Milyon Yıllık İzler, Bir Cümlelik Cehalet

Brisbane’da bulunan 230 milyon yıllık bir dinozor ayak izi haberiyle güne başladım. İnsanın aklını garip bir şekilde hizaya sokuyor.
Milyonlarca yıl önce atılmış bir adımın izi hâlâ orada duruyor.
Bizim bugün söylediğimiz bir cümle ise bazen bir haftayı bile sağ çıkaramıyor.

Bu keşif, Avustralya’nın “dünyanın en eski kıtası” olduğu anlamına gelmiyor belki; jeolojik tanımlar daha karmaşık. Ama şunu net söylüyor: Bu kara parçası, dünyanın en eski jeolojik hikâyelerinden birini taşıyor. Yüz milyonlarca yıl büyük kırılmalar yaşamadan varlığını sürdürmüş bir coğrafya burası. O yüzden hem dinozor izleri, hem kadim kayaçlar, hem de en eski yaşam kanıtları burada karşımıza çıkabiliyor.

İnsanın ölçek duygusu bozuluyor.
Biz gündemle boğuşurken, dünyanın hafızası taşta sakince duruyor.

Tam da bu günlerde elimden bırakamadan okuduğum bir kitap var: Tara Westover – Educated. Bir otobiyografi, ama aslında insan zihninin zincirleri üzerine bir belgesel gibi.

Tara, ABD’nin Idaho eyaletinde, dağ başında, aşırı uç inançlara sahip bir Mormon ailede büyüyor. Yedi kardeşin en küçüğü. Aile çocukları okula göndermiyor. Doktor, hastane, ilaç — hepsi “şeytani sistemin” parçası. Komplo teorileri günlük hayatın normali. Fiziksel ve psikolojik şiddet sıradan.

Ama bir gün, 16 yaşındaki bir kız çocuğu, Tara, “başka bir dünya var” diyor.

Üniversite sınavına giriyor. Hayatında ilk kez karşılaştığı Algebra gibi derslerden tam puan alıyor. Lise okumadan, üniversiteyi bitirmekle kalmıyor, ardından Cambridge’de doktora yapıyor.

Bu sadece bir başarı hikâyesi değil.
Bu, zihinsel esaretten çıkış hikâyesi.

Ve insan ister istemez düşünüyor: Kaç kız çocuğu hâlâ görünmez duvarların içinde yaşıyor? Hem de “ileri”, “modern”, “gelişmiş” dediğimiz ülkelerde. Afganistan’a bakmaya gerek yok; hikâye çok daha yakın.

Westover ailesi tıbbi sistemi şeytan icadı gördüğü için Tara, üniversitede bile yüzü ağrıdan şiştiğinde ağrı kesici ya da antibiyotik almıyor. Bilim dışı inançlar, insanın bedenine bile ulaşmasını engelliyor.

Tam burada aklıma yakın zamanda yapılan bir siyasi açıklama geliyor. Hamile kadınların sıradan ağrı kesiciler kullanmaması gerektiği, bunun çocuklarda nörolojik farklılıkları artırdığı yönünde ortaya atılan, bilimsel dayanağı olmayan bir iddia… Ardından araştırma merkezleri, üniversiteler, sağlık kuruluşları bu iddianın yanlışlığını göstermek için zaman ve kaynak harcıyor.

Bilim insanları yangın söndürür gibi çalışıyor.
Çünkü biri (Trump!) yine düşünmeden konuştu.

İngilizce’de buna güzel bir deyim var: “shooting from the hip.”
Bizdeki karşılığı daha çarpıcı:
“Bir delinin kuyuya attığı taşı kırk akıllı çıkaramaz.”

Bu sadece bir gaf meselesi değil. Bu, gücün sorumluluktan kopması meselesi. Otoriter eğilimlerin ortak özelliği de bu değil mi? Kesin konuşmak, kanıtsız konuşmak, karmaşık meseleleri slogan cümlelere indirgemek… Sonra da toplumun, medyanın, bilim dünyasının o cümlelerin peşinden koşması.

Bir tarafta 230 milyon yıllık ayak izleri.
Diğer tarafta bir cümleyle üretilen bilgi kirliliği.

Biri insanlığın hafızasını büyütüyor.
Diğeri insanlığın aklını yoruyor.

Ve tam ortada, bir dağ başından çıkıp Cambridge’e yürüyen bir kız çocuğu duruyor. Bize şunu hatırlatıyor:

Gerçek yavaş ilerler ama kalıcıdır. Cehalet hızlı yayılır ama dayanıksızdır.
Tarih, bilimi saklar. Gürültü ise sadece yankı üretir.

Milyonlarca yıl sonra bile iz bırakan şey, bağıranlar değil;
gerçeğe sadık kalanlar olur.