Alkış garanti.
Beğeni garanti.
Trend liste garanti.
Sorgulayan?
Yok.
Çünkü bizde doğrular delille değil, etkileşim sayısıyla ölçülüyor.
Deprem oluyor.
Milyonlarca insan can derdinde.
Ama bizim ekranlarda başka bir yarış başlıyor.
Kim daha çok bağış topladı?
Kim daha çok alkış aldı?
Kim daha duygusal konuştu?
Kim daha çok ağladı?
Ve en önemlisi…
Kim Kızılay’a daha sert vurdu?
Çünkü o günün modası buydu.
Kızılay’a kızmayan neredeyse vicdansız ilan ediliyordu.
Sosyal medya mahkemesi kararını vermişti.
Savcı da kendisiydi.
Hâkim de.
Cellât da.
Sonra ne oldu?
Zaman geçti.
Dosyalar açıldı.
İddialar konuşulmaya başlandı.
Milyarlar konuşuldu.
Para trafiği konuşuldu.
Bahis iddiaları konuşuldu.
Sanal kumar bağlantıları konuşuldu.
Birbirine kefil olan çevreler konuşuldu.
Bir anda öğrendik ki “iyilik” kelimesi, denetlenmediğinde bazen çok pahalıya mal olabiliyormuş.
Meğer bağış kutusunun da kapağı açılabiliyormuş.
Asıl komik olan ne biliyor musunuz?
Kızılay’dan hesap isteyenlerin önemli bir kısmı, kendi alkışladıkları yapılardan aynı ısrarla hesap istemedi.
Demek ki mesele şeffaflık değilmiş.
Mesele hedef seçmekmiş.
Kurum olursan acımasızca vuruluyorsun.
Fenomen olursan dokunulmaz oluyorsun.
Belki de Kızılay’ın en büyük hatası çadır satışı değildi.
En büyük hatası, influencer çalıştırmamasıydı.
Birkaç milyon takipçili hesapla anlaşsaydı…
Çadırlar “insani lojistik operasyonu” olurdu.
Depolar “stratejik stok yönetimi” diye anlatılırdı.
Eleştirenler de “linç kültürüne hizmet ediyor” diye susturulurdu.
Ne güzel memleket olurdu.
Şimdi bazı dosyalar açılıyor.
İddialar araştırılıyor.
Hukuk işini yapıyor.
İyi ki yapıyor.
Çünkü adalet, alkışın yüksekliğine göre çalışmaya başlarsa yarın hiçbir kurum ayakta kalamaz.
Belki de hepimizin Kızılay’a bir özür borcu var.
Belki Dr. Kerem Kınık’a da.
Çünkü bir kurumu yargılamadan önce sosyal medyayı dinledik.
Delilleri değil.
Trend başlıkları okuduk.
Etiketleri mahkeme kararı sandık.
Retweet’i delil kabul ettik.
Bu ülkenin en büyük problemi deprem değildir.
En büyük problemi, kahraman üretme hızıdır.
Sabah aziz ilan ediyoruz.
Akşam sanık.
Ertesi gün unutuyoruz.
Sonra yeni bir kahraman arıyoruz.
Ve her seferinde aynı cümleyi kuruyoruz:
“Bu sefer farklı…”
Hayır.
Farklı olan kahraman değil.
Sadece dekor değişiyor.