Longevity Anne Karnında Başlar

Son yılların en popüler kelimelerinden biri “longevity”.

Hep duyuyoruz.

Kitaplarda, televizyon programlarında, sosyal medyada, sağlık kongrelerinde…

Peki ama longevity tam olarak ne demek?

Çoğu kişi bunu sadece “uzun yaşamak” olarak yorumluyor.

Oysa longevity, ömrü uzatmaktan çok sağlıklı yaşam süresini uzatabilmek demektir.

Yani takvim yaşınız ilerlerken biyolojik yaşınızı mümkün olduğunca genç tutabilmek…

80 yaşına geldiğinizde hâlâ merdiven çıkabiliyor olmak, hafızanızı koruyabilmek, kas gücünüzü kaybetmemek, üretmeye devam etmek…

Kısacası mesele hayata yıl eklemek değil, yıllara hayat eklemektir.

Bugün longevity denildiğinde akla genellikle beslenme modelleri, egzersiz programları, takviyeler, aralıklı oruç uygulamaları ve genç kalma stratejileri geliyor.

Elbette bunların hepsi önemli.

Hangi yaşta olursak olalım, bugün yapacağımız doğru seçimler yarınki sağlığımızı etkiler.

Ancak bir kadın doğum hekimi olarak ben longevity hikâyesine biraz farklı bir yerden bakıyorum.

Çünkü ben yaşamın başlangıç noktasında çalışıyorum.

Bir sperm ve bir yumurtanın buluşmasıyla başlayan mucizevi yolculuğa tanıklık ediyorum.

Bu nedenle bana göre longevity’nin başlangıç noktası ne vitamin kutuları ne spor salonları ne de orta yaşta başlayan sağlıklı yaşam arayışlarıdır.

Longevity çok daha erken başlıyor.

Belki de gebelik oluşmadan önce…

Anne ve babanın çocuk sahibi olmaya karar verdiği anda…

Çünkü bugün biliyoruz ki bir bebeğin gelecekteki metabolik sağlığı, bağışıklık sistemi, hormonal dengesi ve hatta bazı hastalıklara yatkınlığı daha anne karnındayken şekillenmeye başlıyor.

Eskiden genlerimizin kaderimizi belirlediğini düşünürdük.

Artık biliyoruz ki mesele sadece hangi genlere sahip olduğumuz değil; sahip olduğumuz genlerin hangi koşullarda açılıp kapandığı da en az genlerin kendisi kadar önemli.

İşte epigenetik tam da bunu anlatıyor.

Anne karnındaki yaşam, bebeğin genlerine adeta görünmez notlar bırakıyor.

Ve o notlar bazen onlarca yıl boyunca okunmaya devam ediyor.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri bilim dünyasında “Dutch Winter Hunger” yani Hollanda Kıtlık Kışı olarak bilinen çalışma.

1944 yılında savaş nedeniyle yaşanan büyük kıtlık sırasında anne karnında bulunan bebekler yıllar boyunca takip edildi.

Araştırmacılar bu bireylerde erişkin yaşlarda obezite, tip 2 diyabet, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıkların daha sık görüldüğünü ortaya koydu.

Düşünsenize…

Anne karnında geçirilen birkaç aylık bir dönem, onlarca yıl sonraki sağlık sonuçlarını etkileyebiliyor.

Bu nedenle artık anne karnını yalnızca bir büyüme ortamı olarak görmüyoruz.

Orası aynı zamanda gelecekteki sağlığın programlandığı ilk laboratuvar.

Bir başka büyüleyici konu ise mikrobiyota.

Yani vücudumuzda yaşayan trilyonlarca bakteri, mantar ve diğer mikroorganizmalar.

Bugün biliyoruz ki mikrobiyota sadece sindirim sistemiyle ilgili değil.

Bağırsaklarımız ile beynimiz arasında çift yönlü bir iletişim ağı bulunuyor. Bu nedenle birçok bilim insanı mikrobiyotadan “ikinci beyin” olarak söz ediyor.

Bağışıklık sistemimizi, metabolizmamızı, inflamasyonu, iştahımızı, ruh halimizi ve hatta bazı davranışlarımızı etkileyebilen olağanüstü bir ekosistemden bahsediyoruz.

Ve bu hikâye de yine anneyle başlıyor.

Anne adayının bağırsak sağlığı, beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzı bebeğin mikrobiyal geleceğini şekillendiren en önemli faktörler arasında yer alıyor.

Hatta doğum şekli bile bu sürecin önemli bir parçası.

Bir bebek vajinal doğumla dünyaya geldiğinde doğum kanalından geçerken annesinin mikrobiyotasıyla ilk büyük buluşmasını gerçekleştiriyor.

Adeta yaşam boyu birlikte yaşayacağı mikrobiyal yol arkadaşlarının ilk kısmını burada ediniyor.

Sezaryen doğumda ise bu ilk tanışma farklı şekilde gerçekleşiyor.

Bebek daha çok cilt ve çevre kaynaklı mikroorganizmalarla karşılaşıyor.

Yani dünyaya geliş şekli, yaşamın ilk mikrobiyal imzasını etkiliyor.

Elbette bir bebeğin tüm mikrobiyotası yalnızca doğum şekliyle belirlenmez.

Anne sütü, beslenme alışkanlıkları, antibiyotik kullanımı, çevresel faktörler ve yaşam tarzı mikrobiyotayı yıllar boyunca değiştirmeye devam eder.

Ancak artık biliyoruz ki doğum anındaki ilk temas da bu uzun hikâyenin önemli bölümlerinden biridir.

Yakın gelecekte kadın doğum hekimliği de farklı bir noktaya evrilecek gibi görünüyor.

Belki de gebelik takiplerinde yalnızca ultrason görüntülerine, bebeğin kilosuna ve gelişim parametrelerine bakmayacağız.

Anne adayının mikrobiyotasını, metabolik sağlığını ve inflamasyon düzeyini de değerlendireceğiz.

Çünkü artık karşımızda yalnızca dokuz aylık bir gebelik yok.

Karşımızda geleceğin yetişkini var.

Ve her gebelikte, gelecekteki sağlığın temellerinin atıldığı o kritik döneme tanıklık ediyorum.

Bu yüzden bana göre sağlıklı yaşlanma 50 yaşında başlamıyor.

40 yaşında da başlamıyor.

Doğumla bile başlamıyor.

İnsan ömrünün kalitesi, ilk nefesinden çok önce şekillenmeye başlıyor.

Yani longevity anne karnında başlıyor.