Çamlıbel'den Çenlibel'e: Köroğlu Destanı’nda Kahramanlık ve Şifanın Ortak Nefesi

Mən bir kişiyəm, qılınc çalan,
Qoç təpən, qurd dişli, arslan sinəli.
Zülmə qarşı duran, haqqı seçən,
Köroğlu’yam, dəli könüllü, dəli!

Türk destanları, tıpkı kendilerini var eden Türk milleti gibi, ana ırmaktan kopup her diyara ayrı bir renk, ayrı bir ses taşır. Obadan obaya, dağdan ova akarken her coğrafya ona kendi rengini, kendi derdini, kendi hayalini katmıştır. Köroğlu da işte böylesine köklü, evrensel ve yerel aynı anda var olan bir destandır.

Köroğlu, Anadolu’da zulme karşı yükselen bir dağ çığlığı iken, Özbekistan’ın bereketli ovalarında törenin ve geleneğin koruyucusudur. Kazak bozkırlarında alp ve bahadır olarak anılırken, Azerbaycan’ın sarp dağları ve yaylalarında bambaşka bir kişiliğe bürünür. Burada yalnızca kılıç kuşanan bir cengâver değil; aynı zamanda bir aşık, bir tabiptir. Çenlibel’in şifalı otlarının dilinden anlar, sazının telinden dökülen nağmelerle yaralı gönüllere merhem olur.

Ülkemizde Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı Ruşen Ali karakteriyle hafızalarımıza kazınan Köroğlu filmi kadar, Azerbaycan’ın 1960 yapımı aynı adlı filmi de bu ortak hafızaya ayna tutar. Her iki anlatıda da karşımıza çıkan o unutulmaz sahne: Koca (Deli) Yusuf’un gözlerine mil çekilişi. Bu, yalnızca bir organ kaybı değil, bir ailenin ışığının sönmesi, bir oğlun dünyasının karardığı andır.

Baba Yusuf, acıyla kapanan gözlerini oğluna çevirir ve ümidini bir otun adına bağlayarak fısıldar:
“Oğul, mənim gözlərimə çəkilən mil yalnız göygöz otu ilə açılar. Amma göygöz otunun da üç növü var. Biri ağ göygöz, biri qırmızı göygöz, biri də göy göygöz. Mənim gözümü yalnız göy göygöz sağalda bilər. Onu da harada tapacaqsan? Qırx günlük yol gedib, qırx günlük yol gələn yerdə...”

Ruşen Ali, babasının bu sözleriyle artık yalnızca bir oğul değil, şifanın peşine düşen bir yolcu, bir umut avcısı olmuştur.

Azerbaycan varyantında Köroğlu, intikam hikâyesinden sıyrılarak mitolojik bir arayışa yönelir. Babasının gözlerini açacak şifayı bulmak için dağları, düzleri, karlı geçitleri aşar; bilge pirlerin eşiğinde niyazda bulunur. Bu yolculuk, destanı sıradan bir mücadeleden, epik bir şifa serüvenine dönüştürür.

“Atamın gözleri açılsın deye,
Gəzdim dağları, düzleri.
Hansı otdu şəfa verər bu yaraya,
Soruşdum yaşlı pirleri.
Dedilər: Göyçə’nin qoynunda,
Ağ bulağın gözü var.
Onun suyu ilə yuyunca,
Kör göz açılar, nur var.”

Köroğlu bu umut yolculuğunda yalnız değildir. Yanında, Çenlibel’de “Hekim” veya “Tabib” diye anılan bir bilge vardır. Onun görevi kılıç sallamak değil, kılıç yaralarını sarmaktır. Savaş meydanında kanı durdurmak, dağlardan devşirdiği yeşil otlarla merhem kaynatmak, kırıkları bağlamak onun kadim sanatıdır. Bu figür, geleneksel travmatolojinin, cerrahinin ve bitkisel şifanın destan içindeki sessiz kahramanıdır.

“Qılınc yarasınə Hekim baxardı,
Yaşıllardan dərmandı qazardı.
Qanı dayandıran bir təməl var idi,
Onu da yalnız o bilərdi.”

Şifa yalnız insana değil, can yoldaşına da uzanır. Kırat’ın baldırına saplanan oku çıkarıp, kızılağaç kabuğu, bal ve tuzla hazırlanan bir lapayla yarasını sarmak; Türk at kültüründeki kadim veterinerlik bilgisinin destansı bir kaydıdır. Günümüzde antiseptik ve iyileştirici özellikleri bilimsel olarak da kabul gören bu malzemeler, destanın sayfalarında asırlardır bir şifa reçetesi olarak durmakta, geçmişin bilgeliğini geleceğe fısıldamaktadır.

Şifa yalnızca bedenle sınırlı değildir. Destan, ruhun yaralarına da eğilir. Gönlü sevda ateşiyle yanan, melankoliye gark olmuş bir yiğidin tedavisi, sazın teli ve sözün gücüyle gerçekleşir. Köroğlu’nun ona okuduğu koşma ve onu dahil ettiği meclis, bugünün psikososyal tedavisinin destansı bir öncesidir. Çenlibel’de yalnızca bedenler değil, gönüller de şifa bulur.

Bu geleneksel bilgelik, sanatın farklı dallarında da hayat bulmuştur. Büyük bestekâr Üzeyir Hacıbeyli, bu çok katmanlı karakteri operaya taşıyarak, onun şifacı yönünü evrensel bir sanat formuyla buluşturmuştur. Türk sineması ve tiyatrosu ise bu zengin mirası, bazen bir isyan sembolü, bazen de insani derinlikleri olan bir halk kahramanı olarak perdeye ve sahneye taşımıştır.

Köroğlu destanının Azerbaycan versiyonu, geleneksel tıbba dair eşsiz bir sözlü arşiv sunar. Otların, suların, müziğin ve insani temasın şifasına dair bu kadim kayıtlar, bugün dünyanın pek çok üniversitesinde “halk tıbbı arşivleri” başlığı altında incelenmektedir.

Bugün Çenlibel’in o tabibi destanlarda, ama onun mirasını taşıyan torunları, laboratuvarlarda, hastanelerde ve sahra kliniklerinde aynı insani amaca hizmet ediyor. Köroğlu destanının mesajı henüz dinmedi, henüz bitmedi. Hâlâ şifa dağıtıyor, hâlâ ilham veriyor.

Çamlıbel’den Çenlibel’e uzanan bu ortak nefes, Türk dünyasının yalnızca kahramanlık değil, şifa, merhamet ve bilgelikle örülmüş köklü bir hikâyesini anlatmaya devam ediyor.