6 Şubat'ın Bize Öğrettikleri

Bazı günler vardır; takvim yaprağında durmaz, insanın kalbine çivilenir. 6 Şubat da öyle bir gün. O sabah yalnızca şehirler yıkılmadı; içimizde kurduğumuz düzen, güven duygusu, alışkanlıklar ve yarına dair cümleler de çöktü. Bir ülke yeni güne eskisinden daha yorgun, daha eksik ve daha ağır bir gerçekle uyandı.

6 Şubat sabahı Türkiye, zelzeline, kıyametin provasına, yüzyılın felaketine uyandı. Yüz binlerce insanın kaderi bir anda değişti. Bizim içinse acı, sadece dışarıdaki yıkımın değil; sınıflarımızda, koridorlarımızda ve kalbimizin içinde verdiğimiz o sessiz mücadelenin adıydı.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi ailesi olarak o sabah hepimiz, bir anlamda hem depremzedeydik hem de depremzede yakını. Acı haberler dalga dalga geldikçe sarsıldık. Afetin, yalnızca duvarları değil, insanın içini de yıktığını; hayat planlarını, geleceğe dair kurulan cümleleri paramparça ettiğini o gün öğrendik.

Birçok öğrencimizi kaybettik. Hemşirelikten, eczacılıktan, sağlık bilimlerinin farklı bölümlerinden, tıp fakültesinden… Daha insanlara şifa dağıtamadan, hayallerine varamadan yolları kesildi. Tam 21 fidanımızı, 21 öğrencimizi sonsuzluğa uğurladık. Her biri geleceğin sağlık çalışanıydı; bir annenin babanın ömrü, iyileştirecekleri insanların umudu, bizim ise can parçalarımızdı. Yıkılan binaların altında yalnızca bedenler değil; yarım kalmış hekimlikler, hemşirelikler, eczacılıklar da kaldı.

O sabah başlayan telaşı unutmak mümkün mü? Akademisyenlerimiz, personelimiz kendi acılarını bir kenara bırakıp öğrencilerinden bir ses duyabilmek için çırpındı. Telefonlar çalıyor ama açılmıyor, listeler hazırlanıyor ama isimlerin yanına “ulaşılamadı” notları düşülüyordu. Çünkü üniversite dediğimiz şey, derslerin işlendiği soğuk binalardan ibaret değildir. O gün tek bir vücut gibi titreyen koca bir aileydik.

Bazı hocalarımızın ailesi, çocukları, anne ve babaları enkaz altındaydı. Bir yandan görevini yapmaya çalışan, bir yandan gözü telefonda haber bekleyen o insanların yaşadığı endişe kelimelere sığmaz. Habersiz geçen her dakika, bitmek bilmeyen bir ömür gibiydi.

Herkes kendi cephesinde bir mücadele veriyordu. Kimi öğrencilerine ulaşmaya çalıştı, kimi enkazlara koştu, kimi hastanelere… Evini kaybeden akademisyenlerimiz oldu. Çocuklarıyla birlikte soğukla, belirsizlikle ve çaresizlikle yüz yüze kalanlar vardı. Daha düne kadar sıcak bir yuvası olan insanların, ertesi gün çadır bekler hâle gelişine tanıklık ettik. Hayatın, biriktirdiklerimiz kadar değil, hazırlığımız kadar olduğunu acı bir şekilde gördük.

Üniversite olarak hızla kenetlendik. Tırlarla yardım malzemeleri yola çıktı; gıda, giyecek ve barınma için toplanan ne varsa bölgeye gönderildi. Herkes elindekini paylaştı. Çünkü o gün bir kez daha anladık ki mal, mülk, varlık bir güvence değilmiş. Yılların emeği olan evlerin saniyeler içinde un ufak olduğu o sabah, dünyevi olanın ne kadar geçici olduğunu gördük. Güç de zenginlik de bir nefeslikmiş; geriye paylaşılan bir kap yemek ve uzatılan bir el kalıyormuş.

İlk ve Acil Yardım Bölümünden bir hocamız, tereddüt bile etmeden ekip kurup enkaz başında nefes aramaya indi. Bir diğer hocamız, Malatya’daki ailesine ulaşabilmek için karla ve kendi içindeki fırtınayla boğuşarak yollara düştü. Ben ise o gün üniversitede nöbetçi olarak görevdeydim. Aynı saatlerde eşim ağır bir omurga ameliyatına giriyordu ve yanında olamıyordum. Bir yanım eşimi, bir yanım deprem bölgesini düşünüyordu.

6 Şubat yalnızca bir felaket değil; aynı zamanda bir uyarı ve ağır bir öğretidir. Kaybettiklerimizin hatırası, bu ülkenin hazırlık sorumluluğunu omuzlarımıza bıraktı. O günün bıraktığı iz, bir yara olduğu kadar bir yol da çiziyor bize. Unutmamızı istemiyor. Hazırlanmamızı istiyor. Aynı acıyı bir daha kimseye yaşatmama sorumluluğunu fısıldıyor.

Kaybettiklerimizi kalbimizin en derin yerinde taşıdıkça, onlar bu ülkenin sessiz öğretmenleri olarak yaşamaya devam edecek.

Peki biz ne öğrendik? Aynı büyüklükte bir depremin İstanbul’da yaşanması ihtimali bile insanın içini ürpertiyor. Nüfus yoğunluğu, eski yapı stoku, trafik ve altyapı düşünüldüğünde tablo çok daha ağır olabilir. Bugün İstanbul’da yaşayan herkes şunu biliyor: Deprem, biz unuttuğumuz için değil; biz hazırlıksız yakalandığımız için yıkıyor.

6 Şubat’ta mülkün geçiciliğini gördük. O günden ders alarak binalarımızı, hastanelerimizi, üniversitelerimizi ve ruhlarımızı geleceğe hazırlamak zorundayız. Artık sorma vaktidir: Yirmi bir öğrencimizin ve binlerce canımızın hatırasına bina standartlarını gerçekten uyguluyor muyuz? Hastanelerimiz ve üniversitelerimiz olası bir büyük İstanbul senaryosuna ne kadar hazır? Afet yönetimi dosyalarda mı duruyor, yoksa vicdanlarda mı karşılık buluyor?

6 Şubat, yalnızca kaybettiklerimizin yasını tutma günü değildir. O gün, geride kalanlara bırakılan “hazırlıklı olun” mesajını anlama günüdür. Kaybettiğimiz 21 evladımızın, ailesini yitiren hocalarımızın ve o gün görev başında kalbi hızla atan herkesin hatırasına sözümüz var: 6 Şubat’ı unutmayacağız, unutturmayacağız.

Çünkü hatırlamak, hayatta tutmaktır.