Apgar’ın Kemanından Ameliyathanenin Ritmine: Müzik Perioperatif Bakımın Bir Parçası Olabilir mi?

Yenidoğanların yaşama uyumunu değerlendiren Apgar skorunu geliştiren anestezi uzmanı Virginia Apgar, aynı zamanda keman çalan ve yaylı çalgılar yapan bir müzisyendi. Onun bilim ile sanatı buluşturan hayatı, bugün ameliyat öncesi ve sonrası bakımda kullanılan müzik temelli uygulamalara farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor.

Ameliyathanenin Kendine Özgü Müziği
Her ameliyathanenin kendine özgü bir sesi vardır.
Monitörün düzenli uyarıları, ventilatörün ritmik solukları, cerrahi aletlerin metalik sesi, ekip üyelerinin kısa ve doğrudan konuşmaları… Dışarıdan bakıldığında bunların hiçbiri müzik değildir. Fakat anestezi uzmanının kulağı için her sesin bir anlamı vardır.
Monitörün ritmi değiştiğinde kalbin ne söylediğini, ventilatörün sesi farklılaştığında akciğerlerin neye ihtiyaç duyduğunu anlarız. Bazen hastayı görmeden önce cihazların sesinden bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ederiz.
Anestezi yalnızca ilaç vermek değildir. İnsan bedeninin ritmini dinlemek, değişiklikleri zamanında fark etmek ve bozulan uyumu yeniden kurmaktır.
Bu nedenle tıp tarihinin en önemli anestezi uzmanlarından birinin aynı zamanda tutkulu bir müzisyen olması bana hiç şaşırtıcı gelmiyor.
Onun adı Virginia Apgar’dı.
Yaşamın İlk Dakikalarına Düzen Getiren Hekim
Virginia Apgar, 1933 yılında Columbia Üniversitesi Tıp Fakültesini sınıfını dördüncü sırada tamamlayarak bitirdi. Cerrahi eğitimini tamamladıktan sonra hocası Allen Whipple’ın yönlendirmesiyle anesteziyolojiye geçti.
1938’de Cerrahi Bölümü bünyesinde kurulan yeni Anestezi Biriminin direktörlüğünü üstlendi. Anesteziyolojinin henüz bağımsız ve güçlü bir uzmanlık alanına dönüşmediği yıllarda, birimin klinik ve eğitim yapılanmasını geliştirmek için çalıştı.
1949 yılında aynı fakültenin ilk kadın profesörü oldu.
Onu dünya çapında tanınır hâle getiren çalışma ise doğumdan hemen sonra yenidoğanın durumunu hızla değerlendiren Apgar skoruydu.
Apgar, 1952’de bilimsel bir toplantıda sunduğu ve 1953’te yayımladığı sistemle yenidoğanın durumunun doğumdan sonraki birinci ve beşinci dakikalarda ortak bir ölçütle değerlendirilmesini sağladı.
Bu sistem; bebeğin kalp hızını, solunum çabasını, kas tonusunu, refleks yanıtını ve cilt rengini basit bir puanlamayla değerlendiriyordu. Böylece doğum salonunda herkesin farklı yorumlarda bulunması yerine, ortak ve anlaşılır bir klinik dil oluştu.
Apgar’ın büyüklüğü yalnızca beş bulguyu bir araya getirmesinde değildi. Karmaşık bir klinik tabloyu herkesin kullanabileceği sade, hızlı ve tekrarlanabilir bir sisteme dönüştürmesindeydi.
Bazen tıpta büyük yenilikler yeni bir cihaz icat etmekten değil, herkesin önünde duran bilgileri doğru bir düzen içinde bir araya getirmekten doğar.
Beyaz Önlüğün Yanındaki Keman
Virginia Apgar’ın hayatının daha az bilinen bir yönü vardı. O yalnızca anestezi uzmanı ve bilim insanı değil, aynı zamanda ömür boyu müzikle ilgilenen bir kemancıydı.
Keman çalar, oda müziği topluluklarında yer alır ve yaylı çalgılar yapardı. Müzikle yalnızca dinleyici olarak ilgilenmedi; çalgı yapımının teknik ayrıntılarını da öğrendi.
Columbia Üniversitesi kaynaklarında, bir telefon kulübesinden sökülen akçaağaç raf parçasını yaptığı viyolanın arka bölümünde kullandığı anlatılır. Bu küçük hikâye bile onun merakını, el becerisini ve yaratıcı yönünü gösterir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmalıyız.
Virginia Apgar’ın hastalarına bugünkü anlamıyla profesyonel müzik terapisi uyguladığına ilişkin bir kanıt bulunmuyor. Onun müzisyenliği ile günümüzdeki müzik terapisi arasında doğrudan tarihsel bir bağ kurmak doğru olmaz.
Fakat Apgar’ın kişiliği bize önemli bir düşünce kapısı açıyor:
Bilimin kesinliği ile sanatın insana dokunan tarafı gerçekten birbirine bu kadar uzak mı?
Müzik Sadece Hoş Bir Arka Plan mı?
Ameliyat olacak bir hasta için hastane ortamı çoğu zaman bilinmezlik demektir.
Hasta, kontrolü başka insanlara bırakacağını bilir. Ameliyatın nasıl geçeceğini, uyandığında ağrı hissedip hissetmeyeceğini, hatta bazen yeniden uyanıp uyanmayacağını düşünür. Anestezi uzmanının açıklamaları bu kaygıyı azaltabilir; ancak bazı duygular yalnızca bilgiyle tamamen ortadan kalkmaz.
İşte müzik burada devreye girebilir.
Perioperatif dönemde yapılan araştırmalar, müzik temelli girişimlerin bazı hastalarda kaygı ve ağrıyı azaltabileceğini, kimi çalışmalarda ise opioid gereksinimini sınırlamaya yardımcı olabileceğini düşündürüyor.
Bununla birlikte cerrahi türleri, hasta grupları ve uygulama yöntemleri arasında önemli farklılıklar bulunuyor. Müziğin hangi aşamada dinletildiği, parçayı hastanın mı yoksa araştırmacının mı seçtiği, kulaklık kullanılıp kullanılmadığı ve uygulamanın ne kadar sürdüğü sonuçları etkileyebiliyor.
Bu nedenle mevcut bulguları her hasta için geçerli kesin bir reçeteye dönüştürmek doğru olmaz. Kanıtların kesinliği de değerlendirilen her sonuç için aynı değildir. Ayrıca uygulamanın zamanı, süresi ve müziğin hasta tarafından seçilip seçilmemesi sonuçları etkileyebilir.
Müzik, standart tedavinin yerine geçen bir yöntem değil; düşük riskli ve umut verici bir destek uygulaması olarak değerlendirilmelidir.
Müzik Dinletmek ile Müzik Terapisi Aynı Şey Değildir
Hastaya sevdiği bir parçayı kulaklıkla dinletmek değerli olabilir. Ancak her müzik dinletisi “müzik terapisi” olarak adlandırılmamalıdır.
Müzik terapisi; eğitimli ve yetkin bir profesyonelin, kişiye özgü klinik amaçlar doğrultusunda, terapötik ilişki içinde müzik temelli girişimleri planlı ve kanıta dayalı biçimde kullanmasıdır. Bu süreç yalnızca müzik açmaktan ibaret değildir.
Hastanın değerlendirilmesini, hedeflerin belirlenmesini, uygun yöntemin seçilmesini ve sonuçların izlenmesini içerir.
Dolayısıyla ameliyathanede veya ameliyat öncesi bekleme alanında kayıtlı müzik çalınması çoğu zaman daha doğru biçimde “müzik temelli girişim”, “müzik dinleme uygulaması” ya da “perioperatif müzik uygulaması” olarak tanımlanmalıdır.
Bu ayrım yalnızca kelime meselesi değildir.
Bilimsel bir yöntemin sınırlarını doğru çizmek, hem hastayı yanıltmamak hem de bu alanda uzmanlaşmış müzik terapistlerinin mesleki rolüne saygı göstermek açısından önemlidir.
Müziğin İlacın Yerini Alması Gerekmiyor
Müzik anestezi ilacı değildir.
Genel anestezinin, bölgesel anestezinin, ağrı kesicilerin, yaşamsal bulgu izleminin veya güvenli ameliyathane uygulamalarının yerine geçemez.
Cerrahi ağrıyı yalnızca müzikle tedavi etmeye çalışmak nasıl yanlışsa, müziğin sağlayabileceği rahatlamayı bütünüyle önemsiz görmek de eksik bir yaklaşım olur.
Müziğin değeri çoğu zaman tedavinin yerine geçmesinde değil, tedaviye eşlik etmesindedir.
Bir anestezi uzmanı gözüyle, müzik uygulamasının da diğer destekleyici klinik girişimler gibi hastaya göre planlanması gerektiğini düşünüyorum.
Her insan aynı müziği sevmez. Bazı hastalar klasik müzikle rahatlar, bazıları çocukluğundan bildiği bir türküyle, bazıları ise sessizlikle.
Kontrol duygusunu artırmak için müzik tercihi mümkün olduğunca hastaya bırakılmalıdır. Ses seviyesi ekip iletişimini veya monitör uyarılarını engellememelidir. Kulaklık kullanımı, hastanın sözel iletişim kurması gereken işlemlerde dikkatle değerlendirilmelidir.
Her şeyden önemlisi, hasta müzik dinlemeye zorlanmamalıdır.
Tedavinin merkezinde her zaman yöntem değil, insan bulunmalıdır.
Ritmin Fizyolojiyle Buluştuğu Yer
Müziğin etkisini yalnızca “hastanın moralini düzeltmek” şeklinde açıklamak yetersiz kalabilir.
Ritim, beklenti, tanıdıklık ve duygusal çağrışım; dikkatin ağrıdan veya kaygıdan başka bir yöne çevrilmesine yardımcı olabilir. Hastanın kendisini daha güvende hissetmesi stres yanıtının azalmasına katkı sağlayabilir.
Solunumun sakinleşmesi, kas gerginliğinin azalması ve çevre üzerindeki kontrol duygusunun artması da kişinin ameliyat deneyimini değiştirebilir.
Fakat müziğin etkisi mekanik değildir.
Belirli bir parçayı belirli süre dinleyen herkesin kalp hızının veya tansiyonunun aynı miktarda değişeceğini söyleyemeyiz. Çünkü insan bir laboratuvar cihazı değildir.
Bir melodi bir hastaya huzur verirken başka bir hastaya kaybettiği bir yakınını hatırlatabilir. Tedavi niyetiyle seçilen bir parça istenmeyen bir duygusal yük oluşturabilir.
Bu nedenle kişisel öykü, kültür, yaş, müzik tercihi ve o anki ruh hâli önemlidir.
Müzik de diğer destekleyici klinik girişimler gibi doğru hastada, doğru zamanda ve kişinin tercihleri gözetilerek kullanılmalıdır.
Apgar’ın Bize Bıraktığı Asıl Ders
Virginia Apgar’ın keman çalması ile Apgar skorunu geliştirmesi ilk bakışta birbirinden bağımsız iki özellik gibi görünebilir.
Biri sanat, diğeri bilimdir.
Fakat biraz daha dikkatli baktığımızda ikisinin ortak bir noktası olduğunu görürüz:
Dinlemek.
Bir müzisyen tek bir notayı değil, notalar arasındaki ilişkiyi dinler. Bir anestezi uzmanı da yalnızca kalp hızına, yalnızca tansiyona veya yalnızca oksijen değerine bakmaz. Bedenin bütün işaretlerini birlikte değerlendirir.
Apgar skoru da tam olarak bunu yaptı. Yenidoğanın birbirinden ayrı görünen beş bulgusunu tek bir klinik anlam içinde birleştirdi.
Belki bugün müziği ameliyathane, ameliyat öncesi bekleme alanı ve derlenme ünitesinde değerlendirirken de aynı yaklaşımı sürdürmeliyiz.
Ne onu mucizevi bir tedavi gibi sunmalı ne de “yalnızca eğlence” diyerek küçümsemeliyiz.
Ölçmeli, araştırmalı, sınırlarını bilmeli ve uygun hastada insani bir destek aracı olarak kullanmalıyız.
Virginia Apgar, yaşamın ilk dakikalarını beş işaretle görünür hâle getirdi. Kemanıyla ise belki başka bir şeyi hatırlattı:
Tıp, yalnızca kalbin kaç kez attığını bilmek değildir.
Bazen o kalbin hangi ritimde sakinleştiğini de dinleyebilmektir.