İnsan olmanın en yüksek mertebesi, bir başkasının acısını sadece anlamak değil, o acıyı kendi göğüs kafesinde ağır bir misafir gibi ağırlayabilmektir. Bu, modern dünyanın "duygusal zeka" diyerek akılcı hale getirmeye çalıştığı sığ bir beceri değildir; bu, ruhun bir başkasının yarasına doğru yaptığı amansız ve çoğu zaman tek yönlü bir yolculuktur. Buna derin empati denir. "İyi bir insan," böyle bir yolculuğun sonunda kendisinden bir parçayı geride bırakacağını bile bile yola çıkan kişidir.
Yıpranmak
Derin empati, bir konfor alanı değildir. Aksine, kişinin kendi ruhsal bütünlüğünü risk altına atmasıdır. Başkasının kederine bu denli sokulmak, günün sonunda o kederin tozuna bulanmayı kabullenmektir. "İyi bir insan," bu yıpranma payını hayatın faturasına baştan yazar. O, bunu bir maske gibi değil, bir deri gibi taşır. Dünyanın sağır edici gürültüsü içinde, sessizce ezilenlerin, sistemin çarkları arasında ufalananların ve yenilginin tadını bir ömür boyu genzinde taşıyanların fısıltısını duyar.
Derin empati bir mecburiyet değil, bir tercihtir. Kişi, tarafsız kalmanın soğuk güvenliğine sığınmak yerine, taraf tutmanın yakıcı huzursuzluğunu seçer. Buradaki taraf tutma eylemi politik bir mevzi değil, ahlaki bir duruştur. Bunlar misal; zayıfın elinden tutmak, hastanın başucunda beklemek, mağlup takımı tutarak yenilenin onurunu kendi onuruymuşçasına savunmak veya hani bir şiirde geçer ya; …, kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel, en gerçek şeyin yasamak olduğunu bildiğin halde… gibi şeylerdir. İşte o misal. Bu bakımdan bende de misal çoktur.
Bu eylem, insanı duygusal olarak yorar, eksiltir ve bazen bitkin düşürür. Ancak bu yorgunluk, anlamsız bir tükenmişlik değil; bir bedelin, bir "insanlık borcunun" ödenme şeklidir.
Hafiflemek
Makalenin girişindeki o imgeyi gözümüzde canlandıralım: Akşamın alacakaranlığında, omzunda günün tüm ağırlığıyla evine doğru yürüyen o adam. Cebinde belki çok bir şeyi yoktur, kalbi biraz daha yorgundur sabahkinden ama adımları yere sağlam basar. Çünkü o gün, bir başkasının yüküne omuz vermiş, bir yaraya pansuman olmuş, "ben buradayım" demiştir.
Bu, "borcunu ödemiş insanların rahatlığıdır." Kimdir bu alacaklı? Belki vicdan, belki doğa, belki de sadece o gün karşılaştığı ve gözlerinin içine bakarak "yalnız değilsin" dediği o meçhul yabancı... Bu borç, kişinin kendine olan borcudur. İnsan kalabilmek için ödenmesi gereken o kutsal vergi, işte bu derin empatiyle ödenir. Bu rahatlık, lüks bir restoranın konforundan ya da başarının getirdiği kibirden çok daha üstündür; bu, içsel bir barışın, bir mutabakatın huzurudur.
Melankoli
İşin bir başka yönü de insanın derin empatinin kendisine verdiği mutluluğa olan bağımlılığıdır. Mesela yolda yürürken yakılan o sigara, sadece bir tütün dumanı değildir; paylaşılan dertlerin, tanık olunan acıların üzerine çekilen ince bir perdedir. Sigaranın dumanı havaya karışırken, ruhun üzerindeki o ağır tortuyu da biraz olsun dağıtır. Sonra diline bir türkü gelir oturur. Dizeler Anadolu’nun bin yıllık kederini ve direncini temsil eder. Türküler, bireysel acıyı anonimleştirir; "bu dert sadece senin değil, biz hep buradaydık" der. O nakarat, derin empatinin getirdiği hüznün acıtmadığını ifade eden, iş bu vakarlı duruşun sesli onayıdır.
Bu sahnede ne bir kahramanlık gösterisi vardır ne de alkış bekleyen bir ego. Sadece, hayatın sert köşelerine çarpa çarpa yürüyen ama ruhunu o ruhsuz yarışmalarda, banka köşelerinde ve veya kürsülerde parçalatmamış bir insanın sade mutluluğu vardır.
Mutluluk
Peki ya o gülümseme? Gülme değil, gülümseme. Yani bir dudağın tek taraflı olarak yanağa doğru kayması... Bu, tam bir neşe değildir. İçinde bir parça burukluk, bir parça yorgunluk ama en çok da "anlamış olmanın" verdiği o tuhaf huzur vardır. Bu gülümseme, dünyanın adaletsizliğini gören ama buna rağmen iyi kalmayı başarabilmiş insanın imzasıdır.
Bu gülümseme, "Dünya zor bir yer, biliyorum; acı çok gerçek, onu da biliyorum; ama bugün ben birine dokundum ya, işte bu her şeye değer" demenin sessiz dilidir. O dudağın kenarındaki kıvrım, kaybederken kazananların, verirken zenginleşenlerin gizli işaretidir. Sistemin "kazanan" olarak kodladığı parlak gülüşlerden çok daha gerçektir. Çünkü bu gülümseme, karanlığın ortasında bir mum yakmış olmanın, fırtınada birine sığınak sunmanın ödülüdür.
Sonuç
Derin empati yapan ‘’iyi insan’’, aslında bir "şifacıdır", hatta bazıları buna ‘’yaralı şifacı’’ derler. Çünkü o kendi yaralarını, başkalarının yaralarını sararak sağaltır. Evine giderken o tek yanaklı gülümsemeyle yola devam etmesi, insanlığın hala bir umudu olduğunun en büyük kanıtıdır.
Yıpranacağını bile bile sevmek, eksileceğini bile bile bölüşmek ve gün sonunda "iyi ki" diyebilmek... Belki de tüm hayatın özeti o bir tek nakaratta ve yanağa doğru hafifçe kayan o yorgun gülümsemede saklıdır. Çünkü o günkü borç ödenmiştir. Ve temiz bir vicdan ile ruhunda hak ettiği yerini bulmuştur. İşte o zaman insan kendi gerçek potansiyelini gerçekleştirmiş olarak özüne doğru bir adım daha yaklaşmıştır.