İyi Görünüyoruz Ama İyi miyiz?

Bir sabah uyanıyorsunuz. Ateş yok, ağrı yok, kan tahlilleri “normal”. Peki içinizdeki huzursuzluk? Göğsünüzün ortasında duran o tanımsız sıkıntı? Telefonunuza bakacak kimse bulamayışınız? İşte tam burada insanın kulağına o meşhur cümle fısıldanıyor: “Hasta değilsen, sağlıklısın.” Gerçekten öyle mi? Yoksa modern hayat bize, sağlığın en tehlikeli yanılgısını mı öğretiyor?

Dünya Sağlık Örgütü’nün yıllardır dilimize pelesenk olmuş tanımı aslında çok daha derin bir kapı aralar. Sağlık; yalnızca hastalık veya sakatlığın olmaması değil, bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir. Ancak biz bu tanımın içini boşaltmayı başardık. Günlük hayatımızda sağlığı, bir arıza lambası gibi ele alıyoruz. Işık yanmıyorsa sorun yok sanıyoruz. Oysa insan, bir makine değil; ruhu, ilişkileri ve anlam arayışı olan karmaşık bir canlı.

Çoğumuz için sağlık, hastaneye girip çıkmamakla eşdeğer. Doktor yüzü görmüyorsak, ilaç kullanmıyorsak kendimizi “iyi” sayıyoruz. Bu bakış açısı, modern çağın hızına çok yakışıyor. Çünkü ölçülebilir, sayılabilir ve hızlı. Kan değeri, tansiyon, nabız… Hepsi tabloya sığar. Ama insanın iç dünyası o kadar kolay sığmaz. Kaygıyı hangi tüpe koyacaksınız? Yalnızlığı hangi cihazla ölçeceksiniz?

Bir an durup düşünelim. Bedensel olarak iyisiniz; ama sabahları yataktan kalkmak istemiyorsunuz. İşinize gidiyor, görevlerinizi yapıyor, akşam eve dönüyorsunuz. Her şey “normal”. Fakat içinizde sürekli bir boşluk var. Ya da ruhen fena sayılmazsınız; ama hayatınızda paylaşacak kimse yok. Bir derdinizi anlatacak, bir sevincinizi çoğaltacak bir sosyal bağ kuramamışsınız. Şimdi dürüst olalım: Bu tabloya gerçekten “sağlık” diyebilir miyiz?

İşte DSÖ tanımının en çok ihmal edilen kısmı burada başlıyor: sosyal iyilik hali. İnsan yalnızca etten kemikten ibaret değildir. İnsan, ilişkilerle güçlenen bir varlıktır. Yalnızlık, çağımızın en sessiz ama en yıkıcı salgınlarından biri haline geldi. Araştırmalar, kronik yalnızlığın bağışıklık sistemini zayıflattığını, kalp-damar hastalıklarından depresyona kadar birçok sorunun riskini artırdığını gösteriyor. Yani yalnızlık, romantik bir edebiyat konusu değil; doğrudan bir halk sağlığı meselesi.

Bir dostla içilen kahvenin, bir sofrada paylaşılan yemeğin, bir topluluğa ait olma hissinin bedende bıraktığı etkiyi çoğu zaman hafife alıyoruz. Oysa bu temasların, stres hormonlarını azalttığı, mutlulukla ilişkilendirilen biyokimyasal süreçleri tetiklediği artık bilinen bir gerçek. Laboratuvar sonuçlarında görünmeyen ama hayatı taşınır kılan bir şifa bu. Reçeteye yazılmıyor ama eksikliği derinden hissediliyor.

Sağlığı yalnızca bireysel bir performans gibi de ele alıyoruz. “Kendine iyi bak”, “spor yap”, “sağlıklı beslen”. Hepsi doğru ama eksik. Çünkü insan, tek başına iyi olamaz. Sosyal çevreniz bozuksa, çalışma koşullarınız yıpratıcıysa, sürekli güvensizlik ve belirsizlik içindeyseniz, bireysel çabalar bir noktadan sonra yetmez. Sağlık, aynı zamanda toplumsal bir iklim meselesidir.

Bir başka yanılgı da sağlığı bir varış noktası sanmamız. Sanki bir gün ulaşılıyor ve orada kalınıyor. Oysa sağlık, emekli olunacak bir zirve değil. Her gün yeniden kurulan, sürekli dengede tutulması gereken bir hal. Bugün iyi hissetmeniz, yarın da iyi hissedeceğinizin garantisi değil. Aynı şekilde bugün zorlanıyor olmanız da kalıcı bir çöküş anlamına gelmez. Sağlık, iniş çıkışlarıyla birlikte yaşanan bir süreçtir.

Beslenmeyi yalnızca kalori hesabına indirgediğimizde, bedene duyulan saygıyı kaçırıyoruz. Dinlenmeyi sadece uyku süresiyle ölçtüğümüzde, zihnin gürültüsünü görmezden geliyoruz. Sosyalleşmeyi yalnızca kalabalıklar içinde bulunmak sandığımızda, gerçek bağın ne olduğunu unutuyoruz. Oysa iyilik hali, bu kavramların hepsini daha derin bir yerden ele almayı gerektiriyor.

Bugün sağlık sistemleri büyük ölçüde hastalık üzerine kurulu. Hastalanırsınız, başvurursunuz, tedavi olursunuz. Bu elbette hayati. Ancak sağlığı sadece bu çerçevede konuştuğumuzda, iş işten geçtikten sonraya odaklanmış oluruz. Oysa asıl mesele, insanın neden ve nasıl yıprandığını görmek. Neyi kaybettiğinde hastalandığını anlamak. Ruhun, beden kadar korunmaya muhtaç olduğunu kabul etmek.

Kan tahlilleriniz mükemmel olabilir. Tansiyonunuz kitap gibi çıkabilir. Ama hayata karşı isteğiniz azalmışsa, sürekli bir yorgunluk hissiyle dolaşıyorsanız, kendinizi değersiz veya yalnız hissediyorsanız, sağlığınızın sadece bir kısmı yerli yerindedir. Sağlığın üçte biriyle yetinmek, bütünü kaybetmenin en kestirme yoludur.

Bu yüzden bugün kendimize küçük ama anlamlı bir soru sormak gerekiyor: Ben gerçekten iyi miyim, yoksa sadece hasta değil miyim? Bu soru, kolay bir soru değil. Cevabı da tek kelimelik değil. Ama belki de asıl iyileştirici olan, bu soruyu sormaya cesaret etmektir.

Günün sonunda sağlık, hastanede bırakılacak bir konu değil. Hayatın tam ortasında, ilişkilerimizin içinde, zihnimizin derinliklerinde şekillenen bir bütün. Bugün kendinize bir iyilik yapın. Sadece vitaminlerinizi değil, dostluklarınızı da gözden geçirin. Sadece adımlarınızı değil, yönünüzü de kontrol edin. Çünkü sağlık, ölçü aletlerinden büyük; insanın kendisi kadar karmaşık ve kıymetlidir.