Miyopi Salgını: Gelecek Nesil Uzağı Göremeyecek mi?

Bir zamanlar mahalle aralarında topun peşinden koşan, gece yarılarına kadar eve dönmeyen çocukların yerini şimdi ekran ışığında büyüyen bir kuşak aldı. Pencereden dışarı bakmak yerine pencerenin içindeki dünyaya bakıyorlar. Sokak eskisi kadar cazip değil, gökyüzü eskisi kadar merak uyandırmıyor. Başlar öne eğik, gözler birkaç santimetrelik bir mesafeye kilitli. Uzak, hayatımızdan sessizce çekiliyor. Ve biz buna alışıyoruz.

Miyopi artık bir göz kusurundan çok daha fazlası. Bir çağın işareti gibi duruyor karşımızda. Uzağı seçemeyen gözler, belki de uzağı hayal etmeyi de unutuyor. Çocuk yaşta takılan gözlükler sıradanlaştı; ilkokul sıralarında camın arkasından bakan yüzler çoğaldı. Kimse şaşırmıyor. “Genetik” deyip geçiyoruz, “çağın gereği” diyerek omuz silkiyoruz. Oysa ortada bir alışkanlıktan fazlası var.

Gün doğuyor, ekran açılıyor. Ders ekranda, oyun ekranda, arkadaşlık ekranda. Gün batıyor, ekran kapanmıyor. Göz, sürekli yakın mesafeye ayarlı bir hayatın içinde çalışıyor. Uzağa bakmaya gerek kalmıyor. Göz kasları dar bir alana hapsoluyor. Bir çocuğun gün içinde gökyüzüne kaç dakika baktığını düşünün. Ufka kaç kez göz gezdirdiğini. Rüzgârın sürüklediği bulutları takip etti mi mesela? Yoksa parmağının sürüklediği görüntülerle mi yetindi?

Bu mesele yalnızca görme meselesi değil. Mekânla kurduğumuz ilişki değişti. Şehirler betonlaştı, oyun alanları azaldı, güvenlik kaygısı büyüdü. Çocuk evde kaldı. Evde kalan çocuk ekranla kaldı. Ekranla kalan çocuk yakın mesafeye mahkûm oldu. Zincirin halkaları birbirine ekleniyor. Kimse yüksek sesle “dur” demiyor.

Gözlük camları kalınlaşıyor. Numara artıyor. Aileler “büyüyünce geçer mi?” diye soruyor. Geçmiyor. Büyüdükçe ilerliyor. Bir zamanlar ergenlikte sabitlenen sorun, artık daha erken yaşta başlıyor. Çocukluk dediğimiz dönem, göz için bir tür sınav maratonuna dönmüş durumda. Sürekli yakın mesafe, sürekli yapay ışık, sürekli kapalı alan. Gözün doğal ritmi bozuluyor.

Belki de en çarpıcı olan, bu değişimin sessizliği. Kimse çığlık atmıyor. Kimse meydanlara çıkmıyor. Çünkü miyopi dramatik bir hastalık gibi görünmüyor. Acıtmıyor. Yavaş ilerliyor. Alışarak büyüyor. Oysa alışmak, bazen en tehlikeli eşik. Bir nesil uzağı daha az görerek yetişirse, bunun toplumsal karşılığı ne olur? Ufka bakma alışkanlığı zayıflarsa, hayal kurma biçimimiz değişir mi?

Göz sağlığı bireysel bir mesele gibi ele alınıyor. Çocuğa gözlük al, kontrolünü yaptır, numarasını takip et. Tamam. Ama mesele sadece bireyin gözünde değil. Hayatın kurulumunda. Günlük düzenimizde. Eğitim anlayışımızda. Şehir planlamasında. Parkların azalması, ders yükünün artması, dijitalleşmenin kontrolsüz yayılması… Hepsi aynı tabloya katkı sunuyor.

Bir çocuğun açık havada geçirdiği süre azaldıkça, gözü doğal ışıkla daha az temas ediyor. Güneş ışığının yerini LED aydınlatmalar alıyor. Ufuk çizgisinin yerini ekran çerçevesi dolduruyor. Dış dünyanın derinliği, iki boyutlu bir yüzeye sıkışıyor. Göz derinliği unutmuyor belki ama daha az kullanıyor. Kullanmadıkça zayıflıyor.

Aileler de zor bir denklemle karşı karşıya. Çalışma hayatı yoğun, şehir temposu hızlı. Çocuğu sokağa bırakmak kolay değil. Ev güvenli, ekran oyalayıcı. Sessiz bir anlaşma yapılıyor adeta. “Biraz daha izlesin, yeter ki uslu dursun.” O birazlar birikiyor. Saatlere dönüşüyor. Günlere ekleniyor. Yıllar geçiyor.

Miyopi artarken, biz sadece cam kalınlığına bakıyoruz. Oysa mesele camın arkasındaki hayat. Gözlük takmak utanılacak bir şey değil, elbette değil. Ama bu kadar yaygınlaşan bir tabloyu sıradan kabul etmek de kolaycılık. Bir salgın varsa, bu yalnızca mikropla olmaz. Bazen alışkanlıklar da salgın üretir.

Sorun, teknolojinin varlığı değil. Onu nasıl ve ne kadar kullandığımız. Çocuk kitabı da yakın mesafeden okunur, evet. Ama kitap arasında baş kaldırıp hayal kurmak vardır. Pencereden dışarı bakmak vardır. Ekran akışı ise sürekli bir uyarı bombardımanı. Göz dinlenmiyor. Zihin de öyle.

Gelecek nesil uzağı göremeyecek mi? Bu soru sadece tıbbi bir soru değil. Bir yön sorusu. Ufuk sorusu. Çocukların hayatında uzak ne kadar yer kaplıyor? Bir dağın siluetini, bir denizin sonsuzluğunu, bir tarlanın açıklığını ne kadar deneyimliyorlar? Şehir hayatı daraldıkça, görüş alanı da daralıyor sanki.

Belki çözüm devrim niteliğinde adımlar değil. Küçük ama ısrarlı tercihler. Daha fazla dışarı çıkmak. Gün ışığıyla temas etmek. Ekran süresini tartışmak. Okuldan eve, evden kursa sıkışan hayatı biraz gevşetmek. Çocuğun gözünü değil, gününü düzenlemek.

Miyopi bize bir şey söylüyor. Göz, yaşadığımız çağın aynası gibi. Neye uzun süre bakarsak ona göre şekilleniyor. Sürekli yakına bakarsak, uzak bulanıklaşıyor. Bu sadece retinada olan bir değişim değil, alışkanlıkta olan bir değişim.

Bir çocuğun gözlük numarasındaki artışı sıradan bir gelişme gibi görmek mümkün. Ama bir kuşağın topluca uzağı daha az seçmesi sıradan değil. Belki de asıl soru şu: Biz çocuklara nasıl bir mesafe bırakıyoruz? Gökyüzüyle aralarına ne koyuyoruz?

Gözlerimiz, hayatın nasıl kurulduğunu ele veriyor. Eğer bir salgın varsa, onun kaynağı biraz da yaşam biçimimizde. Uzağı yeniden görünür kılmak, belki de sadece göz hekimlerinin işi değil. Anne babaların, öğretmenlerin, şehir plancılarının, hatta ekran tasarımcılarının da meselesi.

Uzak hâlâ orada. Dağ yerinde duruyor, ufuk çizgisi kaybolmadı. Mesele, başımızı kaldırıp bakıp bakmadığımız. Eğer çocuklara bunu hatırlatamazsak, bir gün sadece gözlük numaralarını değil, hayal mesafelerini de konuşmak zorunda kalabiliriz.