İSG kültürü evde başlar

Bir işçi sabah evinden çıktığında, yalnızca ekmeğinin peşine düşmez. Bedeniyle, emeğiyle, göz nuruyla bir hayatı ayakta tutmaya gider.

Akşam aynı kapıdan sağ salim dönmesi ise sadece onun değil, ailesinin, işyerinin ve toplumun ortak sorumluluğudur.

İşyeri dediğimiz yer, yalnızca üretimin yapıldığı alan değildir. Orası insan bedeninin yorulduğu, dikkatinin sınandığı, bazen de bir anlık ihmalin ömür boyu iz bıraktığı yerdir. Bu yüzden sağlıklı ve güvenli işyeri, lütuf değil, insan olmanın gereğidir.

Kaza geliyorum der

İş kazalarının çoğu ansızın gelmiş gibi görünür. Oysa çoğu zaman öncesinde küçük işaretler vardır. Bir kablo yerde bekler. Bir makine korumasız çalışır. Bir çalışan baretini “iki dakikalığına” çıkarır. Bir ramak kala hadise yaşanır, herkes derin bir nefes alır, sonra hayat kaldığı yerden devam eder.

Hâlbuki ramak kala olaylar, iş güvenliğinin sessiz alarmlarıdır. Bugün ucuz atlatılan şey, yarın bir cana mal olabilir. Hekim gözüyle bakınca insan bedeni kırılgan bir emanettir. Kemiğin, gözün, akciğerin, sinirin “nasılsa bir şey olmaz” cümlesine tahammülü yoktur.

Bana bir şey olmaz yanılgısı

İş sağlığı ve güvenliğinin en büyük düşmanlarından biri tedbirsizlik kadar alışkanlıktır. Tehlikeyi her gün gören insan, bir süre sonra onu normal sanmaya başlar. Yüksekten çalışmak sıradanlaşır. Gürültü kader kabul edilir. Toz, duman, kimyasal temas, ağır yük, yanlış duruş, koruyucusuz çalışma işin tabiatı zannedilir.

“Bana bir şey olmaz” cümlesi bazen bir baretin takılmamasına, bazen eldivenin çıkarılmasına, bazen de risk değerlendirmesinin kâğıt üzerinde kalmasına neden olur. Oysa meslek hastalıkları da iş kazaları gibi çoğu zaman önlenebilir. Farkı şudur: Kaza bazen bir anda görünür, meslek hastalığı ise yıllar içinde sessizce birikir.

Kader değil, ihmal

Kaderci anlayış, insanı tedbirden uzaklaştırdığı anda tehlikeli hâle gelir. Elbette hayatın içinde kontrol edemediğimiz nice şey vardır. Fakat göz göre göre alınmayan önlemi kader diye adlandırmak, hem akla hem vicdana ağır gelir.

Risk değerlendirmesi bunun için vardır. Tehlikeyi önceden görmek, işi insana göre düzenlemek, kişisel koruyucu donanımı doğru kullandırmak, denetimi aksatmamak, çalışanı eğitmek ve işyerini güvenli hâle getirmek için vardır. Bir form doldurulmuş olsun diye değil, bir insan eksilmesin diye vardır.

Eğitim tabeladan ibaret değildir

İş sağlığı ve güvenliği kültürü, sadece duvara asılan uyarı levhalarıyla gelişmez. Eğitim, çalışanın kulağından girip vicdanına ulaşmalıdır. İşveren için de çalışan için de aynı ciddiyet geçerlidir. Koruyucu donanım verilmiş ama kullanılmıyorsa, eğitim yapılmış ama davranışa dönüşmemişse, denetim var gibi görünüp sahaya inmiyorsa, orada güvenlik kültürü henüz kök salmamış demektir.

Bu kültür, çocuğa evde “dikkatli ol” demekle başlar; okulda sorumluluk duygusuyla büyür; işyerinde kuralla, takip ile, örnek davranışla yerleşir. Yani İSG kültürü, insan hayatının değerini gerçekten kabul ettiğimiz anda başlar.

Sağ salim dönmek

Bir hekimin gözünde iş güvenliği, mevzuatın soğuk satırlarından ibaret değildir. Kopan bir parmağın, zedelenen bir omurganın, nefes almakta zorlanan bir işçinin, kapıda haber bekleyen bir ailenin adıdır. Her önlem, belki de hiç yaşanmayacak bir acının sessiz engelidir.

İşyeri güvenli olursa üretim de güçlenir, emek de değer kazanır, insan da korunur. Sağlıklı işyeri, sağlıklı toplumun bir parçasıdır. Çünkü her işçi, yalnızca kendi hayatını değil, ardında bekleyen bir evin ışığını da taşır.

O ışığın sönmemesi için riskleri görmezden gelmeyelim. Ramak kala hadiseleri küçümsemeyelim. Kişisel koruyucu donanımı angarya sanmayalım. Eğitimi formaliteye, denetimi göstermeliğe, tedbiri ertelemeye çevirmeyelim.

Çünkü iş güvenliği, en sade hâliyle şudur: İnsan sabah işe giderken nasıl çıktıysa, akşam evine öyle dönebilsin.