Geçenlerde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin talebeleri,
Yanıma geldi; maruzatları vardı, hem davetleri.
Hoşbeş ettik, dediler: "Gidiyoruz Çanakkale’ye,
Refakat edin; mukaddes havayı soluyalım birlikte."
Hay hay, başım gözüm üstüne, daha ne!
Gitmek için şehitliğe, arıyorum bahane.
Çanakkale deyince coştum, duygulandım da;
Öteden beri, çocukluktan hayranlık var ecdada.
Derken "iki dirhem bir çekirdek" hazırlanıp çıktık yola;
Geri kalmadık; üç arkadaş hep beraber, bir arada.
Çocuklarda bir zarafet, bir nezaket, edep, hayâ...
İki cihanları mamur, yüzleri her daim ak ola.
Bir iltifat, bir saygı, bir hürmet, ikram, izzet;
Allah için, canla başla ettiler bize hizmet.
Meğer ne marifetler var bizimkilerde, tanıdık;
Seçmece bir kafileydi, bunu anladık.
Besmele ve Kur’an ile yola başladık;
Yolculuk duası ile Allah’a ısmarladık.
"Çanakkale içinde vurdular beni,
Ölmeden mezara koydular beni..."
Dinlerken gittik senelerce geri.
Ya okudukları şiire ne demeli?
"Vurulup alnından tertemiz uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna Yâ Rab, ne güneşler batıyor!"
Tüylerimiz ürperdi, Akif de yazmış hani;
Okuyanlar ecdada hayran kalıp imrenmeli.
Nihayet şehitler yurduna vardık; sabah namazı vakti, etraf kalabalık.
Sonra, perde perde bertaraf oldu karanlık.
Bu ne güzellik; cıvıl cıvıl, çoluk çocuk seyranlık.
Onbeşlikler ecdadın izinde, genç ihtiyar bir sıra;
Araçlar durmuş, insanlar dizilmiş yollara.
Ziyarete gelmiş herkes büyük bir heyecanla,
Yazılmış unutulmaz destanların uğruna.
İtiraf ediyoruz; size minnettarız bu vatana,
Emniyet verdiniz, biz de güvenle bakıyoruz yarına.
Şimdi sağdan, tatlı bir rüzgâr bize sırdaş;
Denizle gökyüzü, alacakaranlıkta sarmaş dolaş.
Güneş bu ahengi sessizce bozmak üzere;
Hüzmelerini göndermiş üstüne üstüne.
Gölge kalkan olmuş esrarın perdesine;
Gökyüzü bulut bulut, alacalı renk cümbüşü...
Aradan süzülüp parlayan şuleler süslü, püslü;
Simlenmiş, yakamoz olmuş denizin üstü.
Çocuklar seyre dalıp resim alıp ahenk buldular.
Hani "çocuk" diyorum ama az değil bunlar;
Genç nesiller ecdadına okumuş hatimler,
Duasını etmek için heyecanlı ve ciddiler.
Mekteb-i Tıbbiyeli şehitliğe gidince,
Duygulandılar, kendilerinden geçtiler.
Senegalli Muhammet okudu Kur’an’lar,
Tıbbiyeli Ömer dualar, dualar...
Birleşti etrafta öbek öbek insanlar;
Amin sesleri yükseldi, gözlerde damlalar.
Abideye doğru yola devam edildi,
Devasa bir bayrak gökleri deliverdi.
En etkilendiğimiz küçük mezar "Meçhul Asker"di:
"Yattığı toprak belli, tuttuğu bayrak belli,
Kim demiş meçhul asker diye?"
Herkes memleketinden şehit bulup başında okudu:
"Ölüler demeyin öldürülenlere, yolları Allah yolu;
Bilakis diridirler, siz hissedemezsiniz bunu."
Maksat hasıl olunca incelediler sağı solu;
Mücadele günlerini hatırlayıp coştular,
Siperlere girip toplara doğru koştular.
Derken yola çıktık kanlı muharebelerin olduğu yere;
Conkbayırı’nda, Seddülbahir’de, Kilitbahir’de...
Her bir nefer rol almış bu zorlu mücadelede,
Şehit olmuş göğsündeki iman ve şerefiyle.
Yârini, yarenini bırakıp demişler: "Önce vatan!"
Etten ve kemikten set kurmuş, namerde kafa tutan.
Hesap geri dönünce kuyuya düştü kazan;
Rabbim razı etsin sizi, razı sizden bugün vatan.
Şehitlik dile geldi, bir bir anlattı bize;
Mecidiye’de Ocean’ı nasıl getirdi dize.
Top seslerini duyduk, sanki gümbür gümbür;
Mermiler saçılırken yükselen sesler: "Tekbir!"
Mevzilerde neferler ilk günkü gibi canlı;
Gövdesini siper etmiş her bir delikanlı.
Seyit Onbaşı nöbetinde duruyor, topu sırtlamış;
Anadolu’nun yağız delikanlısı, gözü kararmış.
Vatan kimin olacak, o gün imzayı atmış;
Zevk-u safa sürmemiş, huzur içinde yatmış.
Daha nice şehitler dile geldi, söyledi;
Aç, susuz, uykusuz çarpışanlar kimlerdi?
Yanında arkadaşı vurulurken inleyen,
Hiç tereddüt etmeden mevzide ilerleyen,
Mermileri bitince süngüsünü bileyen,
Emaneti uğruna savaşmayı bekleyen...
"Sen kimsin? Ülkemde ne işin var, kim davet etti?
Bu sebepsiz işgalde zulüm canıma yetti!"
Birleşmiş ehl-i salib bilmem neler uğrunda,
Sömürge Müslüman’ın atası da yanında.
Kardeşi kardeşe kırdıran eli kanlı katiller...
Bu manzara karşısında inliyor yerler, gökler.
Dehşet verir savrulan beşer kılıklı sırtlan;
Anzak, Fransız, İngiliz; hakiki, gerçek düşman.
Asıl şaşırtan Arap, oynanan oyuna kanan...
Mehmet’im imanıyla şanlı destanlar yazdı;
Onu korumak için göklerden ordu yağdı.
Kulak verdik; şehitler öğüt verdi gençlere:
"Vatan yoksa sen hiçsin, kıymetin yok ellere!"
Şehitlik dile gelmiş haykırıyor her yerde,
Rüzgârla yankılanır zikirde diller: "Ya Hay!"
Hiç geriye kalmadı Elli İkinci Alay.
Kınalı kuzuların ihlasını biliriz,
Saf ve temiz ruhuyla şafaate talibiz.
Yahya Çavuş cephede altmış arkadaşıyla,
Dönmeyi düşünmeden eriştiler Mevla’ya.
Tabyalar çok sağlam; ayakta, dikiliyor.
Yüzbaşı Mehmet silahlı, etrafını koruyor.
Her bir siperden ayrı volkanlar püskürüyor;
Hoşaf içip tahin yerken bilekleri bükülmez,
Kanlarıyla yazdılar: "Çanakkale Geçilmez!"
Şehitler Haftası münasebeti ile 17 Nisan 2018