İnsan hangi yaşta olursa olsun babasını kaybedince öksüz kalıyormuş. Bunu bana son on beş gün öğretti.
Her sabah elim farkında olmadan telefona gidiyor. Sonra bir an duruyorum. Arayamayacağımı hatırlıyorum. Bazen hâlâ kapının açılmasını bekliyorum. Sanki birazdan içeri girecek, bana her zamanki sakin sesiyle, "Oğlum..." diye seslenecek gibi geliyor.
Sonra gerçeği yeniden hatırlıyorum.
İşte öksüzlük insanın içini böyle yakan, kavuran bir şeymiş.
Babam 1934 yılında dünyaya gelmişti. Çocukluğu, İkinci Dünya Savaşı yıllarının Türkiye'sinde geçti. Ekmeğin karneyle alındığı günleri yaşamıştı. Yokluğu, emeği, sabrı ve kanaati daha çocuk yaşta öğrenmişti. Belki de o yıllar onu, ömrü boyunca herkesin güven duyduğu o vakur insana dönüştürdü.
Gaziantepli olmakla her zaman gurur duyardı. Doğduğu toprakları, çocukluğunu ve gençliğini büyük bir sevgiyle anlatırdı. Hayatının ilk yılları kolay geçmemişti. Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki yaşadığı bütün zorluklar onun iradesini çelik gibi sağlamlaştırmış, Allah'a olan teslimiyetini ise sarsılmaz hâle getirmişti.
Bana en çok anlattığı hatıralardan biri, henüz on iki yaşındayken babasını kaybettiği gündü.
Bu olayı bana onlarca defa anlattı.
Ama ne zaman anlatsa ağlardı.
Doksan yaşındaydı...
Yine ağlardı.
Son kez ise vefatından yaklaşık bir ay önce anlattı.
Yine gözleri dolmuştu.
"Babamın öldüğünü söylediler oğlum..." derdi.
"Hastanenin merdivenlerini nasıl koşarak çıktığımı bugün bile unutamam."
Rahmetli dedemin odasına vardığında yatağını bomboş bulmuş. Ve işte o an çocukluğu bitmiş canım babamın.
Aradan yaklaşık seksen yıl geçmişti. Ama ben onu her dinlediğimde karşımda doksan yaşındaki babamı değil, babasını yeni kaybetmiş on iki yaşındaki bir çocuğu görürdüm. Acı bazen yılları aşabiliyormuş. Babam bunun yaşayan şahidiydi.
Öksüz kaldıktan sonraki yılları da anlatırdı.
"Oğlum..." derdi.
"Her birinden iki yüz teneke pekmez çıkan bağlarımız vardı."
Sonra sesi yavaşlardı.
"Babam öldükten sonra hepsinden ancak bir teneke pekmez geldi."
Asıl canını yakan yokluk değildi.
Öksüz çocukların hakkına göz diken insanlardı.
"Bunlar ciğerimizdi." derdi.
Babam bu cümleyi söylerken aslında sadece kaybedilen bağları, tarlaları ya da malları anlatmıyordu. Asıl anlattığı, en çok güvendikleri insanların öksüz çocukları yüzüstü bırakmasının verdiği derin kırgınlıktı.
Ama dikkat ederdim...
Hiç kimsenin adını vermezdi.
Hiç kimseye beddua etmezdi.
Kin tutmazdı.
Yaşadığı acıları bile bana hayat dersi vermek için anlatırdı.
Rahmetli annesinden ise her zaman büyük bir sevgi ve minnetle söz ederdi.
Dört çocuğuyla otuzlu yaşlarında dul kalan o güçlü kadının verdiği mücadeleyi anlatırken sesi değişirdi. Bugün düşünüyorum da, babamın sabrı da, merhameti de, mücadele ruhu da büyük ölçüde annesinden miras kalmıştı.
Babamı tek cümleyle anlatmam gerekseydi, hiç düşünmeden şu cümleyi söylerdim:
"Benim Allah'ım var."
Bu söz onun için sadece bir cümle değildi.
Hayatının özeti buydu.
En zor günlerinde de...
En büyük hayal kırıklıklarını yaşadığında da ...
En mutlu günlerinde de...
Aynı teslimiyetle söylerdi.
Allah'a güvenmeyi bize anlatmadı.
Yaşayarak öğretti.
Yoğun bakımın en ağır günlerinde bile dilinden şükür eksik olmadı.
Bir kez olsun isyan ettiğini duymadım.
Bir gün yoğun bakımda elini tuttum.
"Baba, bak ilk geldiğin güne göre toparladın." dedim.
Uzun uzun yüzüme baktı.
Sonra hiç unutamayacağım o cümleyi söyledi:
"Oğlum...
Ben o ilk geldiğim gün ölmüştüm."
Ne demek istediğini o gün tam anlayamamıştım.
Bugün ise daha iyi anlıyorum.
O artık ölümden korkmuyordu.
Çünkü ölümü bir son olarak değil, Rabbine kavuşmanın başlangıcı olarak görüyordu.
Ben de hem merak ettiğim hem de onu biraz olsun gülümsetebilmek için tebessüm ederek sordum:
"Baba... Öbür taraf nasıldı peki?"
Yüzünde tarif edemeyeceğim kadar huzurlu bir tebessüm belirdi.
Sonra bana ömrüm boyunca unutamayacağım şu cümleyi söyledi:
"Evladım... Çok güzel...
Ama sen iyilik yapmayı unutma."
Bana bıraktığı en büyük vasiyet buydu.
Yoğun bakımda başka bir gün ise gözyaşlarımı görünce beni teselli etmeye çalıştı.
"Oğlum... Üzülme... Ağlama... Üzülecek bir şey yok. Ben Allah'ıma kavuşacağım."
Düşünüyorum da...
Yoğun bakım yatağında yatan oydu.
Ama güçlü olan yine oydu.
Teselliye ihtiyacı olan oyken, beni teselli eden yine babamdı.
Canım babama birçok kez, yıllık izin alıp hep yanında kalmayı düşündüğümü söylediğimde buna razı olmadı.
"Olmaz oğlum." dedi.
"Hastalarını ihmal etme."
Ben ısrar ettim.
"Benim için vazifeni aksatma. Hastaların sana emanet." dedi.
En ağır hastalığında bile kendisini değil, benim sorumluluğumu düşünüyordu. Hayatı boyunca kimseye yük olmamaya çalıştığı gibi, son günlerinde de bana vicdan yükü bırakmak istemiyordu.
Yoğun bakımda bir gün yüzünde tarif edemeyeceğim kadar huzurlu bir ifadeyle bana döndü.
Kısık sesiyle,
"Oğlum... Ben artık Allah'ıma kavuşmak istiyorum." dedi.
O an bu sözün ağırlığını tam olarak anlayamamıştım.
İki gün sonra ise gerçekten Rabbine kavuştu.
Canım babamın cenaze işlemlerini bir an önce tamamlayıp onu ebedî istirahatgâhına uğurlayabilmek için koşturarak eve geldim. Bir zamanlar varlığını duyduğum ama bugüne kadar hiç görmediğim mezarlık tapusunu arıyordum.
Anneme sordum.
"Oğlum, evrak dosyasına bak." dedi.
Kalın dosyayı elime aldım. İçindeki dosyaları tek tek çıkardım. Aradığım belgeyi bulamayınca dosyayı kapatacakken, en arkada neredeyse fark edilmeyecek kadar ince, kapalı bir dosya gözüme ilişti.
Onu açtım.
İlk sayfada A4 kağıt üzerine babamın kendi el yazısıyla yazdığı tek bir cümle vardı:
"Bu da son tapu...Kaydı yapıldı."
O an içime tarif edemeyeceğim bir duygu çöktü.
Sayfayı çevirdim.
İçinden 1967 yılında alınmış mezar yeri tapusu çıktı.
Üstelik geride kalanlara yük olmamak için iki fotokopisini de koymuştu.
Elim titredi...
Gözlerim doldu...
Yaklaşık altmış yıl önce...
Henüz otuz üç yaşındayken...
Kendi mezar yerini hazırlamıştı.
O an elimde tuttuğum şeyin sadece bir mezar yeri tapusu olmadığını anladım.
Babam, bundan altmış yıl önce bile ölümünü değil, Rabbine kavuşacağı günü düşünmüş; vefatından sonra bana yük olmamak için her ayrıntıyı sessizce hazırlamıştı.
İnsan bunu ilk duyduğunda şaşırıyor.
Ama babamı gerçekten tanıyanlar için bu hiç şaşırtıcı değildi.
Çünkü o, ölümü çağıran bir insan değildi.
Ölümü unutmayan bir mümindi.
Belki de dünyaya gerektiği kadar bağlanabilmesinin sebebi buydu.
Belki de bu yüzden hiçbir zaman haksız kazancın peşinden gitmedi.
Belki de bu yüzden kul hakkı söz konusu olduğunda bu kadar titiz davrandı.
Belki de bu yüzden yaptığı iyiliklerin bilinmesini hiç istemedi.
Sağ elinin verdiğini sol eline duyurmadı.
Biz onun yaptığı nice iyiliği ancak vefatından sonra öğrendik.
Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki...
Babam mezar yerini hazırlarken aslında toprağı hazırlamıyordu.
Kalbini hazırlıyordu.
Rabbine kavuşacağı günü hazırlıyordu.
Bize de bunu yaşayarak öğretiyordu.
O mezar yerini hazırlarken, aslında bana da ölümü unutmadan yaşamayı öğretiyormuş.
Sık sık şu sözü söylerdi:
"Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışın; yarın ölecekmiş gibi ahiret için hazırlanın."
Meğer bunu sadece söylemiyormuş.
Ömrü boyunca yaşıyormuş.
Bugün insanlar bana babamdan geriye ne kaldığını sorsalar...
Evler...
Arsalar...
Tapular...
Bunların hiçbirini söylemem.
Çünkü bana göre babamın gerçek mirası bunlar değildi.
Bana bıraktığı en büyük miras dürüstlüğüydü.
Merhametiydi.
Kul hakkına gösterdiği hassasiyetti.
İnsanlara verdiği güvendi.
Allah'a olan sarsılmaz teslimiyetiydi.
Ve her şart altında gönülden söyleyebildiği o cümleydi:
"Benim Allah'ım var."
Ve bugün insanlar bana güven duyuyorsa, bunda en büyük payın canım babama ait olduğunu biliyorum.
Babamın vefatından sonra binlerce başsağlığı mesajı aldım.
Yıllardır görmediğim insanlar aradı.
Dostları anlattı...
Komşuları anlattı...
Birlikte çalıştığı insanlar anlattı...
Hiç tanımadığım insanlar anlattı...
Ve ben o günlerde bir şeyi çok daha iyi anladım.
İnsan arkasında bıraktığı mal varlığı kadar değil...
Gönüllerde bıraktığı iz kadar yaşamaya devam ediyor.
Bugün mezarına her gittiğimde toprağa değil...
Ömrünü doğrulukla yaşamış bir insanın emanetine bakıyorum.
İnsanlar arkalarında evler bırakabilir.
Arsalar bırakabilir.
Tapular bırakabilir.
Babam onları da bıraktı.
Ama bana bıraktığı en büyük miras, adını duyan insanların samimiyetle,
"Allah ondan razı olsun." demesidir.
Bir evlat için bundan daha büyük bir servet olabilir mi bilmiyorum.
Bugün ne zaman seni düşünsem, kulağımda aynı cümle yankılanıyor:
"Evladım...İyilik yapmayı unutma."
İnşallah ömrümün son nefesine kadar bu emanete layık olmaya çalışacağım.
Allah'a emanet ol canım babam...
Seni her geçen gün daha çok özlüyorum
Mekanın Cennet, makamın âli olsun canım babam...
Allah senden razı olsun
Merhum Hilmi Kafadar’ın vefat haberini ve yorumları okumak için TIKLAYINIZ