Bir Toplumun Geleceği, Çocuğa Gösterdiği Şefkat Kadardır

Bir sağlık profesörü olarak yıllardır insan gelişimi, ruh sağlığı ve toplumsal iyilik hâli üzerine çalışıyorum. Bilimsel literatürün ve klinik gözlemlerimin bana öğrettiği en güçlü gerçeklerden biri şudur: Çocuğu sevmek, yalnızca bir duygusal tercih değil; bireyin kendi iç dünyasını, geçmişini ve insanlığa bakışını dönüştüren derin bir psikososyal süreçtir. Çocuk sevgisi, insanın kendi çocukluğunu şifalandırma yolculuğudur.Çocuk ları seven insan, çoğu zaman kendi çocukluğuyla temas kurar; eksik kalmış yanlarını fark eder, şefkati yeniden öğrenir ve bu sayede hem kendini hem de çevresini daha kapsayıcı bir gözle görmeye başlar.

Gelişim psikolojisi alanında yapılan çalışmalar, erken dönem deneyimlerin bireyin tüm yaşamını etkilediğini ortaya koymaktadır. Bağlanma kuramı, özellikle John Bowlby ve Mary Ainsworth’un çalışmaları, çocuğun güvenli bir bağlanma deneyimi yaşamasının ileriki yaşlarda empati, öz düzenleme ve sağlıklı ilişki kurma becerileriyle yakından ilişkili olduğunu göstermiştir. Güvenli bağlanma deneyimi yaşayan bireylerin başkalarına karşı daha şefkatli ve kapsayıcı oldukları bilinmektedir. İlginç olan şudur: Yetişkinlikte çocuklarla kurulan sağlıklı ve sevgi temelli ilişkiler, bireyin kendi erken dönem deneyimlerini yeniden anlamlandırmasına ve psikolojik iyileşme yaşamasına da katkı sağlayabilmektedir.

Çocuğu sevmek, yalnızca biyolojik ebeveynlik bağlamında düşünülmemelidir. Öğretmenin öğrencisine, hekimin küçük hastasına, komşunun mahalledeki çocuğa gösterdiği içten ilgi de bu kapsamda değerlendirilir. Çocukla temas, yetişkini yavaşlatır; sabrı, dikkati ve merhameti aktive eder. Nörobilim çalışmaları, şefkat ve bakım verme davranışlarının oksitosin gibi bağ kurmayı güçlendiren nörokimyasal süreçleri tetiklediğini göstermektedir. Bu biyolojik altyapı, sevginin yalnızca romantik bir ideal değil, insanın sinir sistemine kazınmış temel bir kapasite olduğunu ortaya koymaktadır.

Çocukları seven insan, aslında yaşamı sever. Çünkü çocuk, hayatın en saf, en başlangıç hâlidir. Onun merakı, oyuna olan ihtiyacı, koşulsuz gülüşü; insanın varoluşsal özünü hatırlatır. Çocukla kurulan ilişki, bireyi doğaya, diğer canlılara ve hatta evrene karşı daha duyarlı kılar. Empati kapasitesi gelişmiş bireylerin çevresel duyarlılıklarının da daha yüksek olduğunu gösteren araştırmalar mevcuttur. Sevgi bir bütündür; insanın iç dünyasında başlar ve tüm varoluşa doğru genişler.

Bu noktada tarihsel ve kültürel referanslara bakmak da anlamlıdır. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in çocuklara yaklaşımı, sevgi ve merhamet temelli bir model sunar. Torunları Hasan ve Hüseyin’i omuzlarına alması, onlaracemaat içinde sevgi göstermesi; dönemin kültürel normları düşünüldüğünde son derece dikkat çekicidir. Bir rivayete göre namaz kılarken torunları sırtına çıktığında secdeyi uzatmış, çocukların gönlünü incitmemek için ibadetini onların ritmine göre düzenlemiştir. Bir başka örnekte, çocuğunu öpmediğini söyleyen bir sahabeye, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” buyurarak sevginin ve şefkatin imanın ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamıştır. Bu örnekler, çocuğu ciddiye alan, onun duygusal dünyasını önemseyen bir yaklaşımın asırlar öncesinden güçlü bir ifadesidir.

Çocukların yetişkinlerden izole edilmesi gerektiği düşüncesi, modern toplumun ürettiği bir yanılgıdır. Oysa gelişimsel açıdan çocuk, farklı yaş gruplarıyla etkileşim içinde büyüdüğünde sosyal becerilerini daha sağlıklı geliştirir. Sosyal öğrenme kuramı, çocukların gözlem yoluyla öğrendiğini açıkça ortaya koyar. Çocuk, yetişkinin problem çözme biçimini, çatışma yönetimini, duygusal tepkilerini model alır. Eğer çocukları hayatın merkezinden uzaklaştırır, yalnızca kendi akran gruplarıyla sınırlarsak; kuşaklar arası öğrenme ve değer aktarımı zayıflar. Çocuklar bizden ayrı değil; onlar biziz. Onlar, insanlığın devam eden hâlidir.

Toplum sağlığı perspektifinden bakıldığında da çocuk sevgisi kritik bir göstergedir. Çocuğa yönelik ihmal ve istismar vakalarının yüksek olduğu toplumlarda, genel şiddet oranlarının ve sosyal güvensizliğin de arttığı bilinmektedir. Çocuklara karşı duyarsızlık, çoğu zaman empati yoksunluğunun bir yansımasıdır. Empati yoksunluğu ise antisosyal davranışlarla ilişkilidir. Bu nedenle “çocuk sevgisi olmayanlardan korkarım” ifadesi, yalnızca duygusal bir tepki değil; aynı zamanda sosyal risklere dair bir uyarıdır. Çocuğun masumiyetine, kırılganlığına ve gelişimsel ihtiyaçlarına kayıtsız kalan bir zihin, güçlünün zayıf üzerindeki tahakkümünü normalleştirme eğiliminde olabilir.

Sonuç olarak çocuk sevmek, bireysel bir erdem olmanın ötesinde toplumsal bir sorumluluktur. Çocukla temas eden her yetişkin, kendi çocukluğuyla da temas eder. Sevgi, geçmiş yaraları onarma potansiyeli taşır. Çocukları seven insan; insanı, canlıyı, kainatı ve yaşamı sever. Çünkü çocuk, hayatın en sahici öğretmenidir. Onun gözlerine sevgiyle bakabilen bir toplum, geleceğe umutla bakabilir.