Kişi Kendine Nasıl Yabancılaşır? Depersonalizasyonun Arka Planı

Çoğu insan hayatının bir noktasında, en az bir kez bile olsa, kendini bedeninden ayrılmış ya da çevresini “gerçek değilmiş gibi” hissetmiştir. Bu durum; aynaya bakarken, yolda yürürken ya da arkadaşlarınla sohbet ederken gibi anlarda ortaya çıkabilir. Kendini sanki dışarıdan izliyormuş gibi hisseder, bedenini tanıyamazsın. Bu sırada “Ben kimim? Bu hisler bana mı ait? Buradayım ama gerçekten ben miyim, yoksa sadece bir gözlemci miyim?” gibi sorular sormaya başlar, hatta deli olduğunu düşünebilirsin. Eğer sen de bunu yaşadıysan korkma, deli olmadın. Bu, yalnızca bedenin strese karşı verdiği doğal bir tepkidir.
Depersonalizasyon–Derealizasyon Bozukluğu (DDD), kişinin kendisini ve çevresini “gerçek değilmiş gibi” algılamasıyla karakterizedir. Bu durum bir hastalık değil, bedenin strese verdiği otomatik bir yanıttır. Uzun yıllar depersonalizasyon yaşayan bireylerle çalışan lisanslı terapist Shari Botwin, LCSW, depersonalizasyonu “bir hastalık değil, bir belirti” olarak tanımlar. Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) de bu görüşü desteklemektedir. Depersonalizasyon çoğu zaman yüksek stres, depresyon, travma ve anksiyete sonucunda ortaya çıkar.
Depersonalizasyon psikoz anlamına gelmez; çünkü kişi yaşadığı bu durumun gerçek olmadığının farkındadır. Ancak bu farkındalık, bazı bireylerde korku ve kaygıyı daha da artırabilir. Hislere aşırı odaklanmak ve obsesif düşünceler ise belirtilerin şiddetlenmesine yol açar.
Depersonalizasyon bozukluğunun nörobiyolojik temelleri son yıllarda daha ayrıntılı biçimde araştırılmıştır. Bu bozuklukta özellikle limbik sistem ve prefrontal korteks önemli rol oynar. Limbik sistem, hafıza ve duyguların işlenmesiyle ilişkili beyin yapılarından biridir. Depersonalizasyon sırasında limbik sistemin baskılanması meydana gelir; bu durum duygusal tepkilerin azalmasına ve kişinin hislerini adeta bloke etmesine neden olur. Prefrontal korteks ise karar verme ve davranışların kontrolüyle ilgilidir. Bu bölgede artmış aktivite, kişinin kendisini yabancı hissetmesine ve sanki kendini dışarıdan izliyormuş gibi düşünmesine yol açar.
Beyinde meydana gelen bu değişiklikler, fonksiyonel görüntüleme çalışmalarıyla da desteklenmiştir. fMRI ve PET ile yapılan araştırmalarda, temporal lobda aktivitenin azaldığı, prefrontal kortekste ise aktivitenin arttığı gözlemlenmiştir. Bu bulgular, depersonalizasyonda görülen duygusal uyuşma ve dış dünyaya yabancılaşma hissini açıklamaktadır.
Depersonalizasyonda nörotransmitter sistemleri de önemli rol oynar. Serotonin, dopamin ve glutamat gibi nörotransmitterler dissosiyatif belirtilerin ortaya çıkmasında etkilidir. Korku ve stres durumlarında aktive olan HPA ekseni (hipotalamus-hipofiz-adrenal), kortizol salınımını artırarak limbik sistemi etkiler ve dissosiyatif deneyimleri güçlendirir.
Depersonalizasyon ve derealizasyon birbirine oldukça benzer durumlar olsa da bazı farklılıklar içerir. Depersonalizasyon yaşayan kişi; kendisini ve bedenini dışarıdan izleyen yabancı biri gibi hissedebilir, duygusal ve fiziksel hissizlik yaşayabilir, anılarına güvenmekte zorlanabilir ve robotik ya da mekanik davranışlar sergilediğini düşünebilir. Derealizasyonda ise kişi sanki bir rüyadaymış ya da bir filmin içindeymiş gibi hisseder; dış dünyadan kopmuş, sisin içindeymiş ya da camın arkasından bakıyormuş gibi algılar. Bu sırada zaman, mekân ve mesafe algısı bozulabilir; sevdiklerine karşı duygusal bir uzaklık hissedilebilir. Hatta çevresindeki insanlar, en yakınları bile, kişiye robot gibi gelebilir ve kişi bulunduğu ortamı, insanların kim olduğunu sorgulamaya başlayabilir.
DDD için olası nedenler arasında çocukluk ya da yetişkinlik döneminde yaşanan travmalar, aşırı stres, uzun süreli depresyon ve anksiyete ile yasa dışı madde kullanımı yer alır. Depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğunun tedavisi çoğunlukla psikoterapi ve bazı durumlarda ilaç tedavisi ile yürütülür. Son yıllarda öne çıkan yaklaşımlardan biri, 2023 yılında yürütülen ve 10 Aralık 2025’te yayımlanan CBT-f-DDD (Depersonalizasyon–Derealizasyon Bozukluğuna uyarlanmış Bilişsel Davranışçı Terapi) çalışmalarıdır. Bu araştırmada 30 yetişkin katılımcı yer almış; CBT-f-DDD grubuna 6 ay boyunca bireysel terapi uygulanırken, diğer grup standart tedavi (TAU) almıştır. CBT-f-DDD uygulanan grup, standart tedavi alan gruba kıyasla daha belirgin bir iyileşme göstermiştir. Ayrıca bu terapinin düşük maliyetle yaşam kalitesini artırdığı ve katılımcılar tarafından olumlu karşılandığı bildirilmiştir.
Buna ek olarak; mindfulness meditasyonu, derin nefes egzersizleri, progresif kas gevşetme teknikleri, düzenli egzersiz, yeterli uyku ve dengeli beslenme stresin yönetilmesine ve belirtilerin azalmasına katkı sağlayabilir. Bu durum çoğu zaman nadir görüldüğü için tehlikeli kabul edilmez, ancak belirtilerin sürekli hale gelmesi durumunda bir psikoloğa başvurulması önerilir. Unutmamamız gerek ki, yaşam kalitesini artırmanın en sağlıklı yolu, “Deli değilim, psikoloğa gitmem” demek yerine, sorunun çözümüne odaklanmaktır.