Şiddet, ilk insandan beri var olan bir olgudur. Allah meleklere “Ben yeryüzünde bir halife [muhalif varlık] yaratacağım/oluşturacağım” dediğinde, melekler, “Biz seni hamd ile yüceltip takdis ederken, orada fesat çıkaracak, kan dökecek birilerini mi yaratacaksın?” diye sormuş; Allah da “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demiştir [1]. Nitekim ilk kan da Âdem’in oğlu tarafından dökülmüş, kardeşini öldürmüştür [2].
Dolayısıyla şiddet, ilk insandan itibaren hem ilkel dönemlerde hem de günümüzde var olan bir olgudur. Ne var ki şiddetin araçları, yöntemleri ve sonuçları değişmiştir. Artık teknoloji ve dijital çağdayız. Şiddetin nedenleri, argümanları, araçları ve sonuçları farklılaşmıştır. Lakin dayandığı temel hep aynıdır: insanın bizatihi kendisi ve onun içinde şekillenen biyolojik, psikolojik ve sosyal süreçler.
Terör ve savaş dışındaki şiddet olgularında, özellikle dijital mecralardan etkilenen şiddet olaylarında öne çıkan bir grup vardır: ergenler. Nitekim güncel olaylarda (Urfa ve Maraş’taki okul saldırılarında) failler ergendi; birinin yaşı 19, diğerinin ise 14’tü. Bu yaş grubu, oldukça hassas ve kırılgan bir döneme, yani orta ergenlik dönemine işaret etmektedir.
HASSAS VE KIRILGAN DÖNEM: ORTA ERGENLİK [14–18 / 15–20 YAŞ]
Ergenlik, klasik tasnifte erken ergenlik (12–15 yaş), orta ergenlik (15–18 yaş) ve geç ergenlik (18–22 yaş) şeklinde üç evreye ayrılır. Günümüzde ise orta ergenliği 15–20 yaş, geç ergenliği de 20–25 yaş olarak tasnif etmek mümkündür. Zira psikososyal moratoryumda derinleşme ve uzama yaşanmaktadır. Bu durum, ergenliğin/olgunlaşmanın ötelenmesi anlamına gelir. Beyin gelişiminin de (özellikle kortikal bağlantıların) 25’li yaşlara, hatta sonrasına uzadığını gösteren bulgular vardır.
Orta ergenlik dönemi neden hassas ve kırılgandır?
Çünkü bu dönemde ergenler şu üç alanda karmaşa yaşarlar (buna instabilite de diyebiliriz):
- Duygusal karmaşa,
- İnanç karmaşası,
- Cinsiyet karmaşası.
Duygusal instabilite intihar ve saldırganlığa; inanç instabilitesi ateizm, deizm ve agnostisizme; cinsiyet instabilitesi ise cinsiyet disforisine/transseksüelliğe zemin hazırlayabilir.
Karmaşa (instabilite) bu dönemde zirveye ulaşır. Ergenler dış telkinlere, özellikle akran ve özdeş telkinlere açık olurlar ve bu telkinler hem gerçek hem de sanal ortamdan gelebilir. Dolayısıyla internet ve sosyal medya, bu dönemdeki kırılganlıkları daha görünür ve etkili hâle getirebilir. Dijitalizasyon ya da “dijital tsunami” olarak nitelediğim bu durum, ergenin kırılganlığını daha da belirginleştirebilir. Nitekim kökeni internet (sosyal medyada akran gruplarla etkileşim) olan ‘’hızlı-geç başlangıçlı cinsiyet disforisi [rapid onset gender dysphoria]’’ şeklinde nitelenen cinsiyet hoşnutsuzluğunun özel bir formu tanımlanmıştır [3]. İnternet döneminde, özellikle akıllı telefonların küresel ölçekte eş zamanlı olarak yaygınlaştığı 2010 yılından sonra, ergen cinsiyet disforisi olgularında dramatik artışlar gözlenmiştir [4].
Nitekim Urfa ve Maraş’taki okul saldırganları da bu dönemdeki ergenlerdi. Bu olaylara ilişkin adli süreçler ve resmi raporlar henüz tamamlanmamış olmakla birlikte, faillerin sosyal medya ve bazı haber mecralarında yer alan psikiyatrik durumları, kimlik gelişimleri ve yaşam öyküleri dikkat çekicidir. Özellikle Maraş’taki olay bağlamında failin cinsiyet kimliği ile ilgili karmaşık bir süreç yaşadığı, kendisini trans birey olarak tanımladığı, poliamor ilişkisinin bulunduğu (birden fazla kişiyle aynı anda rızaya dayalı romantik/duygusal ilişki), bazı psikolojik sorunlarının bulunduğu, aile içi olası travmatik yaşantılara (örneğin istismar iddiaları) maruz kaldığı, ilişkisel olarak düzensiz bağlanma örüntüleri içerisinde bulunduğu, internet üzerinden yabancı arkadaşlıklar edindiği, onlarla etkileşimde bulunduğu, kısaca internetin bu süreçte etkili olduğu yönünde haberler ve yorumlar yapılmıştır.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus var; internet problemleri görünür kılan ve/veya hızlandıran ikincil-üçüncül faktördür; kökendeki asıl neden hatalı ebeveyn tutumları, çocukluk travmaları, aile içi ihmal ve istismar, ağır zorbalık, sosyal izolasyon, beyin gelişimindeki kırılganlıklar ile psikososyal moratoryumun derinleşmesi ve ötelenmesidir. Bu çerçevede, dijital radikalleşme ve gençlik şiddeti üzerine uzun soluklu saha verilerine dayanan çalışmalar da meselenin yüzeyde göründüğünden çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim TÜBİTAK-1001 projesi kapsamında Prof.Akın Ünver tarafından yürütülen bir projeye göre, dijital mecralar çoğu zaman şiddetin ana nedeni değil; zaten mevcut kırılganlıkların görünür hâle geldiği ve hızlandığı alanlardır [5] (yazının bundan sonraki bölümünde bu çalışmadan yararlandım).
Bu kırılganlıkların dijital ortamdaki en görünür ideolojik tezahürlerinden biri, son yıllarda küresel ölçekte yaygınlaşan “incel” ideolojisidir. Bu yapı; cinselliğe erişim konusunda hayal kırıklığına yatkın bir erkek psikolojisi, modern eşleşme dinamiklerinin seçiciliği ve benzer yalnızlık duygusuna sahip bireylerin dijital ortamlarda birbirlerini bulabilmesi gibi üç temel unsurun kesişiminde ortaya çıkmaktadır. Bu ideolojinin en kritik özelliği ise ulusötesi olmasıdır. Dijital ağlar sayesinde farklı ülkelerdeki gençler, ortak bir mağduriyet dili ve kimliği etrafında birleşebilmekte; bir ülkedeki şiddet eylemi başka bir ülkedeki ergen için model veya ilham kaynağı hâline gelebilmektedir.
Ancak araştırmalar, ideolojik bağlılık ile şiddet davranışı arasında doğrudan bir doğrusal ilişki olmadığını göstermektedir. Hatta paradoksal biçimde, ideolojiye en güçlü bağlılık gösteren bireyler çoğu zaman şiddete değil, daha çok söylemsel veya aktivist düzeyde kalmaktadır. Şiddete yönelen küçük grup ise genellikle ideolojik çerçevenin ötesinde ek risk faktörlerini taşıyan bireylerden oluşmaktadır. Bu durum, tek başına ideolojinin değil, çoklu risk faktörlerinin birleşiminin belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu risk faktörleri incelendiğinde en güçlü ortak paydanın sosyal izolasyon olduğu görülmektedir. Farklı ülkelerde ve örneklemlerde yapılan çalışmalar, şiddet faillerinin büyük çoğunluğunda belirgin bir yalnızlık, dışlanmışlık ve sosyal bağ kopukluğu bulunduğunu göstermektedir. Sosyal izolasyon yalnızca psikolojik bir zemin oluşturmakla kalmaz; aynı zamanda bireyin davranışlarının denetlenmesini zorlaştırarak şiddet eylemini pratik olarak da kolaylaştırır. Bu bağlamda güçlü sosyal ilişkilerin yokluğu, şiddete karşı en önemli “fren mekanizmasının” ortadan kalkması anlamına gelmektedir.
İkinci önemli küme ise olumsuz çocukluk deneyimleridir (ACE). Aile içi ihmal ve istismar, ağır zorbalık, travmatik yaşantılar ve kronik stres, yalnızca psikolojik değil nörobiyolojik düzeyde de etkiler oluşturmaktadır. Uzun süreli stres altında büyüyen çocuklarda, özellikle dürtü kontrolü, empati ve karar verme süreçlerinden sorumlu prefrontal korteksin gelişimi olumsuz etkilenebilmektedir. Bu durum, ergenlik dönemine gelindiğinde zaten zayıflamış bir denge sistemiyle karşı karşıya olan bireylerin, dış telkinlere daha açık hâle gelmesine yol açmaktadır.
Ruhsal sorunlar ve nörogelişimsel farklılıklar da bu tabloda yer almakla birlikte, tek başına belirleyici değildir. Araştırmalar, psikiyatrik tanıların ancak sosyal izolasyon, travma, yoğun stres ve çevresel faktörlerle birleştiğinde anlamlı bir risk oluşturduğunu göstermektedir. Benzer şekilde otizm spektrumu gibi nöroçeşitlilik durumlarında da riskin kaynağı doğrudan bireyin kendisi değil; maruz kaldığı dışlanma, zorbalık ve destek eksikliğidir.
Dijital mecralar ise bu süreçte çoğunlukla bir “katalizör” işlevi görmektedir. Algoritmalar aracılığıyla sıradan içeriklerden aşırı ve radikal içeriklere doğru kayan bir maruziyet zinciri oluşabilmekte; şiddet içerikleri, ideolojik propaganda ve kahramanlaştırılan saldırgan figürleri, özellikle ergenlik dönemindeki kimlik arayışıyla birleşerek güçlü bir etki yaratabilmektedir. Bununla birlikte, bilgisayar oyunları veya sosyal medya tek başına nedensel bir açıklama sunmamaktadır. Aynı içeriklere maruz kalan milyonlarca gencin şiddete yönelmemesi, bu faktörlerin ancak diğer risk unsurlarıyla birlikte anlam kazandığını göstermektedir.
Bu bağlamda en kritik kavramlardan biri de “biriken risk” modelidir. Araştırmalar, şiddetin tek bir nedene indirgenemeyeceğini; sosyal izolasyon, travma, psikolojik kırılganlıklar, kimlik krizleri ve çevresel etkilerin üst üste binmesiyle ortaya çıktığını göstermektedir. Buna karşılık koruyucu faktörlerin varlığı — özellikle güçlü bir ebeveyn, öğretmen, mentor veya arkadaş ilişkisi — bu süreci tersine çevirebilecek en önemli unsurlardan biridir.
Sonuç olarak, ergenlik dönemindeki şiddet davranışlarını anlamak için yüzeyde görünen dijital faktörlerden ziyade, bireyin gelişimsel, ailesel ve sosyal bağlamını birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Dijital dünya çoğu zaman neden değil; zaten var olan kırılganlıkların sahneye çıktığı ve hız kazandığı bir zemindir. Bu nedenle çözüm de teknolojiyi suçlamaktan değil, ergeni çevreleyen sosyal ve ailesel yapıyı doğru anlamaktan ve güçlendirmekten geçer.
KAYNAKLAR
1-Kur’an-ı Kerim, Bakara 30
2-Kur’an-ı Kerim, Maide 30
3- Littman L. Parent reports of adolescents and young adults perceived to show signs of a rapid onset of gender dysphoria. PloS One, 2018;13(8), e0202330. https://doi.org/10.1371/journal.pone.0202330
4- Bayraktar Z. Iatrogenic Gender Dysphoria and Harm Cycle in Gender Affirming Care. Journal of Sex & Marital Therapy 2025;51(4):364-382
5-Ünver A. Dijital radikalleşme, gençlik ve şiddet üzerine TÜBİTAK 1001 projesi bulgularına dayalı değerlendirme (kamuya açık sosyal medya paylaşımı; @AkinUnver).