Montgomery kasabası 1840'lı yılların Amerika’sında, Alabama Nehri'nin kıvrılarak aktığı verimli topraklar üzerinde kurulmuştu. Kasaba Güney'in pamuk üretimi ve ticaretinin kalbiydi. Nehrin kıyısına sıralanmış iskeleler, pamuk depoları ve pres evleriyle doluydu. Sisli yaz sabahlarında, buharlı gemilerin dumanı gökyüzüne yükselir, rıhtımda yığılı pamuk balyalarını Mobile limanına, oradan da İngiltere'nin dokuma fabrikalarına taşırdı. Her pamuk balyası, beyaz görünürdü; ama liflerinin arasında kurumuş ter ve görünmeyen çığlıklar taşırdı. Çünkü bu bereketli toprakların asıl sahipleri, tarlalarda güneşin altında kavrulan siyahi bedenlerdi.
Onlar olmadan pamuk tarlaları çorak, Montgomery kasabası ise bir hayalden ibaret kalırdı.
İngiliz gezgin George Featherstonhaugh, bir kış sabahı kasabanın batısında karşılaştığı manzarayı günlüğüne şöyle not etmişti: "En az bin zenci köle, batıya doğru yürüyordu. Islak zeminde ayakları buz kesmiş, dereleri geçerken titriyorlardı. Ellerinde zincirler, gözlerinde boşluk."
Bu insanlar Virginia'nın tütün tarlalarından getirilen Alabama'nın pamuk topraklarına sürülen yeni kölelerdi. Onların ayak izleriyle beslenen bu ekonomik kalkınma, Montgomery'nin konaklarını, balo salonlarını ve beyefendilerinin kasalarındaki altınları çoğaltıyordu. Ama toprak, herkesin bildiği bir sırrı da saklıyordu. Bir gün bu sessizliğin bedeli ödenecekti.
Güneşin yakıcı sıcağı altında, ucu bucağı görünmeyen pamuk tarlalarında, sıra sıra dizilmiş insanlar... Onların adı yok, yüzleri yok, hikâyeleri yok. Ama içlerinden birinin hikâyesi var; bizim ona dokunmamızı bekleyen, toprağın altında yıllarca sessizce bekleyen bir hikâye.
1840'ların Alabama'sında, pamuk tarlalarında yakıcı güneşin sıcağı altında, adını bilmediğimiz binlerce köle çalışanın arasında bir kadın vardı. Onun adı Anarcha’ydı.
Belki bu ismi daha önce hiçbirimiz duymadık. Belki de tarih kitaplarının ya da bir gazetenin birkaç satırında yazıldı ve unutulup yok oldu.
Ama Anarcha gerçekti. 1824 yılı olmalı, Westcott plantasyonunda, belki de derme çatma kulübelerin birinde dünyaya geldi. Doğduğu gece neler yaşadığını bilmiyoruz. Belki annesi onu kucağına aldı, belki doğar doğmaz bir sahibin malı olarak kaydedildi. Ama kesin olan bir şey vardı: O gece yalnızca bir çocuk doğmadı; bu toprakların kanlı kaderi bir beden daha buldu.
Raşitizmle boğuşan bedeni, yetersiz beslenmenin izlerini taşıyordu. Leğen kemikleri çarpık büyüdü. Belki bu yüzden ileride onu bekleyen acı daha da derin olacaktı. Ama o yine de büyüdü. Pamuk tarlalarında güneşin altında karardı, ağır yükler taşıdı, daha çocukken sırtı kamburlaştı. Virginia'dan Alabama'ya uzanan zorunlu göçün içinde, kendi isteğiyle seçtiği hiçbir şey yoktu. Ama belki de en büyük seçimi, yaşamakta ısrar etmesiydi. Çünkü bu topraklarda yaşamak, en büyük direnişti.
1841 yılında, 17 yaşına bastığında Anarcha’nın hayatı bir kez daha elinden alınacak bir vahşi serüvene dönüştü. Hamileydi. Kimin çocuğunu taşıdığını, bu hamileliğin sevgiyle mi yoksa zorla mı gerçekleştiğini tarih kaydetmemiş. Ama 1845 Haziran'ında, 72 saat süren bir doğum sancısıyla kıvranırken, plantasyon sahipleri Dr. J. Marion Sims'i çağırdı. Üç gün süren ve ilerlemeyen doğum, yalnızca bir bebeğin ölümü demek değildi. Bu, pelvik dokuların saatlerce kemik ile bebeğin başı arasında ezilmesi demekti. Kan dolaşımı kesilir, doku yavaş yavaş ölürdü. O dönemde sezaryen neredeyse ölümcül bir girişimdi. Forseps kullanımı ise çoğu zaman son çareydi. Bebek forsepsle çekildi ama yaşamadı. Anarcha ise 72 saatin sonunda yalnızca ölü bir bebek değil, aynı zamanda bedeninde kapanmayan bir yara ile kaldı. Anarcha’nın mesanesi ile vajinası arasında, doğum travmasına bağlı bir delik oluşmuştu. Tıpta buna “vezikovajinal fistül” deniyordu. Uzamış ve ilerlemeyen doğumlarda, bebeğin başı saatlerce annenin pelvisine baskı yapar, bu baskı dokuların kan dolaşımını keser ve doku ölümü gelişir, günler sonra ölü doku düşer ve geride idrarın vajinadan sürekli akmasına neden olan bir açıklık kalırdı. Artık idrarını tutamıyor, sürekli akan keskin koku nedeniyle toplumdan dışlanıyor, “işe yaramaz” sayılıyordu.
O günlerde, Montgomery'de hırslı bir cerrah olan J. Marion Sims, köle kadınların bu "işe yaramazlığını" bir fırsata dönüştürmeye karar vermişti. Anarcha, Betsey ve Lucy adlı üç genç köle kadının sahipleriyle anlaştı ve onları kiraladı. Arka bahçesindeki küçük hastaneye kapatarak üzerlerinde dört yıl sürecek bir deney serisine başladı. Lucy 18, Betsey 17-18, Anarcha ise 17 yaşındaydı.
Sims'in ameliyathanesinde anestezi yoktu. Oysa eter 1846'da kloroform 1847'de tıp dünyasına girmişti. Ama Sims, siyah kadınların acıyı beyaz kadınlar gibi hissetmediğine inanıyordu; ya da öyle olduğunu söylemek işine geliyordu. Lucy ilk ameliyat edilendi. Çıplaktı. Soğuk metal masaya bağlanmıştı. Odada on iki erkek doktor vardı. Onun çığlıkları dışında kimse konuşmuyordu.
Bir saat boyunca çığlıkları kulakları sağır ederken Sims, onun üzerinde yeni yöntemler denedi. Ameliyattan sonra mesanesine yerleştirdiği sünger yüzünden Lucy günlerce enfeksiyonla boğuştu, ağır hasta oldu ama ölmedi. Betsey’i getirdiler, onun ameliyatı da başarısızdı. Anarcha’yı yatırdılar, onun ameliyatı da başarısız oldu.
Yerel tıp camiası Sims'i başarısız ilan edip desteğini çektiğinde, beyaz asistanlarının hepsi işi bıraktı. Sims yalnız kaldı. Ama yanında Anarcha, Betsey ve Lucy vardı. Onlara ameliyatlarda yardım etmeyi, öğretti, birbirlerine bakmayı öğretti. Zamanla bu kadınlar, kendi bedenlerine yapılan cerrahi saldırılardan sonra birbirlerini iyileştiren yetenekli tıp uygulayıcılarına dönüştü. Dört yıl boyunca Sims, toplam on iki köle kadın üzerinde deneyler yaptı. Tekrarlayan fistül onarımları, dikiş hattının açılması, enfeksiyon, ölü dokunun temizlenmesi ve yeniden sütür… Bu dört yıl boyunca Sims yalnızca denemedi; yöntemini değiştirdi. Diz-dirsek pozisyonunu sistematik olarak kullanarak vajinal duvarı daha iyi görünür hale getirdi. Geliştirdiği metal spekulum, bugün hâlâ “Sims spekulumu” adıyla kullanılmaktadır. İlk başarısız girişimlerinde ipek sütür kullanmış, ancak enfeksiyon ve dikiş açılması nedeniyle gümüş tel kullanmaya başlamıştı. Gümüşün antimikrobiyal özelliği o dönemde bilinmese de, sonuçlar daha başarılıydı.
Yayınladığı raporlarda yalnızca Anarcha, Betsey ve Lucy'nin isimlerini zikretti. Diğerlerinin isimleri tarihe karıştı. Tüm bu yıllar boyunca anestezi yoktu. Ameliyat sonrası acıyı dindirmek için kadınlara afyon veriliyordu, ama ameliyat anında kadınlar çığlık çığlığaydı. İnsanlar duymadı, tarih bunu da kaydedemedi.
1849 yazı geldiğinde Anarcha, 30. ameliyatına hazırlanıyordu. Sims dört yıl içinde geliştirdiği tüm teknikleri, gümüş tel dikişleri bu kez kullanacaktı. Nihayet ameliyat başarılı olmuştu. Anarcha'nın fistülü nihayet kapanmıştı. Sims, başarısını 1852'de yayınladığı makaleyle tıp dünyasına duyurdu.
Makalesinde kadınlar yalnızca ‘hasta’ydı. Köle değillerdi. Çıplak değillerdi. Acı çekmiyorlardı. Tarih, gerçeği beyaz mürekkeple yeniden yazmıştı. Çizimlerinde hastalar beyaz bir kadındı, hemşire beyazdı, her şey temiz ve tüm uygulamalar etikti. Gerçekte Anarcha, Betsey ve Lucy'nin çıplak bedenlerine saygı duyulmamıştı ama tarihe geçen kayıtlarda her şey yolundaydı.
Sims, 1855'te New York'a taşındı, Kadın Hastanesi'ni kurdu, Ünü Avrupa'ya kadar uzandı. İlerleyen yıllarda Amerikan Tıp Birliği başkanı seçildi. Adına Central Park'ta heykel dikildi. Başka bir heykeli Alabama eyalet meclisi önünde yükseldi. Tarih onu "modern jinekolojinin babası" diye andı.
Anarcha ise Alabama'da kaldı. Ama hikâyesi henüz bitmemişti. 1856 Aralık'ında, 32 yaşındayken, adı New York Kadın Hastanesi kayıtlarına girdi. Sahibi artık Virginia'lı bir deniz subayıydı ve Anarcha bir ay bu hastanede kaldı. Belki fistülü tam kapanmamıştı, belki yeni bir rahatsızlığı ortaya çıkmıştı. Ocak 1857'de hastaneden taburcu edildi.
Sonra Amerikan İç Savaşı başladı. Ardından kölelere özgürlük geldi. Anarcha, Virginia'da Lorenzo Jackson adında bir adamla evlendi. Artık onun adı Annacay Jackson'dı, Ankey Jackson'dı, Anaky Jackson'dıİsmi değişti, yazımı değişti, telaffuzu değişti; ama o hep köle Anarcha’ydı. Bazı kayıtlar onun ebelik yaptığını yazdı. Belki de Sims'in yanında öğrendikleriyle, artık özgür kadınlara yardım ediyordu.
27 Haziran 1869'da, 48 yaşındayken, Anarcha hayata gözlerini yumdu. King George County, Virginia'da toprağa verildi. Mezar taşında "Annacay Jackson, Lorenzo Jackson'ın eşi" yazıyordu.
Yıllar geçti. 2018'de New York, Central Park'taki Sims heykeli kaldırıldı. Yerine Anarcha, Lucy ve Betsey'i anan bir plaket konuldu. Alabama'da ise Michelle Browder, hurda metallerden üç dev heykel yaptı. En uzunu 15 feet ile Anarcha'nınkiydi.
Sims'in geliştirdiği teknik bugün hâlâ kullanılıyor. Modern jinekolojinin temeli, 1840'ların Alabama'sında, Westcott plantasyonunda, 17 yaşında bir kızın çığlıkları arasında atıldı. Tıp tarihi belki de bu yüzden sır dolu ve ilgi çekicidir.
Bir yanda milyonlarca kadını iyileştiren bir buluş, diğer yanda o buluşun üzerine inşa edildiği insanlık trajedisi. Anarcha'nın adı ders kitaplarında hâlâ Sims'in yanında anılmıyor; 2024'te yapılan bir araştırma, jinekoloji ders kitaplarında Sims'ten ismen bahsedilme oranının yüzde 74, Anarcha, Lucy ve Betsey'den bahsedilme oranının ise yalnızca yüzde 24 olduğunu gösterdi.
Ama Anarcha, Virginia'da bir mezar taşında, Lorenzo Jackson'ın eşi olarak yatıyor. Ona sonunda hak ettiği ismi veren bir hayat arkadaşı vardı. Tıp tarihinin babası denilen adamın gölgesinde kaybolmayan bir kadın, kendi hikâyesinin sonunu kendisi yazdı. 30 ameliyata rağmen hayatta kaldı, özgürlüğü gördü, evlendi ve bir aile kurdu. Modern jinekoloji onun bedeninde doğdu. Ama Anarcha, yalnızca bir deney değil; tarihe rağmen yaşamayı seçmiş bir kadındı.