Milli Mücadele ve Türk Hekimleri: Cepheden Laboratuvara Uzanan Bir Sorumluluk

Milli Mücadele denildiğinde çoğu zaman akla*Milli Mücadele ve Türk Hekimleri: Cepheden Laboratuvara Uzanan Bir Sorumluluk cephede savaşan askerler, komutanlar ve silahlı direniş gelir. Oysa bu büyük varoluş mücadelesinin görünmeyen ama hayati kahramanlarından biri de hekimlerdir. Türk hekimleri yalnızca hastanelerde değil; siperlerde, cephe gerisinde, salgın hastalıklarla mücadelede ve ulusal direnişin örgütlenmesinde de en ön saflarda yer almışlardır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu’nun dört bir yanı yokluk içindeydi. Sağlık sistemi çökmüş, hastaneler yetersiz, ilaç ve tıbbi malzeme neredeyse yok denecek kadar azdı. Savaş yalnızca düşmana karşı verilmedi; tifüs, kolera, sıtma, dizanteri gibi salgın hastalıklara karşı da verildi. İşte bu noktada hekimler, birer “sağlık neferi” olarak milli mücadelenin kaderini doğrudan etkilediler.

Cephede Hekim Olmak

O yıllarda hekim olmak yalnızca hastaya bakmak anlamına gelmiyordu. Bir hekim aynı zamanda cerrah, eczacı, hemşire, laborant, hatta çoğu zaman lojistik sorumlusu olmak zorundaydı. Ameliyatlar çoğu kez ilkel şartlarda, yetersiz ekipmanla yapılıyor; yaralı askerler eldeki kısıtlı imkânlarla hayatta tutulmaya çalışılıyordu.

Birçok tıp öğrencisi ve genç hekim eğitimini yarıda bırakıp cepheye koştu. Sahra hastanelerinde günlerce uyumadan çalışan, bazen kendi hayatını kaybeden bu hekimler, ordunun ayakta kalmasında belirleyici rol oynadı. Onların mücadelesi olmasaydı, askerin savaşma gücü çok daha erken tükenebilirdi.

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ve Tıbbiyeli Hikmet

Türk hekimliğinin milli mücadele ruhu, köklerini Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan büyük bir gelenekten alır. Bu geleneğin en önemli merkezlerinden biri, modern Türk tıbbının temellerinin atıldığı Mekteb-i Tıbbiye-i Şahanedir. Bu kurum yalnızca hekim yetiştiren bir okul değil; aynı zamanda vatan sevgisinin, bilimsel düşüncenin ve toplumsal sorumluluğun öğretildiği bir irfan ocağıydı.

Milli Mücadele yıllarında bu okulun yetiştirdiği genç hekimler ve öğrenciler, ülkenin kaderine yön veren duruşlar sergilediler. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Tıbbiyeli Hikmettir.

Henüz bir tıp öğrencisiyken Sivas Kongresi’ne katılan Tıbbiyeli Hikmet, tam bağımsızlık fikrini büyük bir cesaretle savunmuş, manda ve himaye düşüncelerine karşı dik durmuştur. Onun duruşu, Türk hekimliğinin yalnızca hastalıkla değil, aynı zamanda milletin bağımsızlığıyla da ilgilendiğinin en somut göstergesidir.

Tıbbiyeli Hikmet’in şahsında simgeleşen bu tavır, Türk hekimlerinin tarih boyunca yalnızca şifa dağıtan kişiler değil, aynı zamanda ülkenin geleceği için sorumluluk alan aydınlar olduğunu ortaya koyar.

Salgınlarla Verilen Sessiz Savaş

O dönemde kayıpların önemli bir bölümü cephedeki çatışmalardan değil, salgın hastalıklardan kaynaklanıyordu. Özellikle tifüs ve sıtma, ordunun en büyük düşmanları arasındaydı. Bu hastalıklarla mücadelede en kritik görev yine hekimlere düştü.

Hekimler köy köy dolaşıp aşı kampanyaları düzenledi, karantina uygulamalarını organize etti, halk sağlığı önlemlerini hayata geçirdi. Birçok doktor, yokluk içinde bilimsel yöntemlerle mücadele ederek salgınların yayılmasını engelledi. Bu çabalar, askeri zafer kadar önemliydi.

Cumhuriyetin Sağlık Devrimi ve Hekimlere Duyulan Güven

Zafer kazanıldıktan sonra Türkiye’nin en acil ihtiyacı, modern bir sağlık sistemi kurmaktı. Salgınlarla mücadele, hastanelerin kurulması, tıp eğitiminin güçlendirilmesi ve koruyucu hekimliğin yaygınlaştırılması bu dönemin en önemli hedefleri oldu.

Cumhuriyetin kurucu iradesi, sağlık alanına özel bir önem verdi. Bu güven, tarihe geçen şu sözüyle en anlamlı ifadesini buldu:

Mustafa Kemal ATATÜRK: “Beni Türk hekimlerine emanet edin.”

Bu cümle, Türk hekimliğine duyulan sarsılmaz güvenin ve saygının simgesidir. Aynı zamanda hekimlere yüklenen büyük bir sorumluluğun ifadesidir.

Dünden Bugüne Değişmeyen Görev

Bugün modern hastanelerde, ileri teknoloji laboratuvarlarda çalışıyoruz. Ancak hekimliğin özündeki görev değişmedi. Milli Mücadele yıllarındaki hekimlerin taşıdığı sorumluluk bilinci hâlâ omuzlarımızdadır.

O gün hekimlerin görevi cephede yaralı askeri hayatta tutmaktı.
Bugün ise görevimiz, sağlıkta dışa bağımlılığı azaltmak, bilim üretmek, kendi teknolojimizi geliştirmek, kendi ilaçlarımızı ve tıbbi cihazlarımızı üretebilmektir.

Nasıl ki o dönemde hekimler ülkenin bağımsızlığı için mücadele ettilerse, bugün de sağlıkta bağımsızlık için mücadele etmek zorundayız.

Yeni Bir Milli Mücadele Alanı: Sağlıkta Üretim

Günümüzün milli mücadelesi artık yalnızca savaş meydanlarında değil; laboratuvarlarda, araştırma merkezlerinde, üniversitelerde verilmektedir. Kendi tanı kitlerimizi geliştirmek, kendi ilaçlarımızı üretmek, kendi tıbbi cihazlarımızı tasarlamak bugünün en önemli ulusal sorumluluklarından biridir.

Milli Mücadele’nin hekimleri nasıl ki yokluk içinde büyük işler başardıysa, bugünün hekimleri de aynı ruhu bilimle, teknolojiyle ve üretimle sürdürmelidir.

Son Söz

Milli Mücadele yıllarında hekimler, bu toprakların bağımsızlığı için yalnızca reçete yazmadılar; tarih yazdılar. Bugün bizlere düşen görev, onların mirasına sahip çıkmaktır.

Artık bizim mücadelemiz, bilgi üretme mücadelesidir.
Artık bizim cephemiz, bilim ve teknolojidir.

Dün hekimler vatanın kurtuluşu için savaştı.
Bugün ise vatanın sağlıkta bağımsızlığı için üretmek zorundayız.

Çünkü gerçek hekimlik yalnızca hastayı değil; toplumu ve ülkeyi de iyileştirmektir.

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin bilimle yoğrulmuş ruhundan,
Tıbbiyeli Hikmet’in bağımsızlık iradesine uzanan o büyük miras,
Bugün bizlere tek bir gerçeği fısıldamaktadır:

Bu toprakların hekimleri yalnızca tedavi eden değil, üreten hekimler olmak zorundadır.