Mattia Ahmet ve Atlas: Aynı Acının İki Adı

Çocuklara Ne Oluyor?

Bir çocuğun ölüm haberini okurken, insanın boğazına oturan o tanıdık yumru yine geldi mi?
“Yan bakma” gerekçesiyle başlayan bir tartışma… Birkaç dakika… Bir bıçak… Ve bir çocuğun hayatı daha toprağa düşüyor.
Bu kez adres Güngören, isim Atlas Çağlayan. Yaş 16.
Ama asıl soru şu: Bu çocuklara ne oluyor?

Bu soru artık münferit bir acının değil, toplumsal bir yarılmanın sorusu. Çünkü Atlas’ın hikâyesi, İstanbul’da daha önce yaşanan Mattia Ahmet Minguzzi cinayetini ürkütücü biçimde hatırlatıyor. Mekânlar, isimler, aileler değişiyor; senaryo değişmiyor. Sokakta büyüyen öfke, bir bakışta patlıyor; bıçak, yumruk, taş, silah… Ve biz her seferinde aynı şaşkınlığı yaşıyoruz: “Nasıl bu noktaya geldik?”

Bir psikolog olarak söylemeliyim: Bu sorunun cevabı tek bir çocuğun ruh dünyasında değil. Bu cevap, hep birlikte kurduğumuz dünyada gizli.

Bugünün çocukları çok erken büyüyor. Ama olgunlaşmadan. Yetişkinliğin yükleri omuzlarına bırakılıyor, çocukluğun koruyucu zırhı ise ellerinden alınıyor. Evde sabır yok, okulda temas az, sokakta merhamet neredeyse hiç yok. Dijital ekranlar ise öfkenin hızlandırıcısı gibi çalışıyor: Şiddeti sıradanlaştırıyor, empatiyi törpülüyor, hayatı “kazan–kaybet” oyununa indiriyor.

Bir çocuğun “yan bakma”yı ölüm sebebi sayabilmesi, sadece anlık bir öfke patlaması değildir. Bu, duygusal regülasyon becerisi gelişmemiş, sınırlarla büyümemiş, görülmediğini hisseden bir zihnin alarmıdır. Çocuk, kendini değerli hissetmiyorsa; varlığını ancak güç gösterisiyle kanıtlayabileceğine inanıyorsa, bakışlar tehdit, sözler savaş sebebi olur.

İstatistikler bu tabloyu doğruluyor. Son yıllarda Türkiye’de suça sürüklenen çocuk sayısı artıyor. Daha çarpıcı olan ise suç türlerinin sertleşmesi. Daha küçük yaşlarda daha ağır şiddet. Bu, bireysel psikopatolojiden çok, toplumsal iklimin sonucudur. Sürekli gerilim üreten, dili sertleşmiş, sabrı tükenmiş bir toplumda çocuklar sakin kalmayı nereden öğrensin?

Bir de erkek çocuklar meselesi var. Onlara duygularını tanımayı değil, bastırmayı öğretiyoruz. Ağlamayı ayıp, korkmayı zayıflık sayıyoruz. Öfke ise tek “meşru” duygu olarak kalıyor. Sonra da bu öfke sokağa taştığında şaşırıyoruz. Oysa şaşırmamalıyız; bu sonuç, yıllardır yazılan bir senaryonun final sahnesi.

Burada önemli bir yanılgıya düşüyoruz: “İyi ailelerin çocuklarına bir şey olmaz” diyoruz. Yanlış. Şiddet artık sosyoekonomik sınır tanımıyor. Çünkü mesele sadece aile değil; okul, mahalle, medya, dil, rol modeller ve sessizliğimiz. Çocuk, her gün bağırarak konuşulan bir ülkenin ferdi. Kavgayla çözülen meseleleri izleyerek büyüyor. Güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzeni içselleştiriyor.

Atlas’ın ölümünde de, Mattia’nın kaybında da ortak olan şey şu: Bu çocuklar bize bir şey anlatmaya çalışıyordu. Ama biz duymadık. Belki de duymak istemedik. Çünkü duymak, sorumluluk almak demekti.

Peki ne yapacağız? Daha fazla ceza mı? Daha sert yasalar mı? Elbette hukuki düzenlemeler önemlidir. Ama bir psikolog olarak şunu net söyleyebilirim: Öfkeyi cezayla azaltamazsınız. Öfke anlaşılmadığında büyür, bastırıldığında patlar. Önleyici ruh sağlığı politikaları olmadan, okullarda psikolojik destek güçlendirilmeden, ailelere rehberlik sunulmadan bu döngü kırılmaz.

Her okulda ulaşılabilir psikologlar olmalı. Ama kâğıt üzerinde değil, gerçekten temas eden, dinleyen, izleyen uzmanlar. Ailelere “nasıl disiplin kurulur”dan önce “nasıl bağ kurulur” anlatılmalı. Çocuklara sınır koymak, onları sevmemek değildir; aksine güvende hissetmelerini sağlar.

Ve belki en önemlisi: Dilimizi değiştirmeliyiz. Çocuklara, gençlere, birbirimize konuşma biçimimizi. Çünkü şiddet önce kelimelerde başlar. Küçümseyen, aşağılayan, ötekileştiren her söz, bir gün bıçağa dönüşebilir.

Atlas artık yok. Mattia artık yok.
Ama hâlâ hayatta olan binlerce çocuk var.
Onlara bakarken kendimize şu soruyu sormadan rahat edemeyiz:

Bu ülkenin çocuklarını gerçekten kim büyütüyor?
Ve biz, ne zamana kadar sadece yas tutup, sonra unutmaktan ibaret bir toplum olarak kalacağız?

Bu yazı bir ağıt değil. Bir çağrı.
Çünkü bir çocuğun ölümü kader değil; ihmalin, suskunluğun ve geç kalmışlığın sonucudur.