6 Şubat sabahı, takvim yaprağı değil bir kapı devrildi. O kapının ardında kalanlar arasında, adını bilmediğimiz ama yüzünü çok iyi tanıdığımız insanlar vardı. Beyaz önlükleriyle değil, uykularından koparılmış hâlleriyle yakalandılar hayata. Bir kısmı hastane koridorlarında, bir kısmı evlerinin salonunda, bir kısmı henüz vardiyadan dönmüşken… Hepsinin ortak noktası, yaşarken başkalarının hayatını tutmuş olmalarıydı.
Deprem anlatılırken rakamlar konuşur. Sayılar soğuktur, kolay telaffuz edilir. Ama bazı rakamlar vardır, insanın boğazına takılır. 6 Şubat depremlerinde yaklaşık 500 doktor, hemşire ve sağlık çalışanı hayatını kaybetti. Bu sayı, istatistik satırına sığmaz. Çünkü her biri yalnızca bir can değil; bir başkasının yaşama tutunma ihtimaliydi. Bir yoğun bakım gecesi, bir acil servis sabahı, bir doğumhane sessizliği… Onlar, hayatın en kırılgan anlarında nöbet tutan insanlardı.
En acısı da şu: Birçoğu, deprem anında bile refleksini mesleğinden yana kullandı. Çocuğunu alıp çıkmak yerine hastasına koşan, binanın sallandığını hissedip sedyeyi bırakmayan, “önce şu hastayı çıkaralım” diyenler oldu. Bu cümleler süslenmiş hikâyeler değil. Bu ülkenin sağlık hafızasında sessizce duran gerçekler.
Ama o sabahın sessizliği yalnızca görev başındaki hekimlerin, hemşirelerin, teknisyenlerin üzerine çökmedi. Ara tatil nedeniyle memleketine gitmiş yüzlerce öğrenci de vardı enkazın altında. Henüz mesleğin eşiğindeydiler. Kimi tıp fakültesinin ilk yıllarındaydı, kimi hemşirelikte, kimi sağlık meslek lisesinde. Çantalarında ders notları, akıllarında yarım kalmış planlar vardı. Nöbet listelerine yazılmamışlardı belki ama gelecekleri çoktan bu ülkenin sağlık yüküne eklenmişti.
O öğrenciler, birkaç günlüğüne eve dönmüştü. Annesinin sofrasına oturmak, çocukluğunun odasında uyumak, sonra okuluna geri dönmek için. Hayat, onlara dönüş yolunu göstermedi. Beyaz önlüğü henüz giymemiş olanlar da o sabah sağlık camiasının kaybı oldu. Çünkü meslek bazen diplomayla değil, niyetle başlar.
Bugün hâlâ o sabaha dair görüntüler dolaşıyor gözümüzde. Enkaz başında bir önlük, tozun içinde bir stetoskop, bir de öğrenci kimliği… Kimliğini cebinden çıkaramadan kalan bedenler… Bunlar dramatik ayrıntılar değil. Bunlar, bu ülkenin sağlık emekçilerinin ve sağlık yoluna girmiş gençlerinin nasıl bir fedakârlık kültürüyle yaşadığını gösteren çıplak sahneler.
Onları “sağlık şehidi” diye anmak bir saygı ifadesi. Ama bazen bu ifade bile yetmiyor. Çünkü bu kayıp, sadece mesleki değil; vicdani bir yıkım. Kimi o yolu yıllardır yürüyordu, kimi daha başındaydı. Ne alkış beklediler ne manşet. Hayattayken de sessizdiler, giderken de.
Bugün hastanelerde eksik kalan sandalyeler var. Nöbet listelerinde boşluklar, ameliyathanelerde yarım kalan ekipler… Amfilerde tamamlanamayan sıralar, yoklamada adı okunmayan öğrenciler… Telefon rehberlerinde artık cevap vermeyen numaralar. Bu eksiklik, bir kurum açığı değil; derin bir insan boşluğu.
6 Şubat’ı her andığımızda, yıkılan binaları konuşmak kolay. Zor olan, ayakta kalan ama içi eksilenleri görmek. Sağlık camiası, o günden sonra sadece yaralıları değil, kendi yasını da taşıdı. Meslektaşını, öğrencisini, geleceğini aynı enkazda kaybetti. Kimse yüksek sesle konuşmadı. Çünkü o yas, nöbet aralarında, ders aralarında, kısa suskunluklarla tutuldu.
Bu yazı bir ağıt değil. Bir hatırlatma da değil aslında. Daha çok, kapanmayacağı bilinen bir borcun kenarına düşülmüş bir not gibi. Çünkü bu ülke, hayatını başkalarının hayatına siper eden yaklaşık 500 sağlık çalışanına ve o yolu seçmiş yüzlerce gence çok şey borçlu. Ve bazı borçlar, zamanla kapanmaz. Sadece daha ağır bir sessizlikle hatırlanır.