Modern Çağın İbrahimî Eşiği: Kurbanın Dört Boyutu ve İnsanın Özüne Yolculuğu

Hayatın baş döndürücü bir hızla akıp gittiği, modern dünyanın bizi sürekli bireyselleşmeye, dijital yalnızlığa ve bitmek bilmeyen bir tüketim çılgınlığına zorladığı bir çağda yaşıyoruz. Her şeyin nicelikle ölçüldüğü, sahip olunan maddi değerlerin insan kalitesinin önüne geçtiği bu yapay düzende, bizi özümüze döndürecek kadim duraklara her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. İşte Kurban Bayramı, tam da bu varoluşsal sıkışmışlığın ortasında hayatımıza doğan manevi bir vahadır.

​Çünkü;

Kurban Bayramı;

Ne etin ne de kanın,

Niyetin, teslimiyetin ve takvanın bayramıdır.

Biz bu bayramda:

Allah’a yaklaşabilmenin,

O’na güvenmenin,

Sahip olduklarımızı paylaşabilmenin

ve “kul” olabilmenin sevincini yaşıyoruz.

​Kurbanı ve kurbiyeti (Yaratıcıya yakınlaşmayı) hakkıyla anlamak, onu sadece yılda bir kez yerine getirilen şekilsel bir ritüel veya bir tatil dönemi olarak görmenin çok ötesinde; tarihsel, felsefi, psikolojik ve sosyolojik katmanları olan derin bir okumayı zorunlu kılar.

Tarihsel perspektiften bakıldığında kurban, insanlık tarihinin en köklü ve evrensel olgularından biridir. Antik medeniyetlerden semavi dinlere kadar her kültürde insanoğlu, aşkın bir güce olan bağlılığını, minnetini ya da korkusunu yatıştırma arzusunu kurban sunarak göstermiştir. İslam geleneğinde ise bu ibadet, insanlık tarihinin en sarsıcı ve dönüm noktası olan Hz. İbrahim ve Hz. İsmail kıssasına dayanır. Hz. İbrahim’in yıllar sonra kavuştuğu evladını ilahi bir sınanma neticesinde kurban etmeye yönelmesi ve Hz. İsmail’in bu emre gösterdiği muazzam sadakat, insan kurban etme vahşetine dayanan antik pagan geleneklerini kökten yıkmıştır. Allah’ın bu eşsiz sadakate karşılık bir koç lütfetmesi, kurbanı kanlı bir pagan mitolojisi olmaktan çıkarıp, ahlaki bir olgunlaşma sürecine dönüştürmüştür. Hicretin ikinci yılında Medine'de meşru kılınan Kurban Bayramı, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bizzat kurban kesmesi ve ümmetine bu sünneti miras bırakmasıyla tarihsel olarak İslam medeniyetinin kurucu unsurlarından biri haline gelmiştir.

İşin felsefi boyutu, bizi doğrudan "kurbiyet" kavramının etimolojik ve varoluşsal anlamına götürür. Arapça’da "yaklaşmak" anlamına gelen q-r-b kökünden türeyen kurban, felsefi anlamda insanın maddeden manaya, geçici olandan ezeli olana doğru yaptığı dikey bir hicrettir. Kur’an-ı Kerim’de Hac Suresi'nde yer alan, "Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; O’na ulaşan yalnızca sizin takvanızdır" ifadesi, ibadetin felsefi özünü ilan eder. Kurban, ontolojik (varlıksal) düzeyde insanın kendi benlik iddiasından, egosundan ve mutlak mülkiyet yanılsamasından vazgeçmesidir. Evrendeki hiçbir şeyin gerçek sahibi olmadığını, her şeyin geçici bir emanet olduğunu fark eden insan, kurban keserek aslında en büyük felsefi yanılgı olan "dünyaya kazık çakma" arzusunu kurban etmektedir.

Psikolojik açıdan kurban, muazzam bir içsel arınma ve katarsis (ruhsal boşalım) mekanizmasıdır. Modern psikolojinin en büyük açmazlarından biri olan narsizm, bencillik ve bitmek bilmeyen tatminsizlik, insanın sürekli "bana" demesinden kaynaklanır. Kurban ise tam aksine, insana "vazgeçebilmeyi" öğretir. Hz. İbrahim’in "en sevdiklerini feda edebilme" sınavı, bugün her bireyin kendi iç dünyasında vermesi gereken bir psikolojik mücadeledir. Bizim vazgeçemediğimiz, putlaştırdığımız, bizi insani değerlerimizden koparan modern "İsmail’lerimiz" nelerdir? Kariyer hırsımız mı, konforumuz mu, yoksa hiç bitmeyecekmiş gibi sarıldığımız mülkümüz mü? Kurban, işte o ruhsal bağımlılıklardan özgürleşme iradesidir. Bıçağın kestiği şey hayvanın nefesi değil; insanın içindeki kibir, cimrilik, haset ve hırstır.

Sosyolojik boyuta geldiğimizde ise kurban, yatay düzlemde toplumun kılcal damarlarına kadar nüfuz eden dahi bir sosyal adalet mekanizmasına dönüşür. Kurban Bayramı, fildişi kulelerimizden inip, mahallemizdeki, şehrimizdeki ya da dünyanın bir ucundaki mazlumun sofrasına oturabilme sanatıdır. Sosyolojide toplumsal dayanışmayı kuran en büyük güç "paylaşmaktır". Kurban etinin dağıtılması, sadece protein transferi değil; zengin ile yoksul, tok ile aç arasındaki mesafelerin sıfırlandığı, sınıfsal farklılıkların manevi bir iklimde eridiği toplumsal bir kucaklaşmadır. Paylaşılan her lokma, toplumun dezavantajlı kesimlerine "Seni görüyorum, seni önemsiyorum ve seninle aynı sofrayı paylaşıyorum" mesajını iletir.

​Modern dönem, ne yazık ki kurban ibadetini zaman zaman sadece bir et kesme organizasyonuna, mekanik bir ritüele ya da şekilsel bir rutine indirgeme riski taşımaktadır. Oysa kurban; kökleri Hz. İbrahim’e uzanan tarihsel bir şuur, insanı Yaradan’ına yaklaştıran felsefi bir derinlik, egoyu eriten psikolojik bir olgunluk ve toplumu birleştiren sosyolojik bir harçtır.

​Bu bayramda, kesilen kurbanların sadece şekilsel birer uygulama olarak kalmamasını; bizi birbirimize, kendi özümüze ve en nihayetinde bizi var edene yaklaştırmasını temenni ediyorum. Bıçakları sadece kurbanlıklar için değil, kalbimizdeki nefret, haset ve kibir duygularını kesmek için de bileyelim. İbadetin bu derin ve çok boyutlu şuurla yerine getirilmesi, bireysel dindarlığımızın derinleşmesine ve toplumsal huzurumuzun en saf haliyle kök salmasına vesile olacaktır. Kurban Bayramımız, hakiki manada bir "kurbiyet" ve yakınlaşma bayramı olsun. Mübarek olsun.