Doktor-Korsan, İki Hayat Bir Adam: Thomas Dover

1660'ın kasım ayında, İngiltere'nin soğuk ve nemli coğrafyasında, Bristol şehrinin yakınlarında dünyaya gelen Thomas Dover'ın hayatı, başlangıçta sıradan bir doktor hikayesi gibi görünüyordu.

Tıp eğitimini tamamladığı 1685 yılı, onun için sadece mesleki bir başlangıç değil, aynı zamanda ölümle ilk dansı oldu.

Genç ve idealist bir hekim olarak katıldığı Monmouth İsyanı, onu idam sehpasının gölgesine kadar getirdi. O anda, celladın ipini boynunda hisseden genç Dover, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu iliklerine kadar hissetti.

Bu yakın temas, belki de onu sonraki maceralara hazırlayan ilk kıvılcım olmuştu. Ölümün gözlerinin içine bakan bir adamın, artık sıradan sınırlarla yetinmeyeceğini o yıllarda henüz kimse bilmiyordu.

Bristol'de kurduğu muayenehanede geçen yıllar, Dover'ı saygın bir hekim yaptı. 1690'ların sonuna gelindiğinde, artık kentin en çok aranan doktorlarından biriydi.

Halk onun hassas ellerine, keskin teşhislerine güveniyordu. Ama geceleri, muayenehanesinin arka odasında, haritalara bakarak hayaller kuran başka bir Dover vardı. Denizcilerin getirdiği egzotik hastalıkların hikayeleri, uzak diyarların masalları, onun içindeki macera ateşini körüklüyordu. Her neşter darbesi, her reçete yazışı, aynı zamanda bir kaçış hayalini besliyordu.

1708 yılının eylül sabahı, Dover'ın hayatındaki en radikal kararı aldığı gündü. Kırk sekiz yaşında, yerleşik bir hayatın tüm konforunu, saygınlığını, güvenliğini terk ediyordu.

Bristol rıhtımında, Kaptan Woodes Rogers'in Duke adlı gemisine binerken, geride bıraktığı geçmişine son bir kez daha baktı. Geminin güvertesinde, hekim cübbesinin yerini denizci giysileri almıştı. Neşteri hâlâ çantasındaydı, ama şimdi onu bekleyen hastalar değil, okyanusun dinmez fırtınaları ve kocaman belirsizliklerdi.

Pasifik'e doğru ilerlerken geçen aylar, Dover'ı dönüştürdü. Hekimlik bilgisi, burada hayatta kalma sanatına dönüştü. İskorbütle mücadele etti, denizcilerin yaralarını tedavi etti, tropik hastalıklarla savaştı. Gemide çalışırken, pencereden gördüğü uçsuz bucaksız okyanus, ona hem özgürlüğün hem de tehlikenin ne demek olduğunu öğretiyordu. Her gün, Bristol'deki hayatı biraz daha uzaklaşıyor, korsan doktoru olarak yeni kimliği biraz daha belirginleşiyordu.

1709 yılının şubat ayında, Juan Fernandez Adaları'nın sisli kıyılarında, tarih Dover'a eşsiz bir armağan sundu. Sahilde, vahşi doğayla bütünleşmiş, insanlıktan uzaklaşmış bir figür gördüler: Alexander Selkirk.

Dört yıl, dört ay boyunca bu ıssız adada tek başına yaşamıştı. Dover ona yaklaştığında, gördüğü manzara karşısında dondu kaldı. Selkirk'in bedeni güçlüydü, ama ruhu parçalanmıştı. Konuşması bozulmuş, sosyal becerileri körelmişti.

Dover, burada bir hekimden daha fazlası olmak zorundaydı. Selkirk'i tedavi etmeye başladığında, sadece fiziksel rahatsızlıklarla değil, derin bir psikolojik travmayla da mücadele ediyordu. Ona yeniden insan olmayı, konuşmayı, gülmeyi öğretti.

Bu süreçte, Dover kendi içinde de bir dönüşüm yaşıyordu. Bu ıssız adada, modern tıbbın sınırlarının ötesine geçiyor, insan ruhunun derinliklerine iniyordu. Selkirk'in iyileşme süreci, aynı zamanda Dover'ın hekimlik anlayışını da derinleştiriyordu.

İronik bir şekilde, bu kayıp adam, Daniel Defoe'nun dünya edebiyatına armağan ettiği Robinson Crusoe karakterinin ilham kaynağı olacaktı. Ve onu insanlığa kazandıran ise, bir korsan gemisinin doktoruydu.

Aynı yılın aralık ayında, Pasifik'in mavi sularında beliren İspanyol kalyonu Nuestra Senora de la Encarnacion, her şeyi değiştirecekti. Çatışma saatler sürdü. Dover, geminin alt güvertesindeki geçici hastanede, yaralı denizcileri tedavi ederken, üst güvertedeki şiddetten gelen sesleri duyuyordu. Aynı anda hem iyileştiriyor hem de yaralanmalara neden olan şiddetin bir parçası olmanın ikilemini yaşıyordu. Neşter tutan elleri, bir yandan hayat kurtarırken, diğer yandan bu hayatları riske atan sistemin içindeydi.

Savaş bittiğinde, ganimet odası açıldığında, 200.000 İspanyol pesosunun parıltısı herkesi büyüledi. Dover payına düşeni aldığında, altının soğuk ağırlığıyla birlikte garip bir boşluk hissetti. Bu servet, Bristol'deki muayenehanesinde ömür boyu kazanamayacağı bir miktardı.

İngiltere'ye dönüşü yıllar aldı. 1721 yılına geldiğinde, artık altmış bir yaşında olan Dover, değişmişti. Yüzünde denizin ve güneşin izleri, gözlerinde ise gördüğü her şeyin ağırlığı vardı. Ama yüreğindeki tıbba olan tutku hala canlıydı. Korsanlıktan elde ettiği serveti artık tıp araştırmalarına adıyordu. Londra'daki laboratuvarında, gece gündüz çalışmaya başladı.

Afyon tozu, ipeka kökü ve potasyum nitratı farklı oranlarda karıştırarak yaptığı denemeler, sonunda meyvesini verdi. "Dover Tozu" doğdu. Bu toz, iki yüz yıl boyunca dünyanın her yerinde acıyı dindirerek, ateşli hastalıklarda kullanılarak onu tıp tarihine altın harflerle yazdıracaktı.

1742 yılında, seksen iki yaşında hayata gözlerini yumduğunda, Thomas Dover ardında sıra dışı bir miras bıraktı. Mezar taşında yazan "doktor, korsan, kaşif, mucit" sıfatları, tek bir insanın içinde nasıl bu kadar çok zıtlığı barındırabileceğinin kanıtıydı.

Onun hayatı, insan doğasının keşmekeşliğini anlatan macera dolu bir romandı. Aynı insan, nasıl hem hassas bir hekim hem de acımasız bir korsan olabilirdi? Aynı eller, nasıl hem neşter hem kılıç tutabilirdi? Dover'ın hayatı, bize insanın içindeki sınırları yıktığında neleri yapabileceğinin bir örneğiydi. O, toplumun dayattığı kategorilere sığmayan, kendi yolunu çizen bir insandı.

Okyanusun ortasında, fırtınalı bir gecede, geminin hasta koğuşunda çalışan Dover'ı hayal edin. Bir yanda inleyen yaralılar, diğer yanda pencereden görünen öfkeli dalgalar. Ve bu ikisi arasında, neşteri elinde hem iyileştirmeye hem de hayatta kalmaya çalışan bir adam.

İşte Thomas Dover buydu: İki dünya arasında sıkışmış, ama her ikisinde de iz bırakmayı başarmış bir ruh.