Birinci Dünya Savaşı siperlerinde patlayan her mermi, yalnızca bedenleri değil, insan ruhunun en derin kıvrımlarını da paramparça ediyordu. Çamur, kan ve barut kokusu arasında, görünmez bir düşman daha vardı.
Şarapnel şoku.
Top sesleriyle gelen bu sessiz felaket, askerlerin gözlerine "bin yarda bakışı", “Uzaklara donuk bakış” olarak yerleşiyor, ellerine kontrol edilemez bir titreme olarak musallat oluyordu.
Kimi zaman askerleri konuşamaz, duyamaz, göremez hale getiriyordu.
Dönemin tıp literatürüne "shell shock" adıyla geçen bu durum, bugün Travma Sonrası Stres Bozukluğu olarak adlandırıyoruz. Bu klinik tablo, savaşın endüstriyel dehşeti karşısında insan ruhunun attığı bir çığlıktı.
Peki bu görünmez düşmanın adını koyan, onun bir hastalık olduğunu tıp dünyasına haykıran ilk kişi kimdi?
Araştırmalar bizi 1915 yılının o soğuk Şubat günlerine, İngiliz tıp dergisi The Lancet'in sayfalarına götürüyor.
İngiliz psikolog Kaptan Charles Myers, Savaşın en şiddetli cephesi olan Batı Cephesinde Fransa’da siperlerde görev yapan bir askeri birlikten dönen askerlerde tuhaf şeyler gözlemliyordu.
Kimi felç olmuş gibi yürüyemiyor, kimi gözleri görmesine rağmen etrafı seçemiyor, kimi kulakları duyduğu halde sesleri işitemiyordu.
Askerlerin elleri kontrolsüzce titriyor, hafızalar sanki silinmiş gibi boşluklar bırakıyordu. Ama işin en ürpertici yanı, bu adamların hiçbirinin vücudunda tek bir yara izi, tek bir kurşun deliği yoktu.
Myers, The Lancet'te yayımladığı makaleyle bu sessiz felakete "şarapnel şoku" adını verdi ve insan ruhunun da tıpkı beden gibi savaşta yaralanabileceğini, hem de görünmez yaralarla paramparça olabileceğini tüm dünyaya duyurdu.
Ancak Myers'ın bu haykırışı, tıp dünyasında hemen yankı bulmadı. İlk başta doktorlar, bu görünmez yaraların ardında mutlaka fiziksel bir neden arıyor, insan ruhunun bu denli derinden yaralanabileceğine ihtimal vermiyorlardı. Onlara göre, siperlerde patlayan devasa mermilerin yarattığı basınç dalgaları, beyinde mikroskobik kanamalara yol açıyor olmalıydı.
Dönemin önde gelen nöropatologlarından Frederick Mott, şiddetli vakalarda patlamaların "beyin ve omuriliğin canlı dokularındaki hassas yapıları" darmadağın ederek ölümcül olabileceğini ileri sürüyordu. Hatta bazıları, işi daha da ileri götürüp, tam patlamamış mermilerden sızan karbon monoksit gazının zehirlediği askerlerin bu hale geldiğini iddia ediyordu. Oysa askerlerin ne beyinlerinde kanama vardı, ne de ciğerlerinde zehir. Onların yarası, neşterle görülemeyecek kadar derinlerde, ruhlarının tam ortasında kanıyordu.
Myers pes etmedi. 1915 ve 1916 boyunca sürdürdüğü araştırmalar, bambaşka bir gerçeği gün ışığına çıkardı. Herhangi bir patlamaya yakın olmayan, hatta cephe gerisinde görev yapan askerlerde de aynı belirtiler görülüyordu. Siper savaşının amansız koşulları sürekli ölüm tehlikesi, arkadaşlarının gözleri önünde parçalanışı, günlerce süren çaresizlik insan ruhunu en az bir patlama kadar, belki de daha fazla parçalıyordu.
Myers, bu gözlemlerine dayanarak durumun fiziksel olmaktan çok psikolojik olduğunu savundu ve bu vakalar için "duygusal şok" kavramını önerdi. İnsan beyni, artık dayanamıyordu.
Myers'ın tespitleri nihayet tıp dünyasında yankı buldu. Aralık 1916'da, onun önerisiyle İngiliz Ordusu'nda dört özel psikiyatri birimi kuruldu. Ancak askeri otoritelerin bu hastalığa bakışı hiçbir zaman tam olarak değişmedi. Onlar için şarapnel şoku, hâlâ bir hastalıktan çok bir zafiyetti, bir ihanetti. Vakalar, 1916 yazında Somme Muharebesi'nin başlamasıyla sel gibi arttı; savaşın sonunda İngiliz Ordusu'nda 80.000 şarapnel şoku vakası teşhis edilmişti. Ama generalleri asıl korkutan, bu rakamın büyüklüğü değil, durumun "bulaşıcı" olmasıydı. Tedirgin bir asker, tüm birliği tedirgin ediyor, moral çöküntüsü cepheye yayılıyordu. Korgeneral Sir Aylmer Hunter-Weston, bir firari hakkındaki idam kararını onaylarken şu satırları yazdı: "Bu tür korkaklar ordu için ciddi bir tehlikedir. Ölüm cezası, bu adamları düşmandan korkmaktan çok kaçmaktan korkar hale getirmek için vardır."
İşte bu anlayış, Charles Myers'ın bir hastalık olduğunu kanıtlamasına rağmen 306 İngiliz askerinin idam fermanını imzaladı. Ne yazık ki, bilimin ışığı, o şafak vakitlerinde atılan kurşunların gölgesinde sönüp kalmıştı.
Onlardan biri, Londra'nın Kensington semtinde yoksulluğun gölgesinde büyüyen Harry Farr'dı. 1908 yılında daha on yedi yaşında orduya katılmış, hayatın ne kadar acımasız olabileceğini erken öğrenmişti. 1914'te savaş patlak verdiğinde, binlercesi gibi o da vatan borcunu ödemek için tekrar silah altına alındı. Çünkü yoksul çocuklarına başka seçenek bırakmaz tarih.
Mayıs 1915'te, Aubers Ridge Muharebesi sırasında Harry'nin bedeni artık dayanamadı. Şiddetli titreme nöbetleri geçirerek çöktü. Teşhis konuldu: şarapnel şoku. Beş ay hastanede yattı. O beş ay boyunca, belki de ilk kez, kurşun seslerinden uzakta, huzur soluyabildi. Ama huzur, savaşın lügatinde olmayan bir kelimeydi.
Karısı Gertrude, o günleri yıllar sonra anlatırken sesi hâlâ titriyordu: "Sürekli titriyordu. Silah seslerine dayanamıyordu. Mektubunu başkasının yazısıyla aldık; o yazmayı biliyordu ama eli o kadar titriyordu ki kalemi tutamıyordu."
Bir insanın eli o kadar titrer mi? Evet, savaşın içinden geçmiş birinin eli öyle titrer ki, sevdiğine son mektubunu bile yazamaz. O mektubu başkası yazar,
1916'nın Eylül'ünde, Somme Muharebesi'nin ortasında, siperlere ilerleyen birliğiyle gitmeyi reddetti. "Daha fazla dayanamıyorum" dedi. Bu cümle, aslında "Ben ölüyorum" demekti. Ruhu çoktan terk etmişti bedenini, geriye sadece titreyen bir kabuk kalmıştı. Ama Başçavuş Hanking'in anlayacağı dilde değildi bu. Onun bildiği ve söylediği tek şey vardı: "Sen korkak bir piçsin ve siperlere gideceksin. Canıma tak etti, seni de vurdurtacağım."
Harry Farr'ın askeri mahkemesi yirmi dakika sürdü. Yirmi dakika. Bir ömrü sonlandırmak için yirmi dakika yeterliydi. Onun avukatı yoktu, kendini savunmaya çalıştı titrek kelimelerle. Onu tedavi eden doktor da ağır yaralanmıştı, ifade veremedi. Mahkeme tutanağı 1.353 kelimeydi; Farr'ın konuştukları sadece 445 kelime.
18 Ekim 1916 sabahı, saat 6.00'da, Carnoy'da kendi alayından on iki kişilik bir manga tarafından kurşuna dizildi. Gözbağı teklif edildiğinde reddetti, idam mangasının gözlerinin içine bakarak ölmek istedi. Belki de son bakışında şu soru vardı: "Siz de benim gibi değil misiniz? Siz de korkmuyor musunuz?" Geride üç yaşında bir kız çocuğu ve dört aylık bir bebekle dul kalacak eşini bıraktı. Papaz daha sonra Gertrude'a yazdı: "Daha iyi bir asker yaşamadı."
Ama devlet böyle düşünmüyordu. Devlet için Harry Farr, istatistiklerde bir sayıydı, korkaklık suçundan idam edilmiş bir numara. Gertrude Farr, kocasının ölüm haberini bir telgrafla aldı: "Sayın Bayan, kocanızın öldüğünü bildirmekten üzüntü duyarız. Korkaklık suçundan yargılanmış ve 18 Ekim'de şafakta kurşuna dizilmiştir." Ardından dul maaşı kesildi. Postaneye gittiğinde "Korkakların duluna maaş vermeyiz" yanıtını almıştı. Üç yaşında ve dört aylık iki çocukla sokakta kalakalmıştı.
Bu savaşta Harry Farr yalnız değildi. Onunla aynı kaderi paylaşan yüzlerce genç vardı. Belfastlı James Crozier, henüz on altı yaşındaydı. İdam edilmeden önce o kadar çok rom içirilmişti ki baygın bir halde direğe bağlandı. Varşova doğumlu Abe Bevistein, annesine yazdığı son mektupta "Sevgili anne, başım biraz dertte" diyordu; on yedi yaşında kurşuna dizildi. Galli William Jones ise bir sedye taşıyıcısıydı; günlerce ölü ve yaralı arkadaşlarını topladıktan sonra dayanamayıp kaçtı, ama sonra kendi isteğiyle dönüp teslim oldu. On altı yaşındaydı ve affedilmedi.
2006 yılına kadar bu 306 asker, resmî kayıtlarda "hain" ve "korkak" olarak anıldı. Aileleri, toplumun dışladığı insanlar olarak yaşadı. Harry Farr'ın babası o kadar utandı ki, ölene kadar oğlunun adını bir daha ağzına almadı. Bir baba düşünün, oğlunun adını anmayacak kadar utanıyor. Oysa oğul, sadece fazla insan kalmıştı, fazla hassas, fazla kırılgan. Savaşın makineleri arasında bir insan olarak kalmanın bedeliydi bu.
Ağustos 2006'da, doksan yıl sonra, 306 asker resmen affedildi. Ama af, ölülerin duymadığı bir dille yazılmıştı. Harry Farr'ın titreyen ellerini, James Crozier'ın baygın gözlerini, Abe Bevistein'in annesine yazdığı son mektubu, William Jones'un teslim olurken söylediği "Kendime geldim" sözlerini geri getirmedi.
Çünkü affetmek, yaşayanların vicdanını rahatlatır.