Hobilere her yaşta ihtiyaç hissedilse de, 40’ lı yaşlar ve sonrasında daha çok arzu edilen, giderek de artan bir ihtiyaç halidir. Emeklilik sonrası için, “o güne kadar bir hobi edinmemişseniz hayat çok zor geçecektir” diye inanılır. Hala bir rutininiz varken hobi edindiğinizde, yaşlanırken hayatın daha az sıkıcı olacağı ve daha huzurlu geçeceği düşünülür. Hobileri sınırlamamak gerekir. İnsanların seçiciliğini sınırlamak hobi mantığına ters düşer.
Bazısı şiir yazmayı, edebiyatla uğraşmayı hobi olarak edinirken, bazıları toprakla uğraşmaktan, ekip-dikmekten, bir bahçe yetiştirmekten hoşlanmaya başlar. Seyahat etmeyi, yeni yerler yeni insanlar tanımayı seçen biri de hobi sahibidir. Bunu hangi yolla yaptığı önemli görünse de asıl olan yeniliklere, değişikliklere duyulan ruhsal ihtiyaçtır. Yazılanlara şöyle bir bakarsak, insanoğlu hobi diye aslında ruhuna iyi gelecek şeylerin arayışına giriyor da diyebiliriz. Aslında arayışın başlaması; maddi olarak hayatını idame etmeye, kendini geçindirmeye odaklı bir yaşayıştan ruhsal olarak doyuma, hayattan keyif almaya ihtiyaç duyulan bir evreye geçmek gibi de olmuyor mu? Sanki insanda var olan cisim (beden) ile ruhun harmonisi, ağırlığı yer değiştirmeye başlıyor. Zorunluluktan keyfiliğe, rutinden heyecan verici az bilinenlere, bir nevi daha çok ve/veya farklı üretkenliğe dönüşüm gibi belki de.
O güne kadar uğraşı alanı değilken ufak bir toprak parçasında ekip-dikmek gibi bir hobiyle uğraşan birey, sanki hayat döngüsünü mevsimsel olarak hissetmeye, açan çiçeği yakından görmeye, fidanın büyüyüp meyveye durmasına şahit oluyor. Ektiği fidanın geçirdiği tüm evreleri, mevsimlerde geçirdiği döngüyü kendi hayatıyla benzeştiriyor aslında, farkında bile olmadan. Ve bu ona iyi hissettiriyor. Varlığın temellerini de sorguluyordur bu sırada, kim bilir?
Resim yapmak, duygularını bir tuvale aktarmak da keyifli bir hobi olsa gerek. İnsanın ruhunun dışa vurması, hislerini yansıtması bir resimle mümkün görünüyor. Düşüncelerin sınırları olmadığı gibi resim yoluyla anlatılan hislerde de sınır yok. Bazılarımız da dağlara tırmanmayı, doğa yürüyüşünü hayatlarına ekliyor. Bunda da diğerlerine benzer bir arayış yok mu sizce?
Bir diğeri, “bugüne kadar hep dört teker vasıta kullandım, bu iki teker nasıl bir şey ki?” diye merakla bir hobiye sahip olabiliyor. Alın size farklı bir hobi: Motosiklet. Bağımsızlığın zirvesi, rüzgârın ve doğanın canlı canlı kokusu, güneşi-yağmuru, rakımla değişen anlık hava ısısını ve daha birçok şeyi motosiklette deneyimlemek mümkün. Bu hobide bir de adrenalin faktörü var tabi. Mesleki deformasyonla, adrenaline bağlı bir iş kolundaysanız motosiklet hobisine yönelmeniz daha kolay olsa gerek. Pilotlar, cerrahlar, itfaiye erleri bu hobiye çok daha kolay kapılıyorlar. Belki de bünyelerinin adrenaline alışkın olmasının etkisidir. Kim bilir?.
Hobileri birleştirmek de mümkün, motosikletle seyahat bunun iyi bir örneği olabilir. Daha önce bilmediğiniz rotalara motosikletle ulaşmak insanı dinç, enerjik tutar. Öyle ki motosiklet tutkunu gezgin, giderken kullandığı rotadan dönmeyi sevmeyecek kadar, aynı yolu kullanmayacak kadar bağımsızlığı sever. Duyanların ilk tepkisi olan “Ama çok tehlikeli kardeşim, kaporta sensin” haklılığı ile, “eğitimle bazı riskleri azaltmak mümkün”, “trafik anlayışımızı düzeltmemiz lazım”, güvenli sürüş eğitimleri olmadan binilmez”, vb. cümlelerinin havada uçuştuğu ortamlarda bile “bir sonra hangi rotaya gitsem?” diyenler illaki var aramızda. İşte onlar artık hobisini seçmiş, Motosiklet virüsü (!) ile enfekte olmuştur. İki teker sever arkadaşlarıma güvenli, sağlıklı sürüşler diliyorum. Tekerinize taş değmesin. Yolunuz açık olsun… Selam, sevgi ve muhabbetlerimle.