Kül Bulutu: Tambora'nın Dünyayı Değiştiren Nefesi

Bu yazı, tarihin en büyük volkanik patlaması Tambora'nın hikayesidir. Tüm dünyayı değiştiren o gerçek felaketin ortasına hayali bir tanık koyuyoruz: Abdullah. Onun kaybı, tarihte isimsiz kalan on binlerin sessiz çığlığıdır. Şimdi, o çığlığın ilk yankılandığı ana, 10 Nisan 1815 sabahına gidiyoruz.

10 Nisan 1815 sabahı, Endonezya'nın Sumbawa Adası'nın yemyeşil dağlarından yükselen mis gibi karanfil ve sandal ağacı kokuları, henüz günün ışığıyla buluşuyordu. Abdullah bin İsmail, atalarından miras Bintang Laut (Deniz Yıldızı) adlı gemisinin güvertesinde, Java'ya yapacağı baharat seferinin hesabını yapıyordu. Yanı başında, bir gün önce Bima Limanı'ndan yüklenen değerli sandıklar yığılıydı.

O sırada, uzaklardan duyulan, gök gürültüsünden farklı boğuk bir uğultu sesi artarak devam ediyordu. Deneyimli denizci, bu sesi dalgaların ötesinde kopmakta olan bir fırtınaya hükmetti. Yanılıyordu. Bu, dağın kalbindeki bin yıllık uykusundan uyanan, yerin ve göğün bütün gücünü kusmaya hazırlanan bir canavarın ilk homurtusuydu. O uğultu, onun sadece geçmişini değil, karısı Siti Aisyah'ı, çocuklarını, evini ve geleceğini yerle bir edecek felaketin habercisiydi. İşte o andan itibaren geçen her saniye, sadece küçük bir adanın değil, dünyanın dört bir yanındaki milyonların kaderini yeniden yazacak bir dizi yıkımın başlangıcı oluyordu.
Abdullah'ın hayatta kalışı, denizcilik içgüdüsüne bağlıydı. İlk gürültüyü duyar duymaz dümeni derhal açık denize kırmış ve Deniz Yıldızını kıyıdan uzaklaştırmıştı. Bu karar, onu tsunaminin en ölümcül darbesinden kurtardı. Gemide, yanında o sabah erken saatlerde gemiye erzak taşımak için gelmiş iki tayfası da vardı.

Gökyüzünü kaplayan yoğun kül bulutu, rüzgarı kesmiş, hava sanki donmuş gibi durgunlaşmıştı. Yelkenler işe yaramaz hale gelmişti. Açıkta, dalgaların ve garip akıntıların insafına kalmışlardı. Üç gün boyunca gökyüzünden aralıksız yağan, nefesi kesen sıcak küller altında, gemiyi daha güvenli bir konumda tutabilmek için nöbetleşe kürek çektiler. Pusula işlemiyor, güneş görünmüyor, belki yönlerini de kaybetmişlerdi. Kül yağışı hafifleyip de kara göründüğünde, ancak patlamadan üç uzun gün sonra sığınacak, demir atacak bir koy bulabildiler ve enkaz halindeki kıyıya ulaşabildiler.

Abdullah karaya ayak bastığında, yanındaki tayfalar da dahil, tüm Bima'da hayatta kalan bir avuç insandan biri olduğunu anladı. Gördüğü manzara karşısında aklını kaybetmeye ramak kalmıştı. Karısı Siti Aisyah'ın, ve küçük yaştaki 3 çocuğunun birlikte yaşadığı yuvası, artık katılaşmış çamur ve dev kaya yığınlarından oluşan yabancı, ürkütücü bir araziydi. Tsunami ve onu takip eden 600 derece sıcaklıktaki piroklastik akış, her şeyi dümdüz etmişti.

Günler süren bir toparlanma ve hazırlığın ardından, hayatta kalanlarla birlikte Java'ya doğru yola koyuldular. Gemisinin ambarı artık sandal ağacı ve karanfil değil, tarifsiz bir acı ve dünyanın dengesini sonsuza dek değiştirecek bir felaketin haberi taşıyordu.

Haftalar süren zorlu bir yolculuğun sonunda Java'ya ulaştığında, yanında sadece karısı Siti Aisyah'ın emaneti gümüş keris (süslü hançer) ile çocuklarının oynadığı, küllere bulanmış bir wayang kuklası kalmıştı. Fiziken hayattaydı, ama ruhu geride bıraktığı boşlukta sürüklenen bir gemi gibiydi. Hayatta kalma içgüdüsüyle, küçük bir tüccar olarak yaşamına devam etti. Cakarta limanında önceden ticaret yaptığı Hollandalı bir kaptan, "Bu kül bulutu, rüzgarların sırtında tüm dünyayı dolaşacak. Senin adandaki yangın, herkesin gökyüzünü karartacak. Senin acın, artık herkesin derdi olacak," diyordu.

Bu sözler, kağıt gibi solmuş adamın içindeki kör kuyuda bir meşale yaktı. Kaybını anlamlandırmanın belki de tek yolu, bu felaketin sınırlarını görmekti. Kişisel yıkımının aslında çok daha büyük, küresel bir değişimin ilk dalgası olduğunu sezdi. Kaptanın kehanetvari uyarısı, onun için yeni bir yolculuğun pusulası olmuştu. Acısının büyüklüğünü anlamak için, onun dünyaya yayılan yankılarını takip etmeye karar verdi.

İlk durağı, 1816'nın sonlarında Kalküta'ydı. Gemisindeki az kalmış baharat fıçıları burada altın değerindeydi, ancak Abdullah'ın gözleri sokaklara takılıp kalmıştı. İnsanlar birer birer düşüyordu. Önce şiddetli bir halsizlik, ardından durdurulamayan ishal ve kusma... Saatler içinde sağlıklı bir insan, maviye çalan bir deriye bürünmüş bir cesede dönüşüyordu. "Kolera" diye fısıldanıyordu herkes korkuyla. Musonlar gecikmiş, yağışlar düzensizleşmişti. İklimin bu tuhaflığı su kaynaklarını kirletmiş ve koleranın hızla yayılmasına zemin hazırlamıştı. Bengal'de başlayan bu salgın, tarihteki ilk kolera pandemisiydi ve Tambora'nın tetiklediği iklim kaosuyla beslenerek dünyaya yayılacaktı. Gece vakti sessizce sokakları süpüren ölüm arabalarını izlerken, Sumbawa'dan yükselen o kükürt bulutlarıyla buradaki ölüm kokusu arasında görünmez bir bağ olduğunu hissetti. Ülkesindeki dağın gazabı, buradaki bedenlerden hayatı emiyordu.

Bu korkunç bağ, 1817'de Guangzhou'ya vardığında daha da somutlaştı. Çinli ortağı Li, endişeyle imparatorluk kayıtlarını gösterdi: "Sarı Nehir taştı, Yangtze durgun. Yaz gelmedi, güneş soluk," diye yazıyordu. İklim krizi Çin'in tahıl ambarını vurmuştu. Ticaret ağından gelen haberler ise daha da çarpıcıydı: Avrupa'da "Yazsız Yıl" yaşanmış, Temmuz'da don olmuş, nehirler buz tutmuştu. Fransa'da buğday fiyatları fırlamış, İngiltere'de açlık isyanları başlamıştı. Bir İngiliz tüccar ona çaresizce, "Sizin dağınız, bizim sanayi devrimimizi durdurdu," demişti.

Bu tufan Lord Byron'ın kasvetli şiirlerindeki bazı mısralara da yansımıştı:
"Tamamı rüya olmayan bir rüya gördüm.
Parlak güneş sönmüştü ve yıldızlar
Sonsuz boşlukta körü körüne dolaşıyordu,
Işıksız ve yolsuz; ve buz kaplı dünya
Ay ışığının olmadığı bir havada kör ve kararıyordu sallana sallana..."

Tambora'nın küresel hüznü, Mary Shelley'in kaleminde de somutlaştı. Frankenstein'ın dondurucu buzulları, karla kaplı uçurumları ve azgın fırtınaları yalnızca birer mekan değil, 1816 yazının donmuş, yaşanmaz ve ürkütücü gerçekliğinin ta kendisiydi. Doğa, romanın başlıca karakterlerinden biri haline gelmişti.
Hepsi, onun dağının çok ama çok uzaklara düşen gölgesiydi. Artık anlamıştı: Felaket, evinin üzerine yağan küllerle sınırlı değildi. O küller, tüm gezegenin yüreğine inen, insanlığın ortak kaderini değiştiren tek ve büyük bir darbeydi.

Abdullah yedi uzun yıl sonra, 1822'de Sumbawa'ya dönebildiğinde, gördüğü manzara bu gerçeği mühürledi. Memleketi tanınmaz haldeydi. Volkanik kül, verimli toprağı çorak bir kabuğa dönüştürmüştü. Eski evinin yerinde, kayıp Tambora kültürünün seramik parçaları çıkıyordu.
Hayatının kalanını bu acıyı ve bağlantıları anlamaya adadı. Günlüğüne şöyle yazdı:
Tambora bir dağ değil, bir aynaydı. Bize, hepimizin aynı iplere bağlı olduğumuzu gösterdi. Onun külleri, Çin'de sellere, Bengal'de kolera salgınına, Avrupa'da sefalete yol açtı. Biz, aynı gökyüzünün altında, aynı iklimin dallarıyız. Bir yerde kökler söküldüğünde, her yerde yapraklar dökülür.

Bugün, bölgenin insanları Tambora'nın verimli lav topraklarında kahve yetiştiriyor. Dağ, artık sakin bir ulusal park. Tarihin bu dersini her seferinde yeniden hatırlamalıyız. Bir sonraki büyük patlama yalnızca yerel bir 'felaket' değil, küresel bir 'sistemik kriz' olacak. Modern dünyamızın birbirine kenetlenmiş tedarik zincirleri, gıda ağları, enerji ve iletişim sistemleri, bir volkanik kış karşısında tahmin ettiğimizden çok daha kırılgan olacak.