Daha gün yeni ağarırken mideler bayram etmez aslında; biz onları zorla bayrama sürükleriz. Sanki açlığın intikamı alınacakmış gibi, bir ayın eksik kalanını birkaç saate sıkıştırmaya çalışırız. İşte tam orada başlar yanlış.
Bayram sabahı kahvaltı dediğimiz şey çoğu zaman kahvaltı değildir. Tatlıyla açılan, börekle ağırlaşan, üstüne çikolatayla bastırılan tuhaf bir ritüeldir. Midemiz henüz uykudan uyanmamışken önüne bir anda yük bindirilir. Açlığa alışmış bir beden, bolluğun bu hoyratlığına hazırlıksız yakalanır. Sonra şikâyet başlar; yanma, şişkinlik, halsizlik… Aslında şaşıracak bir şey yoktur.
Bir evden çıkılır, diğerine girilir. Her kapıda aynı ısrar: “Bir tane daha al.” O bir tane hiçbir zaman bir tane değildir. Küçük görünen her ikram, günün sonunda dev bir yüke dönüşür. Şekerin masumiyetiyle başlayan ikram, fark edilmeden bir baskıya dönüşür. Çocukların avuçlarına tutuşturulan renkli paketler de bu hikâyenin en sessiz tarafıdır. Onların bayramı, şekerle ölçülür; ne kadar çoksa o kadar iyi sanılır. Oysa her parça biraz daha fazlasını isteyen bir döngüyü besler.
Tatlıların dili yoktur ama etkisi gürültülüdür. Kan şekerini bir anda yükseltir, sonra hızla düşürür. Kısa bir neşe, ardından garip bir yorgunluk. İnsan bunu bayramın yoğunluğuna yorar. Oysa mesele çoğu zaman sofrada başlar, sofrada büyür. Gün boyu süren atıştırmalar, düzensiz saatler, ölçüsüz porsiyonlar… Hepsi birleşir ve bayramın keyfi bir ağırlığa dönüşür.
En büyük yanılgı da burada gizlidir. Bayramın ruhu paylaşmakken, biz bunu tüketmekle karıştırırız. İkram etmekle doldurmayı, misafirperverlikle zorlamayı aynı şey sanırız. “Az ye” demek ayıp kabul edilir, “çok ye” neredeyse bir görev gibi sunulur. Oysa bedenin de bir sınırı vardır; o sınır her bayram biraz daha zorlanır.
Günün sonunda ortaya çıkan tablo tanıdıktır. Koltukta yarı uzanmış, düğmesini gevşetmiş insanlar… “Bir şeyim yok” diyerek aslında çok şey anlatan yüzler… Bayramın neşesi, yerini tuhaf bir ağırlığa bırakır. Halbuki mesele ne sofranın zenginliği ne de ikramın bolluğudur. Mesele, o bolluğun nasıl karşılandığıdır.
Bayram, açlığın intikamını alma zamanı değildir. Ne midemizle ne de alışkanlıklarımızla hesaplaşma günüdür. Bir ay boyunca öğrenilen denge, bir günde unutulacak kadar değersiz değildir. Ama her yıl aynı sahne tekrar kurulur, aynı hatalar yeniden sahneye çıkar. Ve biz hâlâ şaşırır gibi yaparız.