Bayramda Açık Kalan Kapılar

Bayram sabahlarının kendine özgü bir sesi vardır. Erken kurulan sofralar, mutfaktan gelen telaşlı sesler, ütülenmiş kıyafetlerin kokusu, büyüklerin ellerini öpmek için toplanan kalabalıklar…

Şehir, birkaç günlüğüne daha yavaş ve daha sıcak bir yere dönüşür. İnsanlar birbirine biraz daha fazla sarılır. Uzakta kalanlar eve döner. Küslükler ertelenir. Aynı sofrada oturmanın bile başlı başına bir mutluluk olduğu yeniden hatırlanır.

Ama hastanelerde zaman farklı akar.

Bayram sabahlarında da monitör sesleri susmaz. Çocuk acillerinin ışıkları yine gece boyunca yanar. Servis koridorlarında hâlâ telaşlı yürüyüşler vardır. Bir odada ateşi düşmeyen bir çocuk annesinin omzunda uyuyakalırken, başka bir odada sonuç bekleyen bir baba sessizce pencereye bakar.

Dışarıda hayat bayramdır. İçeride ise zaman, hastalığın ritmine göre ilerler. Belki de insan bayramların anlamını en çok hastanelerde fark eder. Çünkü bayram dediğimiz şey yalnızca tatil değildir. Birlikte olabilmektir. İnsan sevdiği insanların yanında olabildiğinde kendini daha güçlü hisseder. Ve tam da bu nedenle hastanede geçirilen bayramlar insanın içine daha fazla dokunur.

Özellikle çocuk servislerinde…

Bir çocuğun “Bugün eve gidebilecek miyiz?” diye sorması, bazen uzun bir vizitten daha ağır gelir insana. Çünkü çocuklar bayramın ne olduğunu çok iyi bilirler. Bayram onlar için yeni kıyafet, aile kalabalığı, şeker, kahkaha ve güvende hissetmek demektir. Hastane odaları ise çocukların zihninde bayrama ait değildir. Bu yüzden pediatri servislerinde bayramlar biraz buruk geçer. Ama tam da böyle zamanlarda hekimliğin başka bir tarafı görünür olur. Tıpta kitaplarda yazmayan, laboratuvar sonuçlarına sığmayan, hiçbir protokolün içine tam olarak yerleşmeyen o taraf… İnsani taraf.

Tıp eğitimi boyunca bize hastalıklar öğretilir. Tanılar, tedaviler, algoritmalar, ilaç dozları…

Hangi antibiyotiğin başlanacağı, hangi değerin kritik olduğu, hangi bulgunun alarm sayılacağı uzun uzun anlatılır. Ama çoğu zaman korkmuş bir anneye nasıl bakılması gerektiği anlatılmaz.

Bir çocuğun yalnızca ağrısını değil korkusunu da taşıdığı…
Bir babanın bazen güçlü görünmeye çalışırken sessizce dağıldığı…
Bazı geceler insanların ilaca değil “yalnız değilsiniz” cümlesine ihtiyaç duyduğu…

Bunlar hiçbir sınav sorusunun içinde yer almaz. Oysa hekimliğin en ağır kısmı bazen tam olarak budur. Çünkü bazı tedaviler reçeteye yazılmaz.

Bir nöbet gecesinde yorgun olmana rağmen ses tonunu yumuşak tutmak…
Korkmuş bir çocuğun başını okşamak…
Saatlerdir ağlayan bir annenin cümlesini acele etmeden dinlemek…
“Merak etmeyin, birlikte takip ediyoruz” diyebilmek…

Bunların hiçbirinin barkodu yoktur. Hiçbiri performans sisteminde görünmez. Hiçbiri epikrizlere yazılmaz.

Ama bazen insanların hafızasında en çok bunlar kalır.

Çünkü hastalar çoğu zaman reçetenin içeriğini değil, kendilerine nasıl hissettirildiğini hatırlar.

Modern tıp giderek daha hızlı bir yapıya dönüşüyor. Hekimler daha fazla hasta görmek, daha hızlı karar vermek, daha az hata yapmak zorunda kalıyor. Bilgisayar ekranlarıyla geçirilen süre bazen hastanın yüzüne bakılan süreden daha uzun oluyor. Ve böyle bir sistemin içinde insanlar fark etmeden kabuk bağlamaya başlıyor. İlk yıllarda her hastaya üzülen, her kaybı eve taşıyan genç hekim zamanla değişiyor. Çünkü insan zihni sürekli acıya maruz kalmaya dayanıklı değil. Bir süre sonra etkilenmemeyi öğreniyoruz. Daha doğrusu etkilenmiyormuş gibi yapmayı…

Belki de modern tıbbın en büyük tehlikesi burada başlıyor. Bilgisizlikte değil.
Duyarsızlaşmada. Çünkü bilgi eksikliği zamanla kapanabilir. Yeni makaleler okunur, deneyim artar, eksikler tamamlanır. Ama bir insan merhametini kaybetmeye başladığında bunu fark etmek çok daha zordur. Oysa hekimlik yalnızca hastalık tedavi etmek değildir. İnsanların hayatlarının en kırılgan anlarına tanıklık etmektir.

Bir bayram sabahı çocuğunun başucunda oturan annenin sessizliğine…
Yoğun bakım önünde dua eden bir babanın çaresizliğine…
İlk kez ciddi bir hastalık tanısı alan bir gencin korkusuna…

Tanıklık etmektir.

Ve bazen o anlarda insanların ihtiyacı olan şey yalnızca ilaç değildir.

İnsan, en çok kırıldığı zamanlarda karşısındaki kişinin gerçekten yanında olduğunu hissetmek ister. Belki de bu yüzden bazı hekimler unutulmaz olur. Çünkü yalnızca doğru tedaviyi verdikleri için değil, insanların en zor anlarında insani taraflarını kaybetmedikleri için…

Bir hastaya birkaç dakika fazla zaman ayırmak…Bayramda serviste kalan çocuğa küçük bir tebessüm bırakmak… Yoğunluğun ortasında bile ses tonundaki şefkati koruyabilmek…

Bunlar küçük şeyler gibi görünür. Ama bazen bir insanın hastane anısını tamamen değiştirir.

Belki de merhametin gerçek gücü tam olarak burada saklıdır. Ölçülememesine rağmen etkisinin hissedilmesinde…

Bayramlar bize her yıl aynı şeyi yeniden hatırlatır aslında: İnsan, ancak başka bir insana temas edebildiğinde gerçekten iyi hisseder.

Belki de hekimliğin özü de budur.

Bilmek kadar hissedebilmek…
Tedavi etmek kadar yanında kalabilmek…
Ve bütün yorgunluğa rağmen insan kalabilmek…

Çünkü bazı tedaviler gerçekten reçeteye yazılmaz.