Geçen hafta kuzeyin iş merkezi North Sydney’e arabamla gitme gafletinde bulundum. Son dakikada toplantıya yetiştim. 1 saat 30 dakikalık park süresinin, en fazla 45 dakika süreceğini düşündüğüm toplantı için yeterli olacağını varsaydım. Yanılmışım.
Toplantıdan çıktığımda park alanının “no stopping zone”a dönüştüğü ana denk geldim. Koşarak arabaya ulaştım—ama “ranger” tam o anda 330 dolarlık cezayı yazıyordu.
Tüm şirinliğimi takındım:
“3 dakika geçmiş… dakika başına 110 dolar ceza demek. Lütfen yazmayın.”
Cevap kısa ve netti:
“Sorry ma’am, I’m just doing my job.”
Bir de ekledi:
“İtirazınızı belediyeye ya da NSW hükümetine iletin.”
Arabaya bindim. O an, eski Gırgır karikatürlerindeki gibi beynimde yanan devreleri neredeyse fiziksel olarak hissettim.
Hemen Master grubuma yazdım. Her şeyi bilen “nerd” dostlarım sağ olsun—aralarında tek kadın ve en genç olduğum için beni korumayı görev ediniyorlar. G., Eyalet Başbakanı’nın “grace” hakkı olduğunu söyledi. “Hemen yaz” dedi.
Arabayı ilk gördüğüm barın önüne çektim. Kendime bir Margarita söyledim.
İrlandalı aksanlı garson nazikçe günümün nasıl geçtiğini sordu.
“Berbat,” dedim.
Kısa süre sonra, sipariş etmediğim atıştırmalıklarla dolu bir tabak geldi.
“Bunları istememiştim,” dedim.
“Daha iyi hissetmeniz için,” diye cevapladı.
Ardından en çok limon mu yoksa portakal aromasını mı sevdiğimi sordu. Meğer kapanışta ikram edeceği limoncello içinmiş.
Bu sırada ben, Başbakanlık ofisine acıklı mektubumu yazıp gönderdim. “Grace” haklarını kullanarak cezayı affetmelerini rica ettim. Hâlâ değerlendiriyorlar. Umarım “late news”, “bad news”e dönüşmez.
Margaritamı yudumlarken fonda Portofino’nun remix versiyonu çalıyordu.
Ve o an… müzik iyi geldi.
Bir anda, iki küçük çocuğumla Portofino’da geçirdiğimiz o yaz günü canlandı gözümde.
Limanın girişindeki o büyüleyici manzara…
Çocukların üzerlerindekilerle denize koşup kendilerini ıslatmaları…
Benim onları keyifle izleyişim…
Sonra, canlı çalan Portofino şarkısı eşliğinde, at nalı gibi uzanan sahil boyunca yürüyüşümüz.
Yemek için kararı Can’a bırakmıştım—her yeri görmeden seçmek istemediği için öğle servisini kaçırdık. Restoranlar kapanmak üzereydi.
“İsterseniz bakkaldan sandviç yaptırabilirsiniz,” dediler.
Mecburen küçük bir dükkâna girdim. Çocuklar için sandviç söyledim. Adam bana dönüp:
“Size de bir ‘pasta’ hazırlayayım mı?” dedi.
Ne kadar sevindiğimi anlatamam.
Bir de yanına kırmızı şarap önerdi.
Dışarıda nerede otururuz diye düşünürken:
“Şu yat benim, boş duruyor. İstediğiniz kadar orada oturabilirsiniz,” dedi.
Daha iyisini hayal edemezdim.
Çocuklar yata yayıldı. Biz gün batımına kadar orada kaldık. Üstüne limoncello, kahve, çocuklara dondurma geldi.
O an, hani derler ya—insan bu dünyadan göçerken hayatı gözlerinin önünden geçer diye…
Ben sadece o günü hatırlamak isterim diye düşündüm.
Sonrasında bir sanat galerisi tarif ettirdim. Yattan gördüğümüz manzarayı birebir yansıtan bir Portofino tablosu buldum. Sydney’e getirip çerçevelettim. Her gün görebileceğim bir yere astım.
Her baktığımda aynı duyguyu hatırlatıyor.
İşte geçen hafta—Irish garsonun ikram ettiği limoncello ve fonda çalan Portofino eşliğinde—beynimdeki yanan devreler sönüverdi.
Hiçbir şey olmamış gibi, ceza işini Başbakanlık ofisine devredip huzur içinde evime döndüm.
Belki de o günün asıl dersi şuydu: Hayatta her şeyi kontrol edemiyoruz. Bazen en doğru hamle, direnmek değil—bırakmak. North Sydney’de cezayı, Portofino’da ise zamanı ve planları bıraktığımda, geriye kalan şey aynıydı: huzur. Kontrol etme ihtiyacını bıraktığımızda, hayat çoğu zaman bize daha cömert davranıyor.