Kalp tansiyonu yalnız hastalıklar sonucu ortaya çıkmaz. Bazen şiddetli korku, duygusal heyecan, panik, stres ve psiko-emosyonel gerginlik sırasında da artabilir. Bu durum, sinir sisteminin ve stres hormonlarının (adrenalin, noradrenalin vb.) etkisiyle meydana gelir. Korkuya bağlı gelişen hipertansiyon türlerinden biri de beyaz önlük hipertansiyonudur.
Bazı zamanlarda hasta kendini iyi his ettiği halde, hiç bir tansiyon belirtisi olmadığı halde hastane koridorlarından geçerken veya bir hekime göründüğü zaman tansiyonunun aniden arta biliyor. Peki bunun sebebi nedir?
Bu tip hastalar çoğu zaman evden tansiyonunu ölçer, fakat değerler normaldir. Ancak doktor odasına girdikten sonra kalp atışının hızlanması, tuhaf bir gerginlik ve soğuk eller, hafif baş dönmesi, yüz kızarması, ense bölgesinde dolgunluk, bezense terlemeler gibi semptomlar yaşanır. Özellikle anksiyeteli bireylerde huzursuzluk ve nefesin yüzeyselleşmesi durumları görülür. İşte bu durum tıpta “beyaz önlük hipertansiyonu” adlandırılır.
Beyaz önlük hipertansiyonu tam olarak damarlarla ilgili bir sorun değildir. Çoğu vakit bu durum psikolojiktir. Genelde günlük aktivitelerini normal yaparken doktor yanına gittiğinde ve esas olarak tansiyonun doktor tarafından ölçüldüğünde yükselmiş tansiyon söz konusudur.
Vücudumuz nasıl bakteri virüs ve başka dış cisimlere reaksiyon verip kalkan rolü oynuyorsa, aynı şekilde bizi aşırı stres anında beyaz önlüklü korkudan korumaya çalışıyor. Ve bu korku bazen geçmiş kötü bir hastane anısı ya da olası hastalık tanısı endişesi ile oluşur. Bildiğimiz gibi korku sempatik sinir sistemini uyarır, adrenalin sentezler, damarların normalden daha fazla daralmasına yol açar ve tansiyon yükselir. Fagard&Cornelissen, Hypertension Reasearch (2021) bu durumun nörohumoral aktivayon ve stres yanıtı ile bağlantısını açıklamıştır.
Popülasyon prevalansı olarak yaklaşık hafif hipertansiyonlu bireylerin 15-20%`de görülmüştür bazı kaynaklarda yaşla da ilgili olabileceği söylenmiştir (Franklin et al. Hypertension (2018) kaynağına göre yaşlı hastalarda bu durumun kardiovasküler mortaliteye sebep olabileceği bildirilmiştir).
“ Jama” makalelerinin verdiği malumata esasen tedavi edilmemiş sınırda hipertansiyonlu olan (diyasistolik kan basıncı sürekli 90 ile 104 mm Hg arasında olan) 292 hastanın 21%`inde normal gündüz ambulatuvar kan basıncı (normatansif bireylerden oluşan popülasyondan tanımlanmıştır) bulunmuştur. Bu tür hastalar beyaz önlük hipertansiyonu hipertansiyonlu bireyler olarak tanımlanmışlar. Hem de klinik ambulatuvar izlenme sırasında yüksek kan basınçlı hastalara göre daha çok genç, daha çok kadın( PubMed`in 2024`te yaptığı araştırmaya dayalı) , daha az kilolu, daha yakın bir zamanda teşhis edilme oranı yüksektir. Genel kan basıncı ölçümlerinde abartılı derecede fazla değerler görülmemiştir.
Durum ne kadar hafif görünse de ciddiye alınması gereken bir durumdur. Mancia et alş Journal of Hypertension(2016) kaynağına esasen hastalığın hiç de masum olmadığı bir şok organ hasarına yola aça bileceği söylenmiştir. Temelinde duran korkunun sebebi hastanın üzerine yüklenmemeli, aksine sağlık çalışanlarının bu konuda daha duyarlı ve nazik olması gerekmektedir. Güvenli bir doktor-hasta bağı bunun üzerinden gelebilir. Tabi bununla birlikte evde yapılan ölçüm değerleri, doktor tarafından yapılan ölçüm değerleri ile karşılaştırılabilir. 24 saatlik kan basıncı takibi de kullanılabilir.(Banegas et al., Hypertension(2017) 24 saatlik izlenimin değerini göstermiştir)
Ölçümler yapıldıktan sonra PubMed kaynağına esasen sadece yüksek riskli olgularda ilaç verilmesinin düşünüle bileceği kayda geçmiştir. Çünkü böyle bir durumda yerli-yersiz antihipertansif ilaçların verilmesi gelecekte hipotansiyon ve bradikardi gibi problemlerin de ortaya çıkmasına sebep olur ve sağlık maliyetini artırabilir (2025 PubMed). Ve hatta insanın kendini kronik bir süreç içinde bulması da muhtemeldir. Çünkü kişi kendini daim hasta gibi hisseder lakin ortada damarlarla yahut da diğer organlarla( böbrek gibi) alakalı hipertensiv bir patoloji söz konusu değildir.
Bazen biz hastalıkları öğrenmeyiz, hastalıklar bizi öğretir. Ve bu hastalık da vücudumuzu daha derinden öğrenmeyi, onun sadece bir kan pompalayan, aktif olarak düşünen, organlara gıda veren bir mekanizma olmadığını hatırlatıyor. Asılında bizim korkulardan, endişelerden, sevinçten, hüzünden, kederden ibaret olduğumuzu gösteriyor.