ALAK’TAN İNSANA: VARLIĞIN SESSİZ İNŞASI

İnsan çoğu zaman kendini tamamlanmış bir varlık gibi görür; düşünür, seçer, karar verir ve böylece hayatı kendi elleriyle şekillendirdiğini sanır. Oysa insanın hikâyesi bir tamamlanmışlık değil, kesintisiz bir oluş hâlidir. Bu oluşun en derin başlangıcı ise hem kutsal metinlerde hem modern biyolojide aynı kelimeyle işaret edilir: Alak.

Kur’an’ın ilk ayetlerinde geçen bu kelime, insanın yaratılışındaki mütevazı kökü hatırlatır: “O, insanı bir alak’tan yarattı.” Alak, anne rahmine sıkıca tutunan, sülüğü andıran embriyonik varlıktır. Henüz bir şekli, bir kimliği, bir ismi yoktur; fakat bir hakikati vardır: Tutunmak zorundadır. Bu ilk tutunma, yalnızca biyolojik bir zorunluluk değil; insanın hayatı boyunca tekrar tekrar yaşayacağı bir metafordur. İnsan bir fikre, bir değere, bir ilişkiye, bir amaca tutunmadan varlığını sürdüremez. Bu yüzden alak, insanın ilk varoluş çığlığı gibidir: “Ben buradayım ve yaşamak istiyorum.”

Bu ilk safhayı “mudğa”, yani “çiğnenmiş et parçası” evresi takip eder. Embriyolojideki boğumlu yapıların diş izlerine benzemesi, Kur’an’ın kullandığı benzetmeyle şaşırtıcı bir uyum içindedir. Henüz yüz yoktur, duruş yoktur, hatta kemikler bile yoktur. Sadece şekillenmeye açık bir hamur, bir potansiyel vardır. Bu evre, insanın en mükemmel hâle ulaşmadan önce derin bir mütevazılığın içinden geçtiğini hatırlatır.

Yolculuk derinleştikçe, o yumuşak dokunun içinden “izâm”, yani kemikler belirir. Vücudun dik durmasını sağlayacak olan iskelet, bir binanın temeli gibi önce atılır. Bilim, iskelet taslağının kaslardan önce belirdiğini söylerken; ayet, “kemikleri yaratıp sonra onları etle giydirdik” ifadesiyle bu sıralamayı tasdik eder. Ancak bu süreç yalnızca biyolojiyle sınırlı değildir. İnsan, önce özünü ve karakterini inşa eder; sonra dış görünüş, duruş ve tutum bu iskeletin üzerine “giydirilir.” Kemik karakterdir; et ise o karakterin dışa vuran hâli… İnsanın iç iskeleti zayıfsa, giydiği hiçbir kılıfın anlamı olmaz.

Bu uzun yolculuğun ardından “halk-ı âhar”, yani bambaşka bir yaratılış gerçekleşir. Artık ortada yalnızca biyolojik bir canlı değil; akıl, ruh ve iradeyle donatılmış bir insan vardır. Fakat bu aşama bile nihai değildir. İnsan, doğduğu günden son nefesine kadar her seçimle, her acıyla, her arayışla yeniden inşa olur. Dünyanın “kendin ol” çağrısı yüzeyseldir; asıl soru “hangi kendin” olduğudur.

Modern psikoloji bu yaratılış hikâyesini kendi diliyle doğrular. Bağlanma kuramı, insanın daha anne karnında başlayan güven arayışını yaşam boyu sürdüğünü söyler. Bebek annesine, genç kimliğine, yetişkin anlam arayışına tutunur. Viktor Frankl’a göre insan, ancak anlam bulduğu ölçüde hayata tutunur. Alak, bu anlamda hem insanın biyolojik tutunuşu, hem de ruhunun ilerleyen yıllarda aradığı dayanak noktalarının ilk metaforudur.

Bu hakikat açıktır:
Tutunmak varlıktır.
Terk etmek çözülüş; tutunmak inşa ediştir.
Neye tutunduğumuz ise kim olduğumuzu belirler.

Bugünün gürültülü dünyasında savrulan modern insan için “alak” sessiz bir hatırlatmadır: Başlangıcını unutma. Yaratılışındaki mütevazı dokunuşu unutma. Tutunmanın ne kadar kıymetli olduğunu unutma. Çünkü insan bir zamanlar rahme sessizce tutunan küçücük bir alak’tı. Ve belki de gerçek olgunluk, o başlangıcı hiç unutmamaktır.

Bir “alak” kadar mütevazı olmayı başaramayan, nasıl gerçek bir insan olabilir?