Dijital Yalnızlık: Kalabalık İçinde Büyüyen Yalnız Çocuklar

Bir ev düşünün. Işıkları yanıyor, kapıları açık, içi dolu. Ama ortasında görünmez bir cam fanus var. Çocuk o fanusun içinde. Dışarıdan bakınca her şey normal. Sesler ulaşıyor, görüntüler akıyor, hareket eksik değil. Ama fanusun içindeki hava başka. Ne kadar konuşulsa da sesi yankılanmıyor, ne kadar bakılsa da göz göze gelinmiyor.

Bugünün çocukluğu biraz böyle başlıyor. Kalabalığın ortasında, ama temasın dışında. Yan yana oturuluyor, aynı sofraya uzanılıyor, aynı odaya sığınılıyor. Fakat herkes kendi ekranının içinde. Çocuk, yetişkinlerin arasındaki boşluklara düşüyor. Kimse itmediği hâlde geri çekiliyor, kimse susturmadığı hâlde sessizleşiyor.

Eskiden yalnızlık kapı arkasında beklerdi. Şimdi avuç içinde. Parlak, renkli, davetkâr. Çocuğa dünya sunuyor gibi yapıyor ama çoğu zaman dünyadan alıyor. Ekran açıldıkça odanın içi daralıyor. Çocuk bir oyunun içinde kayboluyor, bir videonun akışına kapılıyor. Yanında anne var, baba var; ama temas yok. Ses var, karşılık yok.

Dijital dünya çocuklara erken yaşta geniş bir alan açtı. Sınırsız gibi duran bu alanın içinde çocuk çoğu zaman tek başına. Oyunda biriyle karşılaşıyor, videoda bir yüz görüyor, ama bağ kurmuyor. Gülüşler geçici, cümleler yarım, temas yok. Ekran kapanınca ortada kalan duygu çoğu zaman boşluk. O boşluğu fark edecek bir bakış da yoksa, yalnızlık sessizce büyüyor.

Yetişkinler kalabalığı seviyor. Kalabalık evler, dolu programlar, ekranı açık masalar. Çocuğun yalnızlığı bu kalabalığın içinde fark edilmiyor. Oysa yalnızlık bağırmaz. Özellikle çocukken. Kendini göstermeyi bilmez, şikâyet etmez. Bir süre sonra alışkanlığa dönüşür. Alışılan şey ise sorgulanmaz.

Bir çocuk sürekli çevrim içiyse, bu her zaman bağlı olduğu anlamına gelmiyor. Bazen tam tersi. Yanındakilerle kuramadığı bağı ekranda telafi etmeye çalışıyor. Orada kontrol var, mesafe var, reddedilme riski daha az. Gerçek hayatta bakış var, ses var, dokunma var. Onlar daha zor. Daha kırılgan.

Kalabalık aile fotoğraflarında, doğum günü masalarında, okul çıkışlarında bu yalnızlığı görmek zor. Her şey yerli yerinde gibi duruyor. Ama çocuk kendi içine çekilmişse, bunu fark etmek için yüksek seslere değil, küçük ayrıntılara bakmak gerekiyor. Sorulmayan bir soru, yarım bırakılan bir cümle, göz göze gelmeden geçen bir akşam.

Dijital yalnızlık dramatik bir sahne sunmuyor. Ağlama yok, kaçış yok. Daha sinsi. Yavaş yavaş yerleşiyor. Çocuk büyüyor, iletişim kurmayı değil, idare etmeyi öğreniyor. Yan yana durmayı yeterli sanıyor. Bu hâl yetişkinliğe taşınıyor. Kalabalıklar değişiyor, yalnızlık sabit kalıyor.

Belki mesele teknoloji değil, ama onun arkasına saklanma biçimimiz. Çocuklar gördüğünü yapıyor. Biz nasıl konuşuyorsak, nasıl sustuysak, onlar da öyle öğreniyor. Aynı masada olup farklı ekranlara bakan yetişkinler varken, çocukların yalnızlığı şaşırtıcı değil.

Kalabalık içinde büyüyen yalnız çocuklar, sessiz bir çağın aynası gibi. Çok şey gösteriyorlar ama az şey söylüyorlar. Onları duymak için sesi açmak değil, ekrana biraz ara vermek gerekiyor. Bu kadar basit, bu kadar zor.