinde. Pembe yüzlü. Gözleri kapalı. Dudaklarında tükürük kabarcığı.

Andras'ın elleri havada asılı kaldı anlattıkça. O eller, demire şekil veren, ateşe hükmeden, nal döven eller, şimdi boşlukta bir bebeğin yumruğunu arıyordu.

Minik yumruğu havadaydı, dedi. Bir ceviz büyüklüğünde. Pembe. Neredeyse saydam. Parmaklarını henüz açmayı öğrenememiş, sımsıkı kapalı. Sanki içinde bir sır saklar gibi.

Sustu.

Uzun süre sustu.

Karl Karloviç'in yüreği, o sustukça büyüdü, ağırlaştı, göğsüne sığmaz oldu. O sustukça, koğuşun duvarları yaklaştı, tavan alçaldı, zaman durdu. O sustukça, dünya Andras'ın içindeki o yumruğa baktı.

Sonra, bir bıçak darbesi gibi geldi cümle:

— O yumruğa hiç dokunmadım.

Elleri titredi. Havada bir şey arar gibiydi. Belki o yumruğu, belki geçmişi, belki kendini.

— Keşke dokunsaydım.

O an, Karl Karloviç'in içinde bir şey koptu. Yıllarca duyduğu bütün acılar, gördüğü bütün ölümler, tanık olduğu bütün çaresizlikler... Hiçbiri bu cümle kadar ağır gelmemişti. Keşke. Yarım asrın içine sığdırılmış bir keşke. Bir ömrün muhasebesi. Bir insanın kendine ettiği en büyük ihanet: dokunmamış olmak. Dokunamamış olmak.

Karl Karloviç ağlıyordu. Öyle sessiz, öyle derin, öyle çaresiz ağlıyordu ki, gözyaşları yanaklarından süzülürken ses çıkarmıyordu. Çünkü bazı acılar ses çıkarmaz. Bazı acılar sadece akar, tıpkı yağmur gibi, tıpkı zaman gibi, tıpkı unutuş gibi.

Andras'ın gözleri doldu ama ağlamadı. Belki gözyaşları bitmişti, belki içine akıyordu artık, belki de elli yılın suskunluğu ağlamaktan daha ağırdı. Gözlerinde iki damla asılı kaldı, öylece durdu, düşmedi. Tıpkı Anna'nın yumruğu gibi. Tıpkı dokunamadığı her şey gibi.

Karl Karloviç elini uzattı, Andras'ın ellerini tuttu. O demirci ellerini, o ateşten nasırlı elleri, o bir bebeğe dokunmaya kıyamamış elleri avuçlarının içine aldı. Sımsıkı tuttu. Sanki yarım asırlık bir dokunuşu telafi eder gibi. Sanki Andras'ın ellerini, Anna'nın yumruğuna kendi elleriyle götürebilirmiş gibi.

Andras baktı. Uzun uzun baktı. Gözlerindeki damlalar hâlâ duruyordu, düşmemişti. Ama dudaklarında bir şey kıpırdadı. Belki bir teşekkür, belki bir veda, belki sadece o keşke'nin yankısı.

Dışarıda yağmur dinmişti. Bulutlar aralandı, incecik bir güneş sızdı. Parmaklıkların gölgesi yerde, ince, uzun, kafes gibi. Ama o gölgenin arasında, bir an için, küçücük bir yumruğun gölgesi vardı sanki. Pembe, saydam, ulaşılmaz.

Karl Karloviç hâlâ ağlıyordu. Ama artık acıdan değil, belki de bir insanın neredeyse elli yıl sonra söylediği "keşke"nin kutsallığı karşısında duyduğu saygıdan. Belki de bu dünyada hâlâ dokunulmamış yumruklar olduğu için. Belki de bazı dokunuşların bir ömür beklemesi gerektiği için.

Ve Andras, pencerenin önünde, Karl Karloviç'in ellerinin arasında, içinden bir şey daha söyledi. O kadar hafifti ki, duyan olmadı. Ama Karl Karloviç hissetti. Parmaklarının ucunda, avuçlarının içinde, yüreğinin tam ortasında hissetti.

Andras şunu söylemişti:

— Şimdi dokunabiliyorum.

"Ve o an, yarım asrın bütün karları eridi."

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM 16.02.2026 TARİHİNDE YAYINLANACAKTIR.